Sinan’ın eserlerini paylaşamıyorlarmış – Alpay Durduran

84

Selatin camisi Anadolu’da yokmuş. Erdoğan yaptıracakmış. Birileri bunun Sinan’ın eserine hakaret olduğunu buyurdu. Ancak Sinan diye birinin ömrüne sığmayacak kadar binanın nasıl Sinan’a ait sayıldığını hiç aklına getirmemiş olan birisi bu.

Hiç olmamış bir yaşamı hayallerdeki Osmanlıyı diriltmeye çalışırken kusurlarını da yani İstanbul’un doğusunu tamamen ihmal etmesini de gidermek isteyen Erdoğan ve partisi emrettiği Selatin camisinin ne anlama geldiğini de öğrenmeye gerek duymadı. Osmanlıyı çağın gerisinde kalmış ve yıkarak yerine geçmiş cumhuriyetin bir taraftan kınarken bir taraftan zaferleri nedeniyle ululaması sırasında uydurduğu hikâyelerle büyümesi yüzünden yanıldı ve sultanlar camisi diye adlandırdı. Hâlbuki sultan evladı veya karısı yaptırmıştı.

Onu suçlamaya kalkan o birisi de mimari bilgi ve alt yapısının zorladığı cami modellerinin kopyalarını yapmanın mantıksızlığını ileri sürdü. Ama bu eserlerin teknik olanaklarla olabilecek yapılar olduğunu şimdi ise beton var ve çelik ile güçlendirilebilir olduğu için mimarın bambaşka camiler yapması gerektiğini belirtti. Tamamen haklı bir eleştiridir. Mimari özgür düşüncenin ürünü olsa namaz ve niyaz ile hutbe ve diğer içtimai (sosyal) gereklilikleri karşılayacak sütunsuz büyük alanların yapımında daha az sıkıntı çekecek ve bambaşka yapılar ortaya çıkacaktı. Pakistan’daki ulu camiyi yapıp da uluslararası ün yapan Dalokay gibi mimarlar bulunacaktı. Bir ekol oluşup cumhuriyet devri mimarisi diye adlandırılacaktı.

Sinan devrini ele alan araştırmacılar ceberrut Osmanlı idaresinin ezdiği bu sanatkâr mimarların acılarını da dile getirmelidirler. Ancak Sinan devrinin eserlerinin ele alırken bile Hristiyanların eserleriyle karşılaştırmakla yetindiler. O devirde sarayla ilgili tüm mimarların koyu taassup devrinin cenderesi içinde eserlerine kendi adlarını bile koyamayacak kadar baskı altında kaldıklarını hatırlatmalarına rastlamak çok zor idi. Onun için hepsinin eserleri bir kişi adına anılmaya devam edildi.

Sinan mezarından kalksa tanımayacağı çok sayıda esere kendi adının verildiğini görüp hayret edecek ve inanırım ki bir iki yaptıktan sonra başka biçimler deneyemediği için ne kadar üzüldüğünü söyleyecekti.

Osman Pamuk “Benim Adım Kırmızı” kitabında resim yapması yasak olan sanatçıların minyatür yapma izni alabildikleri için yaptıkları resimlerde insana fazla benzemeyen şekiller yapmaya mecbur olduklarını ve gene de bir minyatürün bir değil bir çok sanatçı tarafından yapılmasını emreden sistem nedeniyle eserlerine adlarını vermediklerini anlatır. Ne çiledir bu anlayabiliyor muyuz? Bir minyatür bile yapamazlardı. Biri atını biri ağacını biri geyiğini yapacak ve eser sahipsiz kalacak. Çünkü biri Allah’ın yarattığı bir şeye çok benzeyen bir resim yapsa kendini yaratıcı yerine koymuş olacakmış diye kellesi tehlikeye girecekmiş.

Adriyatik’ten Çin’e kadınların minyatürlerindeki şekilleri çekik gözlü olacak çünkü Afganistan ve Uyguristan’dan çıkıp gelen bu şekilleri değiştirmeye sanatçılar izin alamamış.

Bir kara gölge minyatürcüsü var bu kuralı çiğneyen onun da ne kimliği ne de akıbeti belli.

Taassup bu ve bunu hortlatmak isteyenler terörle uygarlığa savaş açtılar. İslami eserler diye ortaya çıkarılanlar bu acıları ve milyonları cenderede tutan devlet terörünü temsil eder. Harun Al-Reşit’in Şarlman’a yolladığı ve o devrin Fransa’sında şaşkınlık yaratan guguklu saat hikâyesini gururla anlatırlar ama nasıl oldu da birkaç asır sonra saat teknolojisi diye bir şeyin izinin bile kalmadığını izah etmezler. 18. Asırda duvarlarda hep Hristiyanların yaptığı saatler cami ve saraylarda görülür nedeni ise kimsenin kafasını kurcalamaz.

Saat ve takvim için namaz saatlerini saptamak için bir uzmanlık alanı idi. Onun için camilerde devirlerinin en ileri teknikleri İslam medeniyetinde görülmeliydi. Hâlbuki Avrupa’da kiliselerde çalar saatleri ziyaret edip hayrete düşen Müslümanlardır.

Müslüman bilim adamları zamanı ölçmek için o kadar uğraştılar ki astronomide çok ilerlemişlerdi. Lakin mollalar medrese ve tabii ki külliyelerde hesap ve hendese ile astronomiyi müfredattan çıkarttırınca ve rasathaneyi meleklerin bacaklarını seyretmesinler diye yıktırınca ne bilim kaldı ne de teknik.

Şimdi de kalkmış ulemaya danışacak insanları seçip dindar gençlik projeleri konuşuyorlar. İslam’da ruhban sınıfı yoktur derler ama ulemaya danışılacaksa resmi ve gayrı resmi ruhban sınıfını diriltme çabası var. Zorla camiye yollayıp halka ruhbanın öbür dünya edebiyatını dinlemeye zorlanması var.

Ruhban sınıfı devletten maaş alacak ve ya inanın ya da cehenneme gidersin nutkunu dinleyeceksin, dahası refahı suç sayan tevekküle davet edileceksin.  Canlı türleri ile uğraşıp canlıların evrimine delil aramayacaksın yoksa yanarsın diyecekler ve ağzını açarsan kâfir diye damgalanacaksın. Devlet de bunlar için vergilerini harcayacak. Mezhep ve din farklılıklarını da kelle isteyerek onlar belirleyecek, kabul etmezsen ya dışlanacak ya da canınla oynanacak.

İleri ülkelerde de bilime aykırı işler serbestçe yapılır ama devlet bunları desteklemez. İsteyen hutbelerini dinlesin diye halkı davet eder, binasının masrafını karşılar ve devlet sosyal işlere ayırdığı parayı aralarında adil olarak paylaştırır. Birine verip diğerine sen ayrı bir din misin değil misin diye kararlar alıp ona göre hareket etmez.