Sosyalistler ve seçimlere dair bazı hatırlatmalar… – Foti Benlisoy – yeniyol

47

Yavaş yavaş seçim sath-ı mailine giriyoruz. Sosyalistler arasında bir süredir ağır aksak da olsa cereyan eden ve giderek hararet kazanmaya başlayan tartışmalar, bu seçim döneminde de esas itibariyle Kürt ulusal hareketinin desteklediği bağımsız adaylıkların sürece ana rengini vereceğini gösteriyor. Şimdiden bağımsız aday adaylarımız arz-ı endam etmeye başladı; çeşitli isimler etrafında yapılan spekülasyonlar ise giderek hız kazanıyor. Önümüzdeki ayları, seçimleri tartışıyoruz derken hangi aday adaylarının tercihe şayan olduğu

üzerinden fikir yürüterek geçireceğimiz aşikâr.

Bu süreçte sosyalist hareketin temsili kurumlarla ilişkisinin nasıl kurulması gerektiği, sosyalistlerin parlamentoya girmelerinin hangi koşullarda anlamlı olacağı gibi meselelere hemen hiç kimse değinmiyor ne yazık ki. Seçimlere katılmanın ve parlamentoda yer almanın sosyalistler açısından toplumsal mücadelelerle bağ kurma ve yeni direnişleri kışkırtmak, yani bütünlüklü bir inşa faaliyeti açısından ne anlam taşıyabileceğine ilişkin analizlere rastlamak iyice güçleşti. Seçimlerin örgütsel inşa açısından mı, sosyalist hareketin birliği açısından mı, belli bazı mücadeleleri öne çıkarmak açısından mı yoksa emekçiler için yakıcı kimi acil-geçişsel talepler etrafında yaygın bir ajitason çalışması bakımından mı önemsenmesi gerektiği konusunda en ufak bir tartışma mevcut değil. Seçimlere katılmanın yegâne gayesinin birilerini seçtirmek olduğu şeklindeki totolojinin esiri olmuş haldeyiz.

 

Temsiliyet ve toplumsal mücadeleler

Artık parlamentoda yer almak, adeta bir fetiş haline geldi. Nasıl bir mecliste, hangi mücadelelerin sözcülüğüne soyunarak ve ne için yer alınacağı gibi sorular ya sorulmuyor ya da genel geçer sözlerle geçiştiriliyor. Bu tutum meclise kendinde bir değer atfetmek ve aslında tam da siyasal eylemin merkezini devletin temsili kurumlarında görmek anlamında problemli. Kısacası, koşullar ne olursa olsun mecliste bulunmak kendi başına bir değer olarak karşımıza çıkarılıyor.

Böylece kitle mücadeleleriyle temsili kurumlar arasındaki ilişki neredeyse tersine çevrilmiş oluyor. Sanki solun mecliste yer bulmasını sağlayan aşağıdaki mücadelelerin belli bir gelişkinliğe ve yetkinliğe ulaşmış olması değil de tam aksiymişçesine. Bu tutum temsili kurumlarda yer almaya atfedilen “kurucu” rol açısından karakteristik. Parlamento kitle mücadelelerinin bir kürsüsü olmaktan ziyade bu mücadelelerin bizzat ve bilfiil yaratıcısı olarak karşımıza çıkıyor artık. Bu bakımdan sosyalist hareketin mecliste var olmaması, yani “siyasetin kurulduğu alanda” yer bulamaması temel mesele haline getirilmiş oluyor. Dolayısıyla solun inşası önemli ölçüde parlamenter faaliyete katılma meselesine indirgeniyor.

Ancak bu kolektif amnezi devrinde maalesef hatırlatmaya gerek var: Seçim süreci sosyalistler açısından toplumsal direnişlerin ve sınıf mücadelesinin bir uzantısı olmalıdır. Yani seçim sonrasında bu mücadeleler açısından daha donanımlı, daha hazırlıklı olunmasını sağlayacak şekilde sosyalist hareketin inşasına katkıda bulunmalıdır böylesi süreçler. Bu boyutu hafife alarak esas olarak temsiliyeti öne çıkarmak, toplumsal ve siyasal güç ilişkilerinde anlamlı bir ağırlık olmadan temsili mekanizmalara bir anlam yüklemek arabayı atların önüne koşmak anlamına gelir. En elverişsiz şartlarda dahi kurumsal temsiliyete toptan sırt çevirmek elbette yanlıştır. Ancak öncelikli olan hareketin mücadele kapasitesini artırmak ve onun gerektirdiğinden daha fazla bir temsiliyete de sıvanmamaktır. Aksi takdirde toplumsal mücadeleler ve sosyalist hareketin politik kapasitesiyle kurumsal temsiliyet arasındaki bağlantı kopar. Seçimlere dair taktikler elbette farklı olabilir. Ancak dikkat edilmesi gereken şey, yönelimin kurumsal çerçevede temsile odaklanmasındaki sorundur.

