Solun Akdeniz Konferansı’ndan notlar

100

Avrupa Sol Partisi’nin ‘Kuzeyden – Güneye, Halkların demokrasi, barış, ve sosyal adalet mücadelesini birleştirmek için’ sloganıyla düzenlediği, Solun Akdeniz Konferansı, 5-7 Ekim tarihlerinde İtalya’daki Sicilya adasının Palermo şehrinde 23 farklı ülkeden, 42 farklı delegenin katılımıyla gerçekleşti. YKP adına toplantıya Yürütme Kurulu üyesi Faika Deniz Paşa katılmıştı…

Toplantıdaki önemli noktalar şunlardı:

Demokrasi, Medeni Haklar ve Sosyal Adalet adlı oturumda giriş konuşmalarını, Halkçı Sosyalist İttifak Partisi’nden Marwa Farouk, Al Massar’dan Houcine Bardi, SYRIZA’dan Costas Isychos ve PSU’dan Mounib Nabila yaptı.

Mısır, Halkçı Sosyalist İttifak Partisi‘nden Marwa Farouk Ordu, Müslüman Kardeşlerin adeta yolunu döşüyor diye konuştu. Temel demokratik kuralların halkın en baştaki talepleri arasında olduğu ancak şu anda gerçek ve kayda değer derecede önemli değişikliklerin yapılmasından çok uzakta olunduğunu söyledi. Ayrıca, Müslüman Kardeşler’in onyıllardır bölgede örgütlenmekte olmaları ve diğer siyasi partilerin ise kuruluşlarında karşılaştıkları zorluklar da göz önüne aldığında seçimlerin dürüst bir şekilde ve eşitlikçi bir zeminde gerçekleşmediğini kaydetti. Medeni hakların durumunun, özellikle de kadınlar ve Koptik toplumu göz önüne alındığında katastrofik olduğunu belirten Farouk, Koptiklerin belli bölgelerde göçe zorlandığını belirtti. Bizler sol olarak ayrıca en ağır bedelleri yoksul Koptiklerin ödediğinin de farkındayız dedi. Farouk sözlerini, Mısır’da toplumsal ayaklanmanın sürmekte olduğunu, ve uluslararası gündemde Mısırı öncelik haine getirmek için kesin desteğe ihtiyaç duyduklarını söyledi.

Tunus, Al Massar‘dan Houcine Bardi, devrimin tarımsal ve tamamiyle ihmal edilmiş bir bölge olan Buzida’da başladığını söyledi. Şu anda ise Tunus’un demokratik geçiş sürecinde olduğunu belirtti. Siyasi paydaşların demokrasinin ne anlama geldiği ile ilgili bir anlaşmaya varamadıklarını ve bunun işgalci kuzeyin bir kavramı olduğuna inanıldığını kaydetti. Şu anda yönetimde olanların demokrasiyi sadece  çoğulcu seçim olarak gördüğünü belirtti.

Yunanistan, Syriza‘dan Costas Isychos konuştu. Neo-liberalizmin açık ve şeffaf bir şekilde, demokrasinin kalbine müdahale ettiğini belirterek konuşmasına başladı ve Yunanistan’dan birkaç örnek verdi. İki hafta önce AB Parlementosu Başkanı’nın Yunanistan’ın münhasır ekonomik bölge kurmak için elverişli olduğunu söylediğini söyleyen Isychos, bu bölgelerde sendika ve örgütlü emeğin varolamadığını, ücretlerin çok düşük olduğunu, yatırım için vergi cenneti olduklarını ve doğal kaynakların sermayedarlara teslim edildiğini vurguladı ve sendikalar olmaksızın demokrasinin var olamayacağını söyledi. ‘Krizde kimse yalnız değil’ sloganını eylemlerde kullandıklarını, Avrupa’daki en yüksek intihar oranının Yunanistan’da olduğunu, gerçek oranın ise tabular ve dini nedenlerden dolayı birçoğunun rapor edilmemesinden dolayı, daha da yüksek olduğunu tahmin ettiklerini belirtti ve daha geçen hafta, Yunanistan adalarından birinde, yaşlı bir kadının ailesine bir tabak yemek daha yük olmasın diye intihar ettiğini anlattı. Bugün demokrasinin sol için bir mücadele olduğunu ve bunun kolay bir konu olmadığını belirtti ve burjuva demokrasisinin bile bugün egemenlere ‘fazla’ geldiğini söyledi. Darbe olduğunun, bu gün piyasaların diktatörlüğü altında yaşandığının anlaşılması gerektiğini belirtti ve ortak eylem için ortak gündem oluştutulması gerektiğini söyledi. Sözlerini, Yunanistan’da troika’nın terör, SYRIZA’nın ise umudun sembolü olduğunu belirterek sonlandırdı.

