Seçimler sosyalistler için anlamsız mı? – Foti Benlisoy – Yeniyol

116

Masis Kürkçügil Yeniyol dergisinin 41. sayısındaki yazısında (Seçimden seçime sosyalist hareket), 1960’lı  yıllarda TİP’in çubuğu neredeyse tamamen seçimlere ve kurumsal temsile bükmesi ve TİP’e muhalefetin de “Filipin demokrasisi” şartlarında seçimlere katılmayı neredeyse bir ihanet saymasıyla birlikte sosyalist hareketin seçimler hususundaki tutumunun ifrat ve tefrit arasında bir seyir izlediğini yazıyordu. İfrat ve tefrit arasındaki bu gidiş geliş bugün de bütün hızıyla devam ediyor demek haksızlık olmaz herhalde. Kimimizin seçimlere dair ufku “seçilebilir yerlerde” bir iki aday çıkartmaya (kurumsal temsile) sıkışmışken kimimiz de seçimlere katılmanın sistemin meşruiyetini yeniden ürettiğini keşfediyoruz.

Mesela Gazi Çağlar, geçtiğimiz gün Birgün’de yayımlanan yazısında (ÖDP, seçimler ve sola bir soru) sosyalist hareketin önemli bir bölümünün partileşerek seçimlere katılmaya başlaması, 12 Eylül’ün tırnak içerisindeki demokrasisini, yani mevcut otoriter siyasal kurumsallaşmayı meşrulaştırmak anlamına gelmiyor mu diye sordu: “Bu yönelim, solu düzen içine çekerek kısmen ehlileştirirken, kısmen de 12 Eylül demokrasisini meşrulaştırmış olmadı mı? 12 Eylül demokrasisinin meşrulaşmasında solun payı nedir? Sakın kentlerin yoksul kitleleri, biraz da bu nedenle islamcı, faşist, devletçi, serbest piyasacı tercihlere yönelmiş olmasınlar…”

Kuşkusuz sosyalist sol açısından seçimler, en azından son yirmi yılda olumsuz izler bırakan, örgütsel ve mali olarak siyasal yapıları tüketen bir mahiyet taşıdı. Seçimlere dair çalışmanın kısa bir süreye sıkıştırılması, düzen partilerini andırır bir tarzda “kampanya” yürütülmesi, üye ve kadroların ulaşılabilir ve ölçülebilir gerçekçi siyasal ve örgütsel hedefler yerine yüksek bir beklenti eşiğiyle motive edilmesi, seçim ittifaklarının son dakikada “yukarıdan” kotarılması ve her şeyden öte örgütsel ve toplumsal inşaya dair bir perspektife sahip olunmaması seçimlerin sürekli olarak bir hayal kırıklığıyla anılmasına yol açtı.

Sandığa karşı sokak mı?

Anlaşılan bu hayal kırıklığı, sosyalist hareketin seçimlere ve parlamenter sisteme dair temel kıstaslarının (“ezberinin”) unutulmasının müsebbibi oluyor. Öyle ki günümüzde seçimlere katılmanın ve parlamentoda yer almanın sosyalistler açısından toplumsal mücadelelerle bağ kurmak ve yeni direnişleri kışkırtmak, yani bütünlüklü bir inşa faaliyeti açısından ne anlam taşıyabileceğine ilişkin tartışamalara rastlamak iyice güçleşti. Seçimlerin örgütsel inşa açısından mı, sosyalist hareketin birliği açısından mı, belli bazı mücadeleleri öne çıkarmak açısından mı yoksa emekçiler için yakıcı kimi acil-geçişsel talepler etrafında yaygın bir ajitasyon çalışması bakımından mı önemsenmesi gerektiği konusunda en ufak bir tartışma mevcut değil. Seçimlere iştirak etmenin yegâne gayesinin birilerini seçtirmek olduğu şeklindeki totolojinin esiri olmuş haldeyiz. Aksi kutupta da seçimler bütünüyle gereksiz, hatta zararlı sayılıyor. Yani yine aynı bildik ifrattan tefrite koşar adım ilerliyoruz.

Bir hususun altını tekrar tekrar çizmek gerek: Mevcut felaketten çıkışı, toplumsal mücadelelerden neşet eden antikapitalist temelde sistemli bir yeniden inşa faaliyetinde, bu faaliyet dolayısıyla sosyalist hareketin yeniden derlenmesinde aramak gerekiyor. Yani, eskilerin deyimiyle istinadgâhımız, elbette “sokak” olmalıdır. Seçimler bu yeniden inşanın bir momenti olabilir ancak. Yani seçim süreci sosyalistler açısından toplumsal direnişlerin ve sınıf mücadelesinin bir uzantısı olmalıdır. Seçim sonrasında bu mücadeleler açısından daha donanımlı, daha hazırlıklı olunmasını sağlayacak şekilde sosyalist hareketin inşasına katkıda bulunmalıdır böylesi süreçler. Sosyalist çevre ve gruplar, seçimlerden kaçmak veya seçimlerde olmadık hayallere kapılmak yerine, mümkün mertebe bu süreçleri ezilenlerin ve onların mücadelelerinin belli bir program ve talepler çerçevesinde derlenmesi için vesile kılmaya çalışmalıdırlar. Dolayısıyla seçimlerde temel mesele alınan sonuç (oy toplamı) değil, bu sürecin önceki mücadele deneyimlerinin geniş kesimlerle tartışıldığı, mevcut düzenin insanlık dışılığının teşhir edildiği ve sonraki mücadelelere bir hazırlık olarak yeni ilişkilerin kurulabildiği bir imkân olarak değerlendirilip değerlendirilmediğidir.