Bu bağlamda esas vahim olan, geçtiğimiz seçimlerde sosyalist hareketin örgütsel yapısının aleyhine gelişen ve kurumsal temsili eksen alan bağımsız aday çalışmasının yarattığı arazlardan ders çıkaramıyor oluşumuz, musibeti bin değil bir nasihat haline bile getiremiyor oluşumuzdur. Söylemeye belki gerek yok ama “vites yükseltiyoruz” derken araba göz göre göre duvara toslamıştır. Bağımsız adaylık sürecinin sosyalist hareketi örgütsel anlamda felç ederek gerçekleşmesinden öte, seçilen adayın, yani Ufuk Uras’ın meclis performansının seçim kampanyasını yürütmüş olanların çoğunca dahi olumlu değerlendirilmediği ortada (seçilemeyen Baskın Oran meclise girseydi neler olurdu düşünmek bile istemiyor insan). Bu durum seçilen şahsın kişisel yetersizliklerinden kaynaklanmıyor elbette. Dolayısıyla da mecliste Ahmet değil de Mehmet olsaydı şeklinde kişiselleştirerek depolitize edilmemesi gereken bir husus bu. Sorunlu meclis performansının, bazen kavranması güç zig zagların nedeni, meclisteki konum ile toplumsal mücadeleler ve sosyalist hareket arasında bağ olmaması, anlamlı bir temsiliyet ilişkisinin kurulamamasıdır. Toplumsal mücadelelere dayanmayan kendinden menkul adaylık, seçim başarısı gösterse de havada kalmış, altı boş olmanın bedelini sürekli siyasi savrulmalarla ödemiştir.

Aslında Brezilya’dan İtalya’ya bir dizi örnek, kitle hareketiyle temsili kurumlar, amiyane tabirle “aşağısıyla yukarısı” arasında sağlıklı bir ilişki kurulamadığı takdirde, temsili kurumlarda varlığın aşağıdaki mücadeleleri pekiştirmek bir yana onların gelişimlerine ket vurduğu, hatta onları gerilettiğini ortaya koyuyor. Elbette ölçek farklı. Yani Brezilya gibi koca bir ülkede başkan seçtiren Emekçiler Partisi (PT) ile İtalya’da Prodi önderliğindeki merkez sol koalisyonuna katılan Rifondazione örnekleriyle bizim mütevazı bağımsız adaylık serüvenimiz arasında bağlantı kurmak ilk bakışta abartılı görülebilir. Ancak biraz daha yakından bakıldığında, meselenin tam da “aşağısı ve yukarısı” arasında, mücadeleyle kürsü arasındaki bağın nasıl kurulacağı noktasında düğümlendiği görülebilir. Bu ikisi arasında bir bakışımlılık, bir orantı yoksa, parlamentodaki ya da hatta hükümetteki ağırlık toplumsal ağırlığınızın üzerindeyse, o halde yukarısının ihtiyaç ve gereklilikleri aşağısını kontrol etmeye, yutmaya başlıyor.

 

Seçimler ve birlik

Sosyalist hareketin parçalara bölündüğü, kerameti kendinden menkul birleşmelerin yaşanıp az zaman sonra yeni bölünmelere sebep olduğu bu fetret devrinde seçim süreçleri bir derlenme vesilesi kılınabilirdi belki. Sosyalistlerin birlik sürecinin akamete uğradığı, sosyalist hareket dahilindeki hegemonya krizi neticesinde siyasal ve ideolojik savrulmaların arttığı bir dönemde, “birlik” değilse de birleşik eylem ve diyalog zeminleri için seçim süreçlerinden istifade edilinebilirdi. Ancak son dönemde yaşanan bütün deneyimler bu belki de safça beklentinin tam aksi istikamette gelişiyor. Alelacele gerçekleştirilen seçim ittifakların aldığı neticelerin genellikle birbirinden hayal kırıcı olması belki de doğal. Son anda gerçekleştirilme ve kotarılma biçimleriyle bu seçim ittifakları beş benzemezin “fırsat bu fırsat” bir araya geldiği fazlasıyla tesadüfi oluşumlardır, bir kullanımlık oldukları her yanlarından bellidir. Genellikle bu girişimler demokratik bir sürecin ürünü de değildirler, partilerin merkez organlarınca kotarılan diyalog ve pazarlıkların performanslarına göre oluşurlar. Dolayısıyla bu ittifakların sosyalist hareketi seçimler vesilesiyle toplum nezdinde daha görünür kılma imkânları, ya da sosyalist hareket açısından ileriye kalabilecek bir birleşik zemin oluşturmaları, daha baştan bu geçici, fırsatçı ve bürokratik yapılarıyla sakatlanmıştır adeta.

