Sefalet edebiyatı değil – Ali E. Bilgin – Radikal2

108

Asgari ücrete yine sembolik zam yapıldı, 2010 sonunda 19,9 TL olan günlük ele geçen asgari ücret 2011 Ocak ayından itibaren 21 TL oldu. Hayır, bunun “sefalet ücreti” olduğunu, yeniden ilan edecek ve hak kaybının boyutlarını ortaya koyacak değilim. Hele hele asgari ücretle milli geliri veya simit fiyatını, yahut herhangi bir akla uygun ürünü karşılaştırma becerisi de göstermeyeceğim. Tam tersine, asgari ücretin sendikaların da katkılarıyla hapsedildiği “dar ekonomik” alandan çıkartılması gerektiğini düşünüyorum. Yaklaşık 40 yıl önce 1960’ların sonunda asgari ücret uygulamaya konulduğunda resmi (hukuki) ve siyasi iki temel amacı vardı: En vasıfsız işlerde ücretin belli bir düzeyin altına düşmesini önlemek ve bu ücretin prim, vergi vb. ile kayıt altına alınmasını sağlamak. Unutulmamalı ki o dönem işçi hareketi hızla gelişiyordu ve sanayi işçilerinin çok önemli bir kısmı, toplu sözleşmelerle gerek özel sektörde, gerek kamu sektöründe yüksek ücret almaya başlamışlardı. O dönemde işsizlik de bugünkü ile karşılaştırılmayacak ölçüde düşüktü. Vasıflı işçilerin ücreti yüksek düzeydeydi. Asgari ücret, bu sürecin tamamlayıcı bir unsuruydu. Toplu sözleşmeden şu veya bu nedenle yararlanamayan, işçilerin özellikle de vasıfsız işçilerin çalışma normlarını düzenleyici bir işlevi vardı. Asgari ücret, yasal çalışma süresi olan günlük ‘7,5 saatin ücreti’ olarak belirleniyordu. Bu sürenin üzerindeki çalışmalar, farklı olarak ücretlendirilmek zorundaydı.

Asgari ücretin işlevi

İşçi hareketinin canlı ve örgütlü olduğu koşullarda, asgari ücret düzenlemesi gerçek bir ‘kazanım’dı. Kazanımın en önemli üç noktasını belirsiz saate sahip çalışma süresinin 7,5’la sınırlanması, sigorta primi ödenmesi ile sosyal güvenlik hakkının getirilmesi ve asgari ücretin ‘daha alt düzeyde ödenemeyecek ücret’ olarak belirlenmesi oluşturuyordu.

Asgari ücrete ilişkin yasal çerçeve kuşkusuz hareketin zayıfladığı koşullarda, kazanımları tırpanlayacak işlev görebilirdi. Gerçekten de 1990’ların toplumsal ilişkiler zemininde, asgari ücret genel kazanımları tırpanlayan bir işlev görmeye başladı. 2001 krizinden sonra bu tırpanlama işlevi belirleyici bir konuma yükseldi. Son 10 yılda bu tırpanlama işlevinin iki önemli sonucu var.

Birincisi, asgari ücretin artık ortalama ücret rolünü oynamaya başlaması. Geçen hafta Dünya gazetesinde yayınlanan bir araştırmaya göre 2000’de ortalama ücret asgari ücretin 2,2 katı iken 2010’da 1,6 katına gerilemiş. İkincisi, emekçi kitlesinin ana gövdesinin asgari ücret alan işçilerden oluşmaya yönelmesi. Aynı araştırmada sigortalı çalışanların yüzde 41’ini oluşturan 4,3 milyon işçinin ‘asgari ücretli’ olduğuna da yer verilmiş.

Temel prensipler unutuluyor

Bu iki eğilimin devam etmesi halinde –sendikacıların çıkardığı gürültü bu eğilimi engelleyemez- önümüzdeki beş yılda, ortalama ücret, asgari ücretin 1,2’si seviyesine inecek ve sigortalı çalışanların en az yüzde 49’u asgari ücretlilerden oluşacak. Bu ‘tırpanlama’ kapsamına sigortasız olarak çalıştığı resmen ilan edilen 3,6 milyon işçiyi de eklemek gerekir. Çünkü kayıtdışı işçinin ücret seviyesi de tamamen asgari ücrete göre belirleniyor. Kayıt dışı istihdamı cazip kılan unsurlar, işçinin eline asgari ücretten daha yüksek ücret geçmesi. Buna karşılık patronun toplam ‘işçilik maliyeti’nin –sigorta primi ve vergiler ödenmediği için- ‘asgari ücretin maliyeti’nden daha düşük olması.

Günümüzde asgari ücrete ilişkin iki temel işlev -buna prensip demek de mümkün- unutulmuş gözüküyor: Birisi yasal çalışma süresi normu, öbürü asgari ücretin ‘en vasıfsız işler için belirlenmiş ücret olması’ gerektiği.

Asgari Ücret Yönetmeliği’nde açık ve kesin biçimde “asgari ücretin, bir günlük ücret olarak saptanması asıldır” hükmü olmasına, yani çalışma süresinin aşılmaması gerektiği işaret edilmesine rağmen, sendikaların konuyla ilgili tartışmaları aylık ücretin yüksekliği, düşüklüğü veya ‘açlık sınırı’na uzaklığı gibi çok dar bir ekonomik zemine hapsetmeleri, asgari ücretin ortalama ücret olması eğilimine işlevine muazzam bir meşruiyet sunuyor. Hatta işveren örgütlerinin, ‘asgari ücretle çalışmaya razı milyonlarca insan varsa tabii ki bunlar çalıştırılır’ iddiasına güçlü bir gerekçe de sağlıyor.

Çünkü sendikalar, asgari ücret için ne kadar sefalet ücreti edebiyatı yapsalar da yüz binlerce işsiz, sigortalı olmak kaydıyla asgari ücret seviyesinden çalışmaya razı. Ve yüz binlercesi de sigortayı önemsemeyerek asgari ücretin seviyesinin biraz üzerinden, uzun çalışma saatleri içeren iş sürecini, kabul etmek zorunda kalıyor.

‘Sefalet edebiyatı’ sendika bürokratını medyatik kılıyor, sendika uzmanlarını ‘araştırmacı’ seviyesine yükseltiyor ama o ücretle yaşayan işçiyi harekete geçirerek bir katkı sunmuyor. Asgari ücret günlük 7,5 saatlik yasal çalışmanın ücretidir. Bunun üzerindeki her çalışma ek ücretlendirilmeye tabi olmalıdır; taleplerin bu düzeye yükseltilmesi sanıyorum asgari ücretli milyonlarca çalışanın beklentilerine de uygundur.