Seçimler ve YKP’nin tavırları üzerine – Murat Kanatlı

108

En çok yazdığım konulardan biri herhalde, ‘YKP ve seçimlerde tavrı’ üzerinedir.

Hele bugünlerde demokrasi falan filan adına 250 kusur adayın tek tek ve çoğul olarak programlara çıkarılıp, eğer seçilirlerse neler yapacaklarını anlatmalarını dinlerken bir kez daha böylesi bir yazı yazma ihtiyacını hissettim…

Evet, YKP, tüm bu siyasi partilerden farklıdır… Son, Lefkoşa Belediyesi başkan ve belediye meclisi için yapılan erken seçimine katıldık, seçim çalışmaları döneminde hiçbir YKP adayı program sunucusunun gofunu gelip seçilirse belediyeyi nasıl kurtaracağını, nasıl kararlar üreteceğini anlatmadı.

YKP adayları, seçilme triplerine girip, soytarılıklara bulaşmadı… Hatta YKP adaylarının en kısa cevapları neden aday olduklarına yönelik sorulara oldu, çok kez de bir iki cümle ile geçtik bu soruları… Nedeni basitti, biz kendimize değil, düşüncemize oy istiyorduk bu nedenle bizler hangi kitaplara editörlük yaptığımız, en sevdiğimiz renkler, hangi takımı tuttuğumuz, hangi dernekte kaç saat çalıştığımız gibi detaylar bizler için teferruattı, biz hep balıklama nasıl bir yerel yönetim istiyoruz, katılımcı bütçe nedir, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı ekolojik yerel yönetim nedir, Fatsa’da ne oldu, Porto Alegra nasıl başardıyı anlatmayı kendimizi anlatmaya tercih ettik çünkü biz seçimleri gerçekten bir kürsü olarak kullanmak istiyorduk.

Böylesi kaygılarla YKP adayları nasıl bir yerel yönetimi istediklerini belediye erken seçimi sürecince anlatıp durdu, katılımcı bütçeyi anlattı, yerel yönetimlerin görevlerini anlattı.

YKP adayları dünyadaki örneklerine de başvurup emek, ekoloji, toplumsal cinsiyet eşitliği, anti-militarist yönden “başka bir Lefkoşa” nasıl olması gerektiğini anlatıp durdular.

YKP adayları askersiz Lefkoşa’yı anlattılar, sunucun şaşkın bakışları altında, sunucu “yahu şimdi bu seçimlerle bunun ne alakası var, maaşlarını nasıl ödeyeceksiniz” sorularının ısrarına kapılıp maaşları ödemek için yeni vergilerden, bankadan kredi alınmasından bahsetmediler, dedikleri yasadışı borçları ödetmeyeceğiz, usulsüz uygulamaları sahibine ödeteceğiz, borcu borçla ödenmesine karşıyız deyip durdular…

Yani uzun lafın kısası yerel yönetim seçimlerinde, YKP adayları fark yarattılar…

Genel seçimlerde ise erkin, iradenin çalındığı, gasp edildiği, temsili demokrasinin en basit hallerinin bile uygulanamadığı koşullarda katılımcı demokrasiyi anlatmaktayız, seçime seçim deme koşullarının olması gerektiğini, bunların neler olması gerektiği söylüyoruz ve tepkinin örgütlenmesi gerektiğinden bahsediyoruz. Ne tek başına boykotun her şeyi düzelteceğinden ne de elimizde sihirli bir değnek her şeyin formülünün bizde olduğundan bahsediyoruz…

YKP, tüm seçim süreçlerinde ne yaptığını ısrarla belirtmeye devam ediyor; seçim süreçlerini rejimi deşifre etme, parti görüşlerini yaygınlaştırma ve örgütlenme için zemin olarak kullanıyoruz.

Herhangi bir adayımızın seçilmesi halinde de, YKP’liler bulundukları alanın dönüştürülmesi için elbette mücadele edeceklerdir ama buna yaklaşım, oraya seçilmek amacı ile hareket edildiği anlamında değildir.

YKP açısında en önemli ve eski tartışma ise revizyonizm batağında saplanmadan bu süreçlerden geçmek…

Revizyonizm tartışması uzun süredir konuşulmadığı için unutulmaya yüz tuttu ama bugün etrafımıza bakınca durumu anlatan en iyi kelimenin de bu olduğu aşikârdır.