Tam da bu nedenle mevcut koşullarda ve şimdiye kadar alıştığımız pratiklerle kotarılacak bir seçim kampanyasının bir “üçüncü cephe” ya da mevcut iktidarın otoriter yönelimine karşı bir “blok” için zemin oluşturması pek mümkün görünmüyor. Üçüncü bir seçenek oluşturmak, karşı hegemonik bir iddiayı öne sürmek, verili kutuplaşma karşısında, toplumu saflaştıran meseleler hakkında temsili kurumlarda bizim de sözümüz yer bulsundan ziyade, aslında hiç konuşulmayan, görünmeyen meseleler etrafında toplumu bir yeniden bölme girişimine soyunmaktır. Bunu yapabilmek için toplumsal meseleyi eksen alan, küresel kapitalist saldırı karşısında aşağıdakilerin somut taleplerini müesses olandan kopuş perspektifiyle buluşturan bir inşa faaliyetinde ısrarcı olmak gerekiyor. Bu anlamda sorun, sesimizin mecliste ya da meclis tv’de çıkıp çıkmamasından öte, sesimizin ve sözümüzün ne olması gerektiğiyle, nerede ve nasıl karşılık bulması gerektiğiyle alakalıdır. Dolayısıyla mesele aslında olmayan hazır kıtaları (Kürtler, Aleviler, emekçiler, kadınlar vs.) savaş alanına sürecek uygun bir seçim kombinasyonundan çok ötedir.

Seçimler öncesindeki dönemde çeşitli yapılar, örgütler, inisiyatifler toplumsal mücadeleler içerisinde biraraya gelmiş, birlikte yürümüş, deney ve bilgi alış verişinde bulunmuş değilse, toplumsal hareketler içerisinde yan yana gelmek mümkün olamamışsa seçimler için ittifaka gitmek, ittifaka katılanların dahi çok ciddiye almadıkları, “adet yerini bulsun” diye gündeme getirilen bir tercih olarak kalıyor maalesef. Önemli olan, seçimler öncesinde böylesi bir deneyin içerisinden geçmek, seçim ittifakını böylesi bir karşılıklı öğrenme sürecini bir adım öteye taşıyan bir süreç olarak örmektir. Üstelik mücadele içerisindeki biraraya geliş temelinde gündeme gelecek seçim ittifakının daha demokratik bir karakteri olabilecek, seçim beyannamesinin oluşturulmasından adayların belirlenmesine süreç demokratik organlar çerçevesinde tartışarak oluşabilecektir. Maalesef bir kez daha böylesi bir harmanlanma sürecinin çok uzağındayız. Seçim süreci yine “son dakika” sürprizlerinin tahribatına açık bir bağlamda gelişecek gibi görünüyor. Hal böyle olunca seçim sürecinin belirleyici ekseni, sosyalist hareketin toplumsal ve örgütsel yeniden inşası, yani seçim faaliyetinin böylesi bir inşa faaliyeti açısından nasıl değerlendirilebileceği değil, meclise nasıl olursa olsun girebilme noktasındaki performans oluyor. İşin esası bu performans da gücü ve toplumsal etkisi nedeniyle bağımsız adaylık kombinasyonlarında ister istemez belirleyici olan Kürt ulusal hareketinin tavır, tercih ve yönelimine bağımlıdır.

