Sol mülkiyet konusunu nasıl anlamalı?

107
Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyaset anlayışı kirlenmiş durumdadır. Kimin neyi nasıl söylediğini incelemeden, hamasi nutuklara bakarak ‘bunlar da solcu, bu da solcu hade birleşin’ gibi yaklaşımlar bugünün koşullarında ‘saf’ önerilerdir. Siyasette fazla saf olmak bir anlamıyla birilerinin sizi kullanmasına da fırsat verir. Bu yüzden YKP, işbirliği ve ittifakları denerken hep gözünü dört açıp, derdini anlatmaya çalıştı ama bunda ne kadar başarılı olabildi, bunu söylemek güç. Hala daha ‘bölündünüz, birleşin’ diyenler çoğunlukta olduğuna göre tam olarak derdimizi anlatamadık…

CTP ve BDH ile çok ayrı noktalara düştüğümüz kesin, bunun defalarca tekrarlanmasının çok bir yararı yoktur. Akıncı’nın yalnız bugün söyledikleri değil, dün de yaptıkları ile değerlendirildiğinde imkansızlık katlanmaktadır. UBP-TKP koalisyon dönemini unutarak, PEYAK’ı hatırlamayarak, ‘yıkım paketini’ aslanlar gibi savunup, grevlerin, eylemlerin önünü açan tavırlarını yok sayarak Akıncı’yı anlamak mümkün değildir. Hade bunlar eski konular, ki 98 ne kadar eskiydi, bu ayrı bir tartışma, BDH’nın kuruluş süreci de mi eski? Tüm bunlar değerlendirildiğinde ‘BDH ile olan nasıl bir ilişki kurulabilir’in cevabı ortaya çıkar. Bunlarsız konuyu anlamının olanağı yoktur.
Geriye kalanlar?
Herkesin kafası burada karışmakta… TKP bu noktada ilk akla gelen partilerden biri. Son dönemdeki açıklamalara baktığımızda, TKP’nin aklının karışık olduğunu görürüz. Bu yüzden kritik durumlardaki TKP’nin tavrı belirleyicidir. Örnek olarak son mal mülk yasasındaki TKP tavrı önemlidir. 17 Aralık 2005 TAK Haber bültenindeki şekli ile TKP Başkanı Angolemli: “TKP’nin, “dayatma mülkiyet yasa tasarısına” şiddetle karşı olduğunu kaydeden Angolemli, bu tasarının yasalaşmasının, Kıbrıs Türk halkının kendi yurdunda topraksız kalmasına varacak bir sürece kapı açacağını, toprağı olmayan halkların egemenlik hakları da bulunmadığını, buna bağlı olarak devlet kurma hakları da olamayacağını” söylemiş. Böylesi bir açıklama hangi sol parti tarafından yapılabilir? Toprağa dayalı egemenlik talebi yeterince itici bir açıklama ama bunu tartışmadan önce bu toprağın nasıl elde edildiği konusu daha önemlidir. Askeri bir operasyonla Kıbrıs’ın kuzeyinde bir bölgede yeni bir durum yaratılmıştır. AİHM kararına göre buradaki idare SLAT’dır yani Türkiye’nin yerel alt yönetimidir. AİHM’de Kıbrıs’ın kuzeyine yönelik alınan tüm kararlarda bu ilke uygulandı. Yalnız çok bilinen Louizidu kararında değil, Ahmet An ve Kutlu Adalı davalarında da bu ilke doğrultusunda Türkiye mahkum edildi. Aresti davası da bu ilke üzerinden sonuçlandı. Yani ortada suç var ve suçlu Türkiye çünkü buradaki Yerel Alt yönetimden sorumlu. Peki Angolemli ne diyor, bu topraklar bizim (TÜRKLERİN), bizim olması gerekir ki devlet kuralım. Yani Fetih zihniyetinin kutsanması… Bir coğrafyanın askeri operasyonla elde edilmesi ve sonrasında ‘bizim’leştirilmesi özellikle Cenvere Konvensiyonu ile 50 yıl önce, yani yasaklanalı çok oluyor…
Askeri operasyon size o bölgedeki nüfus yapısını değiştirme hakkı vermez, mülkiyet şeklini değiştirme hakkı vermez, sınırları değiştirme hakkı vermez yani hiçbir hak vermez, iddia etmek insanlığa karşı suçtur çünkü başkasının haklarını silah zoru ile elde etmeyi haklı görmektir. Özellikle mülk konusu Avrupa Konseyinin Konvansiyonlarına da girmiş, bir çok antlaşmada yer bulmuş bir konudur. Silah zoru ile yerinden ettiğin birinin mülkiyet hakkını da kaybettiğini iddia etmek savaş suçu işleyenlerle, uluslararası hukuğa karşı savaş açanlarla aynı cephede yer alman anlamı girer. O yüzden TKP bu açıklaması ile buradaki ‘biz’leştirme operasyonunu kutsayarak, uluslararası hukukla da çelişerek fetihçilerle yan yana gelebiliyor. Tabi bu arada mesajı fetihçiler hemen aldı ve cevaplarını verdiler. Yine TAK’ın 14 Aralık tarihli açıklamasına yansıyan haber “Mücahit Komutanları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Keskin tasarıyı reddeden UBP, MAP, BDH ve TKP’yi ‘yürekten’ kutladı”. TKP’nin 17 Aralık öncesi açıklamalarına bakarak Keskin kutlamasını yapıyor, herhalde 17 Aralık’taki açıklamayı görse iki kere kutlardı.