Oysa Çağlar’a göre sandık sokağın önünü kesiyor, yani sosyalistlerin partileşmek ve seçimlere katılmak yönündeki tercihi sokağı boş bırakmak anlamını taşıyor. Çağlar bir hususta haklı: Toplumsal mücadele ve direnişleri seçimlerle ikame etmek elbette yanlıştır. Ancak beğenelim beğenmeyelim seçimler de sınıf mücadelesine içkindir. Dolayısıyla sokak ve sandık arasında birbirini dışlayan bir ilişkiye mahkûm değiliz; yani sandığa gitmek sokağı ille de boşaltmak

anlamına gelmez. Farklı mücadele araç ve yöntemlerini soyut bir biçimde birbirinin karşısına çıkartmanın, pratikte karşılığı bulunmayan ikili karşıtlıklar üretmenin içerisinde bulunduğumuz vahim durumu daha da vahim kılmaktan başka etkisi olmaz muhtemelen. Ancak yine de vurgulamakta yarar var: Devrimci sosyalistlerin seçimlere katılımı, seçimler iyi ya da kötüdür şeklinde soyut ve mutlakçı bir anlayışın ürünü değildir; güç ilişkilerine ve kitlelerin siyasallaşma düzey ve biçimlerine dair somut bir tutumdur.

Partisiz bir sol mümkün mü?

Seçimler radikal-devrimci sol açısından hiçbir zaman avantajlı bir araç olmadı; seçimlerin (dolaylı, kurumsal, kişiselleşmiş vs.) karakteri dolayısıyla sandık sosyalistler için daima “deplasman” oldu. Üstelik unutmamak gerekir ki baraj gibi seçim sistemlerinin radikal alternatifleri zorlayan azizlikleri Türkiye’ye has şeyler de değil. Ancak seçimlere katılmanın bütün malum kısıtlarına karşın bir hususta dikkatli olmak elzem: Kitlelerin radikalleşmesinin parlamenter sistem dışı kanallara, doğrudan demokrasiye dayalı özörgütlenme organlarına açıldığı tarihteki nadir “yükseliş” dönemleri hariç, seçimler (bütün kısıtlarına rağmen)

toplumdaki güç ilişkilerini ortaya koyması açısından küçümsenmemesi gereken bir öneme sahiptir. Dahası, geniş kitlelerin (Türkiye’de seçimlere katılım oranlarına bakınız) bütün yanılsamaları ve eksiklikleriyle de olsa seçimler dolayısıyla siyasallaştığı (ortada mevcut siyasal-kurumsal mimariyi zorlayan büyük mücadeleler ve onların konsey-komite gibi fiili organları olmadığına göre) bir ortamda seçimlere katılmamayı önermek, devrimci lafızlarla terk-i siyaset eylemekten başka bir şey değildir. Kitleler sanki sandık değil barikat başındaymışçasına sandık başına gitmenin sistemi yeniden ürettiği savıyla seçimlere

katılmamak önce kitlelerin bilinç ve siyasallaşma düzeyini es geçmek, ona karşı snobca bir tavır almak olur. Siz isteseniz de istemeseniz de, katılsanız da katılmasanız da mevcut koşullarda seçimler (henüz sovyetler olmadığına göre), insanların siyaset tartıştığı ve saflaştığı dönemlerdir.

Sosyalist hareket kendini elbette toplumsal mücadele ve direnişler içerisinde, “sokakta” yeniden inşa edecektir. Anca sokaktaki bu inşaya kitleler nezdinde tanınır bir siyasal seçeneğin oluşturulması faaliyeti eşlik etmelidir. Sokakla sandık arasındaki ilişkiyi siyasal partileri berhava ederek kurmaya çalıştığınızda, siyasal partinin bir mücadele aracı olmasının yanı sıra kolektif bir hafıza oluşturma, kadro-militan yetiştirme, değişik mücadele alanları arasında bağlantılar kurma gibi işlevlerini yok saymış olursunuz. Toplumsal mücadelelerin kesikliliğini kısmen de olsa giderecek, direnişlerin sürekliliğini sağlayacak, toplumsalla siyasalın birliğini sağlayacak aygıtı yok etmiş olursunuz.

Tekrar tekrar tekrarlamakta beis yok fayda var: Sosyalist solu toplumsal direniş ve mücadeleler içerisinde yeniden kurma çabası, sabır, inat ve sebatla biriktirmeye, iğneyle kuyu kazmaya dayanmak durumunda. Sosyalist hareketin yenilenmesi toplumsal mücadeleler içerisinde yer almaktan geçtiği bir an için unutulmamalı, doğru. Ancak siyasal olanı toplumsal olana teslim eden bir tür “dernekçilik” anlayışından, yani kitlesel antikapitalist bir siyasal öznenin inşası (elbette sokakta ama “sandıkta” da inşası) meselesinin üzerinden atlamaktan da ısrarla kaçınmak gerekiyor. Aksi yönde tutum takınmak, örneğin emek hareketinde ya da başka bir mücadelede mangalda kül bırakmazken dönüp seçimlerde mesela CHP’ye oy vermeye götürür. Bu da yaşanan mücadeleleri bir başka ve hatta çok daha vahim biçimde “sandığa gömmek” anlamına gelmez mi?