Rosa Luxemburg, sosyal reform ya da devrim kitabında revizyonizm ana kuramcısı Brenstein atıfta bulunuyor ve onunun “yorumuna göre sendikal ve parlamenter kavga kapitalist ekonomiyi kademeli olarak” sosyalistleştireceğini ama devrimciler için bu araçların kitlelerin bilincinin sosyalistleştirilmesi için kullanılması gerektiğini yazalı bir asırdan fazla oluyor. Rosa Luxemburg, revizyonizm ile devrimci mücadele arasındaki önemli farkın araçlar değil araçların nasıl kullanıldığı olduğunun da altını çiziyor. Bu nedenle ‘seçimleri araç olarak kullanıyoruz’ dendiğinde herkes aslında ayni şeyi söylemiyor. Seçimlerin ve parlamentonun araç olarak kullanımı anlamında revizyonistlerin yaklaşımı, iyi adaylarla kademeli olarak dönüşüm; devrimcilerin görevinin ise kitlelerin bilinçlenerek, sürece katılımı ile ise devrimci bir dönüşümü örgütlemek ve siyasal iktidarı ele geçirmektir…

Seçimlerin araç olarak kullanılmasının revizyonist ve devrimci farkını Devrimci Yol Dergisinin 1979 Eylül sayısında da bulmak mümkün.

Devrimci Yol Dergisinde; “seçimlerde kitlelere “oy verebilecekleri bir alternatif gösterme” amacıyla seçimlere katılanlar ise kitlelere bu seçimler yoluyla -kendileri gibi “iyi” bir partiye oy vererek onu iktidara getirme yoluyla – kurtulabilecekleri umudunu yaymaya çalışan revizyonist sahtekarlardan başkası olamaz” denmişti.

Ayni yazıda “seçimlere katılma, bir taktik olarak benimsense bile, bu, ancak ve ancak parlamentodan ve seçim platformundan bir kürsü olarak yararlanmak ve bu platformun sahte kimliğini deşifre ederek tek ve gerçek alternatifin emekçilerin kendi iktidarları olduğunu ve bunun da tek devrimci yolunun seçimlerden ve bu parlamentodan geçmediğini kitlelere kavratmak için yaparlar. Gerçek alternatif halkın kendi devrimci iktidarıdır” denmekteydi.

Yazının devamında “bu revizyonist bakış açısının sadece, TİP gibi, parlamentarizmi temel alan, ipliği iyice pazara çıkmış revizyonistlerin değil, seçimlere katılma, “alternatif koyma” konusunda onlarla yarış eden birçok grup tarafından da benimsendiği de görülmektedir. Bu revizyonist görüş kırıntılarının özellikle devrimcilerin “seçimleri boykot” siyasetine yönelen suçlamalarda bol miktarda sergilendiği gözlenmektedir” denmektedir. Bu durumun bugün de geçerli olduğu açıktır, 1979’tan bugüne değişmeyen bir durum. Belki değişen TİP yerine onunla haşir neşir olan, o gelenekten gelen CTP ve ondan türeyen yapıları koymak mümkündür. Zaten bu yapılar SBKP güdümünden hiç çıkamadılar, artık SBKP olmasa da onun hayali üzerinden, o varmış gibi siyaset üretip, olmayana uyduluk yapmaktadırlar…

Bunun nedeni ise basittir. Ustaların ayrımları yaparken, durum tespiti yaparken ortaya koyduğu tanımlar birçok konuda olduğu gibi bugün de hala canlı, yaşıyor ve geçerliliğini koruyor. Revizyonizm konusu da bunlardan biridir.

Yeniden Rosa Luxemburg’a ve kitabı “sosyal reform ya da devrim” kitabına dönelim. Revizyonizm ve devrimci yaklaşım arasında çok ince bir çizgi olduğunu unutmamak gerekir. Çoğu kez revizyonist yaklaşımlar bağıra çağıra gelmez. Bu nedenle Rosa Luxemburg’un tanımlama için koyduğu yaklaşım önemlidir. Rosa Luxemburg’un değişi ile revizyonist yaklaşım ‘uğrakları süreçten, araçları amaçtan, parçaları bütünden’ soyutlamaktadır. Revizyonist yaklaşımla doğru bir devrimci bir mücadele hattı çizmek ise mümkün değildir.

Bu nedenle seçimler araçtır denmesi güzel sözdür ama ayni anda pratiği ve teorik yaklaşımları ile değerlendirilmesi gerekir, işte o zaman daha iyi anlaşılır revizyonist yaklaşımlar, tıpkı bugün olduğu gibi…

Televizyon ve radyo programlarını izliyoruz, adaylar anlatmakta, seçilirlerse neleri yapacaklarını, bizimse burnumuza keskin bir yanık kokusu gibi revizyonizm batağında saplanmış bir solun yanık kokusu gelmekte…