 

Seçimler ve inşa

Elbette mecliste “milletvekillerimiz” olsa hiç fena olmaz hatta oldukça iyi olur. Toplumsal alanda etkin olduğunuz, örgütlenmesinde pay sahibi olduğunuz bir mücadele alanından değişik güçlerle bir araya gelerek gerçekleşen bir temsiliyet ilişkisine kimse karşı olamaz ve anlamlı bulunan bir toplumsal muhalefet pratiğinin mecliste temsili ona güç kazandıracaksa bu konuda tereddüt edilmemelidir. Fakat doğrusunu söylemek gerekirse solun hiç olmazsa son on yılda edindiği böylesi bir mevzi ve kazanım yoktur. Toplumsal muhalefetin inşası yönündeki çabalar emekleme aşamasındadır. Dolayısıyla sınıf mücadelesine dayanmadan, yani ezilenler ve dışlananlarla organik bir ilişki kurulmadan, bunların temsilciliğine nasıl soyunulabilir, nasıl bir kürsü işlevi görülebilir soruları havada asılı durmaktadır.

Bağımsız adaylık seçimlerde sosyalistlerin seçimlerde başvurabileceği bir taktik olarak elbette değerlendirilebilir. Mesela aday çıkarılabilecek her yerde geçtiğimiz dönemde çeşitli mücadelelerin içinde yer almış ya da toplumsal hareketleri temsil eden şahısların, geçişsel niteliği olan belli taleplerden oluşan bir seçim bildirgesi etrafında bir sosyalist partinin adayları olarak seçime girmeleri veya uzlaşılabiliyorsa bir kaç farklı sosyalist grubun ortak adayları olarak seçime girmeleri vs. gibi yollar takip edilebilir. Bu gibi yöntemler çok büyük bir oy artışı sağlamayacaktır belki ama sosyalist hareketin kendini toplumsal hareketlerin içinden inşa etmesi açısından farklı direnişlerle daha yakından ilişkilenme imkânı sağlayacaktır. Seçimden sonra da bu direnişlerin yanında ve içinde yer almaya devam etmek, bir veya birkaç milletvekilinden daha fazla fayda sağlayacaktır sosyalist sola. Ancak maalesef sosyal hareket ve mücadelelerin temsilcilerinin ya da sözcülerinin öne çıktığı bir seçim sürecine ilişkin bu gibi yöntemler üzerinde düşünmeye, tartışmaya ve eylemeye olanak sağlayacak zaman giderek daralıyor. Dolayısıyla mevcut halde, bağımsız adaylık ister istemez “kamuoyunca” tanınan “şöhretlere” dayanmak zorunda olacak gibi görünüyor.

Bütün zorluklara, bütün olumsuzluklara ve bunların yarattığı paralize edici atmosfere karşın seçimlere ilişkin apolitik bir “ben oynamıyorum” tavrı elbette söz konusu olmamalı. Kalan zamanın sınırlılığına rağmen yine de yapılabilecek şeyler yok değil. Önümüzdeki birkaç hafta içerisinde sosyalist solun ağırlıklı bölümünün seçimlere nasıl gideceği belli olacak. Nihai kombinasyon ne olursa olsun sosyalistlerin seçim çalışmalarını mümkün mertebe toplumsal hareket ve direnişler üzerine bina etmelerinin önemini ısrarla hatırlatmak gerekiyor. Ortak bağımsız adaylık kampanyaları söz konusu olacaksa sosyalistlerin adaylık pazarlığına girmeden esas itibariyle antikapitalist yönelimli bir fikri zemini, bir mücadele programını öne çıkarmaları elzem. Böylesi bir mücadele programı, yurttaşlık gelirinden çalışma saatlerinin azaltılmasına, esnek ve güvencesiz çalışmanın ortadan kaldırılmasından işsizliğe kaşı mücadeleye toplumsal talepleri geçişsel bir perspektif çerçevesinde örerek anlamlı bir güç inşa edebilir. Yani isimleri tartışmaktan ziyade mümkün mertebe adaylıkların nasıl bir temsiliyetle belirlenmesi gerektiği ve nasıl bir fikri zeminde hareket etmeleri gerektiği tartışmasını yapmak gerekiyor.

Mesele seçimlerde bağımsız adaylık gibi taktiklerin izlenip izlenmemesi gerektiğine dair bir tartışma değil elbette. Mesele, herhangi, bir seçim taktiğinin hangi strateji dahilinde anlam kazandığı. Yani seçimlerden ne beklediğimiz, hangi toplumsal güçleri seferber etmek, hangi mücadeleleri kışkırtmak, nerelerde güç biriktirmek, hangi talepleri yaygınlaştırmak istediğimizle ilgili soruların anlamlı kılabileceği bir tartışma. Bu ve benzer soruları unutursak seçimlere dair elimizde ancak hangi adayın ahalinin teveccühüne şayan olabileceğine dair kısır argümanlardan, “o mu bu mu aday olsun” tartışmalarından başka bir şey kalmaz.