Fas, PSU‘dan konuşan Mounib Nabila, Uluslararası alanda neo-liberalizmin demokrasiye büyük bir tehdit oluşturduğunu söyledi.  20 Şubat hareketinin sol fikirler ile oluştuğunu ve ekonomik dekolonizasyon etrafında şekillediğini belirtti ancak şu anda nir tiranlığın diğeri ile yer değiştiğini ve islamistlerin güçlendiğini belirtti. Bu gün hala daha başlangıçtayız diye konuşan Nabila, rejimin hala daha varolduğunu, hatta şimdi daha da güçlü olduğunu söyledi. Başbakana verilen daha geniş yetkilerle yalnızca ülkeyi daha fazla borçlandırdığını, yakıt fiyatlarını yükselttiğini ve eylemlere karşı oldukça sert olan bir sosyal politika benimsediğini anlattı.

Danimarka, Kızıl Yeşil İttifak‘tan söz alan bir katılımcı, Nordik refah devletinin güçlü  sendikalar olmaksızın varolamayacağının anlaşılması gerektiğini söyledi ve 2. dünya savaşından sonra şartların da elverişli olduğunu ekledi. Bunun ise herkesin vergilerini ödediği anlamına geldiğini, yoksulların en çok zenginlerin ise en azından yararlandığını, yoksulların en az, zenginlerin ise çok miktarı ödediğini, bunun bir dayanışma biçimi olarak şekillendiğini belirtti. Böyle bir şeyin kapitalist bir toplumda varolabilmesini güçlü sendikal hareket mümkün kıldığını belirtti. Ancak bu gün bunun neo-liberal saldırılara maruz kaldığından bahsetti, AB Neo-liberalizminde bunu var etmenin kapitalist toplumda var etmekten daha zor olduğunu söyledi ve parlemento dışında güçlü sosyal hareketlerin varlığının önemli olduğunu vurguladı.

…………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Enerji ve Çevre üzerine olan oturumun giriş konuşmalarını Kızıl Yeşil İttifak‘tan Inger V. Johansen ve Akel‘den Costakis Constantinou yaptı.

Danimarka, Kızıl Yeşil İttifak adına konuşma yapan Inger V. Johansen, ekolojik krizin sosyalist bir perspktifden nasıl görülebilineceği ile ilgili konuşmasına, öncelikle ekolojik krizlerin kökenlerinin kapitalizmin gelişmesinde gerekli olan sınırsız büyümede bulunduğunu belirterek başladı. Bu büyümenin son 150 yıldır fosil yakıtlara ve doğal kaynakların sömürüsüne dayandığını ve fosil yakıtlarla dayanan büyümenin sera gazı emisyonu ve kirlilik gibi ciddi etkileri olduğunu belirtti. Ekolojik krizin, mevcut ekonomik krizden daha derin ve daha uzun ömürlü (eğer sonsuz değilse) olduğunu vurguladı. Ekolojik kriz ile ilgili aşağıdaki hususlara değindi:

  • Geçtiğimiz 150 boyunca sanayileşmiş ülkelerde fosil enerji kullanımı (bu güne dek Kuzey ülkeleri sera gazı emisyonunun neredeyse %80’inden sorumludur) ve bunun yarattığı kirlilik ve sera gazı emisyonu da göz çnüne alındığında endişe vericidir.
  • Kirlilik ve sera gazı emisyonunun çevre ve iklim üzerinde etkileri – böyle bir iklim değişikliğitüm dünyayı etkilemekte ve ekolojik yıkım tehlikesi oluşturmaktadır. Bu özellikle de gelişmekte olan ülkeleri, bilhassa bu ülkelerdeki yoksulları, çocukları ve kadınları hem doğrudan (kuraklık, artan sıcaklık ve sel) hem de gıda ve su arzının etkilenmesiyle dolaylı olarak etkilemektedir.
  • Doğal kaynakların yoğun sömürüsü (genellikle kolonileştirilme yöntemleriyle), insanların geçim kaynaklarına zarar vermekte ve sera gazı emisyonunu arttırmaktadır.
  • Kıtlık zamanında emperyalist ülkeler ve diğerleri arasında fosil enerji ile ilgili çatışmaların artmaktadır.
  • Küresel ısınmanın etkilerinden nasıl korunmalıdır?
  • Sürdürülebilinir enerji için nasıl çalışmalı ve dönüşümü nasıl garanti altına alınmalıdır? Özellikle de içinde olduğumuz zamanda  kapitalist dünyanın liderlerinin ekolojik krizi gerektiği kadar ciddiye almamaktadır ve krizin bedelini ödemek istememektedirler – en azından gerekeni ödemek istememektedirler. Örneğin  AB’nin CO2 emisyonu esasen karbon ticareti piyasasına dayanmaktadır.
  • Nükleer enerji temizdir ancak güvenli değildir.
  • Gelişmekte olan ülkelerin toplumsal ilerlemesi büyüme ve toplumsal gelişim için enerji gerektiği durumlarda nasıl garanti altına alınabilinir?
  • En fazla kirlilik yaratan ülkelerin – kuzeyin endüstriyelleşmiş ülkeleri – gelişmekte olan ülkelerden sera gazı  emisyonunu düşürtmesini talep etmesi adaletsiz değil midir
  • Küresel ısınma ile ilgili bu ülkelerdeki yuksullar daha fazla risk altında olduklarından dolayı katılımları da olmalıdır.
  • Sol/ Sosyalist bir bakış açısından bakıldığında, fosil enerjiye dayalı kalkınma, ayrıca neo-liberal ve sömürüye dayalı gelişme olduğunu eklenmelidir, böylelikle de herkes için kalkınma ve toplumsal gelişme ve adalet yaratmamakta, aksine daha fazla yoksulluğun olduğu kutuplaşmış toplumlara yol açmaktadır.
  • Küresel ısınmayı durdurmak için, sanayileşmiş kuzey ülkelerinden gelişmekte olan ülkelere mali ve teknolojik destek gereklidir. AB ve ABD’nin askeri harcamalarından yapılacak bir kesinti bunu finanse edebilir. Sadece bunu düşünün: Irak ve Afganistan’daki savaşlarda harcanan paraların güneydeki ülkelere küresel ısınmanın etkileri ile mücadele etmek ve temiz enerjiyi geliştirebilmek için verilebilinirdi.
  • Her vatandaş temiz enerjiye erişebilmelidir.

Inger, ekolojik kriz ile bağlantılı olan maalesef birçok konu ile yüzleşilmesi, daha birçok konunun tartışılması gerektiğini belirtti ve konuşmasının geri kalanında zor bir konu olan büyüme ile devam etti, büyümeye gerek duyup duymadığımızı, eğer duyarsak ne tür bir büyümeye gerek duyduğumuzu, sürdürülebilinir büyümenin olup olmadığını, yoksa tam aksine küçülmeye mi ihtiyak duyduğumuzu sorguladı.