TKP yaptığı açıklamalarla Annan Planını da, iki bölgeliliği de anlamadığını, yada bizden farklı anladığını ortaya koymuş durumdadır. Bu açıklamalarla anlaşılan TKP için iki bölgelilik kuzeyde ve güneyde arı, saf Türk ve Rum bölgelerinin oluşturulmasıdır. Bu ırkçı bir yaklaşımdır. YKP geçici olarak, toplumsal koşullar uygun oluncaya kadar ve tarafların üstünde anlaştıkları hali ile kuzeyin dominant olarak Kıbrıslı Türkler tarafından, güneyin de Kıbrıslı Rumlar tarafından yönetilmesine onay vermektedir. Ama kuzeyin ve güneyin saflaştırılması Kıbrıs’ın birleştirilmesine değil, milliyetçiliğin güçlendirilmesine neden olur. Bu yüzden idarenin başında kimin olduğu önemli değildir. Kıbrıslılar idari bir bölünme olması gereken kuzey veya güney eyaletlerinden herhangi birinin istedikleri yerinde yaşayabilmelidirler. Yani Luricina, Yeşilırmak toprak düzenlemesi sonrası güney idare sınırlarında kalmasına rağmen, hiçbir Kıbrıslı Türk’ün buralardaki kendi mülkiyetlerini terk etmesine neden olacak koşullar yoktur. Referandum sürecinde Talat’ın dediği gibi ‘kuzeye geleceksiniz ve burada birlikte mücadele edeceğiz’ de ırkçı bir davranıştır. Federe devlette yurttaşların hangi eyalette yaşadıkları hiçbir zaman önemli olmadı, bu konu yalnız sağcıları ve faşistleri ilgilendirdi. Bu yüzden Kıbrıs’ın kuzeyindeki ‘sol’cular da bu konuda iyi düşünmelidirler.
Bununla birlikte basit bir matematik hesabı yaparsak, Kıbrıslı Türkler nüfus olarak 1974lere kadar yalnız yüzde 18 oluşturuyorlardı. Öyle olmamasında rağmen varsayalım ki toprağın da 18’i Kıbrıslı Türklere aitti. Buna bakarak kurulacak federasyonda eyaletin toprak oranı yüzde 29 olması öngörülmektedir. Yani yüzde 11lik büyüme… varsayalım ki global mal mülk kabul gördü, eğer kuzeyin yalnız Türklerden oluşmasını talep edersek, bu yüzde 11lik büyüme kimin haklarının gaspı olacak?
Ortada bir askeri operasyon vardır. Askeri operasyon sonrası fetihçi bir yaklaşımla kuzeyde belirli düzenlemeler de yapılmıştır. Bu düzenlemeleri kutsayarak siyaset yapmak, evrensel insan hak ve özgürlüklerini savunanlar için olanaklı değildir. Bunları eleştirmeden de siyaset yapmanın olanağı yoktur. Kıbrıslı Rum liderliği ile sıradan Kıbrıslı Rumu ayırmadan, ayırmayı bilmeden de siyaset yapamazsınız. Her bireyin hakları ve özgürlükleri ile var olması gerektiğini anlamadan da siyaset olmaz. O yüzden evinden askeri operasyonla atılan her Kıbrıslı Rum’un mülkiyet hakkının tartışılmadan kabulü ön şartı ile hareket etmeden ortak dil tutturmamız da olanaklı değildir. Kullanım hakkını öne sürerek hak ihlallerine kapı açmak da doğru bir yaklaşım değildir. Bu nedenle mülkiyet hakkı hemen iade edilmeli, kullanım hakkı ise her durumda ayrı ayrı ele alınarak, uluslararası hukuk göz önünde tutularak değerlendirilmelidir.
Bunun yapılması düşünüldüğü kadar zor değildir, ama önce kendimizi fetih anlayışından arındıralım, çağdaşlaşalım…
Siyasi partiler de kendilerine net bir yer seçmelidirler. Fetih bir hak değil, insanlığa karşı bir suçtur…