Geçtiğimiz yılların ekolojik kriz ve iklim değişikliğinin birkaç yıl önce tahmin edilenden çok daha ciddi olduğunu gösterdiğini söyledi. ‘İklim Güvenlik Monitörü’ adlı sol olmayan bir araştırmacı grubunun 184 ülkenin ekonomik, çevre, sağlık ve iklim ile ilgili verileri incelendiğinde fosil yakıtlara dayalı enerjinin artık bir büyüme kaynağı olmadığı, tam aksine büyümeyi engellediği ve fosil yakıtlara dayalı ekonomilerin dünya ölçeğinde, ölümlerin başlıca nedeni olduğu – yıllık 5 milyon ölümün 400,000’i, iklim değişikliği ile birlikte artmakta olan, açlık ve bulaşıcı hastalıklardan dolayı, 4.5’i ise fosil yakıtlara dayalı ekonomilerin yarattığı kirlilikten dolayı –, ve bu  insan maaliyetin de dünya ekonomisinin daha önce sanayileşmiş kuzeyde büyüme ve refaha yol açan enerji kaynaklarının bu gün dünya ekonomisine zarar verdiğinin görülmekte olduğu bulgularına ulaştıklarını söyledi. Raporda böyle birşey belirtilmese de bizlerin Kapitalist ekonominin büyümesi  ile enerjinin dönüştürülmesi talepleri arasında açık çelişkiler olduğu sonucuna varabiliriz dedi.

Çevre mücadelesi, en azından son birkaç on yılın dizginsiz liberalleşme politikalarından görüldüğü üzere, sınırsız büyüme ile ilgili devam eden baskı ile bağlantılı, ve kapitalist sistemin bir ürünü olduğundan  küresel ve sol bir konu olduğunu söyleyen Inger, bugün bu konunun önemli sınıfsal bir boyutu olduğunu – iklim değişikliğinden en ağır etkilenecek olanlar güneyin ve sanayileşmiş kuzeyin yoksulları olacağını not etti. Konuşmasına sosyalist ve sol partilerin toplumsal, ekonomik ve çevre politikalarını geliştirme ve birleştirmede özel bir rolleri olduğunun altını çizerek konuşmasını sonlandırdı.

……………………………………………………………………………………………………………………………………………

Militarizm İşgal ve Mücadele üzerine olan oturumun giriş konuşmalarını Suriye’den Mohammed Al Sakal, Die Linke‘den Tobias Pflueger,  Polisario‘dan Mohamed Sidati, Akel‘den Costakis Constantinou ve BDP‘den Eyyüp Doru yaptı.

Suriyeli konuşmacı Mohammed Al Sakal, Suriye’nin zaman içinde depoladığı silahları şimdi halkına karşı kullandığını söyledi. Ayaklanma ilk çıktığında vur emirlerinin verildiğini, çocukların dahi hapsedildiğini ve rejimin siyasi ve ahlaki olarak çöktüğünü belirtti.

Almanya, Die Linke‘den Tobias Pflueger, daha önce diktatörleri destekleyenler, ansızın demokrasiyi savunamazlar dedi ve Merker’in ‘askerlerimizi her yere gönderemeyiz, bu nedenle istikrar ve güvenlik için silah yolluyoruz’ dediğini hatırlattı ve güvenlik teriminin, halk için, sosyal güvenlik olarak tekrar tanımlanması gerektiğini söylediklerini belirtti.

Batı Sahara, Polisario‘dan Mohamed Sidati, Batı Sahara’nın Afrika’daki son koloni olduğunu ve Fas’ın BM Önergesi No:1514’ü uygulamayı reddettiğini, yasa dışı işgalin 1575’den beri devam ettiğini belirterek sözüne başladı. Bölgede 651 kayıp şahsın, 79 siyasi tutuklunun da şu anda Fas cezaevlerinde bulunduğunu, bazılarının askeri mahkemelerde yargılanmakta olduğunu söyledi. Özgür basın bulunmadığını, erişimin engellendiğini, böylelikle de insan hakları ihlallerinin farkedilmeden gerçekleştirildiğini söyledi. 10 Kasım 2010’da barışcıl gösterilen olduğunu ve Noam Chomsky’nin bunun ‘arap baharı’nın başlangıcı olduğunu söylediğini sözlerine ekledi. Doğal kaynakların talan edildiğini ve Batı Sahara’nın dünyanın geri kalanından insan yaşamı olduğu kadar doğayı da tehdit eden duvar ve kara mayınları ile ayrıldığını, bunların kaldırılmaması ile ilgili de Fas’ın Fransa tarafından desteklendiğini kaydetti ve tek çözümün yerli halkın kendi kendini yönetme hakkına saygı duyulması ile olabileceğini söyledi.

Kıbrıs, Akel‘den Costakis Constantinou konuşmasında Nükleersiz Akdeniz’e vurgu yaptı ve Kıbrıs’ın İngiliz Üstleri de dahil olmak üzere askersizleştirilmesi gerektiğini söyledi.

Kürdistan, BDP‘den Eyyüp Doru, Kürt sorunundan konuşulduğunda, Mezootamya coğrafyasındaki su ve petrolün akıllarda bulundurulması gerektiğini ve Türkiye’de 25 milyon Kürt’ün yaşadığını söyledi.  Karşı durduklarının, bölgedeki emperialist dalgalar olduğunu söyledi ve ılımlı islam diye birşeyin var olmadığından bahsetti. Müzakerelerin devam edebilmesi için PKK Başkanı’nın hapishaneden çıkarılması gerektiğini belirtti ve halkın gücüne inanılması gerektiğini söyleyerek sözlerini bitirdi.

Yeni Kıbrıs Partisi’nden söz alan katılımcı, Kıbrıs’ın ikiye bölünmüş, üzerinde 6 farklı ordu bulunan bir coğrafya olduğunu belirterek sözlerine başladı. Ada’nın kuzeyinde 1974’ten itibaren, Türkiye’nin asimilasyon ve integrasyon politikalarının devam ettiğini, bir valilik gibi çalışan Türkiye Elçiliği’nin Ada’nın kuzey kısmının doğrudan ve dolaylı olarak politikalarını şekillendirdiğini belirtti. Türkiye’nin nüfus taşıma politikası ile adanın kuzeyinde bulunan toplumun kendi kendini yönetme hakkı gaspedilmekte, aynı zamanda bu politika sonucu adaya gelen/getirilen insanların sermayenin sömüreceği ucuz iş gücü ve sistemin yarattığı toplumsal, ekonomik ve politik sorunlar ile ilgili günah keçisi olarak kullanılmaktadırlar dedi. Ayrıca Kıbrıs sorunu ve adanın kuzey coğrafyasındaki yöntimin uluslararası topluluk tarafından tanınmamasının sığınmacı, mülteci, kadın ve LGBTTQ bireyler de dahil olmak üzere birçok marjinalize edilmiş grupların uğradığı sistematik insan hakkı ihlalleri ve eğer çözümden sonra üzerinde şu anda anlandığı gibi yaşamak istenen bir ada, dünya bulmak isteniyorsa acil olarak müdahale edilmesi gereken ekolojik krizi görünmez kıldığının altını çizdi. Adanın tamamen askersizleştirilmesi, Kıbrıs sorununa acil çözüm bulunabilmesi, nüfus aktarımı politikasının acilen durdurulması yönünde mücadelelerinin devam ettiğini bunlar ve adanın kuzeyinde olan hak ihlalleri ile ilgili yerel mücadeleye destek olması için uluslararası kurumların da görmezden gelme politikalarını bırakmaları ile ilgili Akteniz’in sol ve soyalist partilerine dayanışma çağrısında bulundu.