Seçim sadece seçim değildir… – Ertuğrul Kürkçü – Radikal2

72

Kamuoyu araştırma şirketlerinin anketlerine göre 12 Haziran 2011 milletvekili genel seçimleri 22 Temmuz 2007 seçimlerinin “tıpkıbasımı” olacakmış… Hatta, hafta içinde bir TV tartışma programında bu sonuçları yorumlayan uzmanlardan biri “seçimler bitti bile” dedi. Demek ki, bu öngörüler doğruysa, sandığa gitmeye, seçim kampanyalarına, tartışmalara hiç gerek yok. Nasıl artık mahkemeler medyada görülüyorsa, seçimler de kamuoyu araştırma şirketlerinin anketlerinde gerçekleşiyor: Oyların yüzde 42-48’ini alacağı öngörülen AKP 2002’den bu yana üçüncü kez iktidar, Erdoğan Başbakan…

Ama böyle söyleyenlerin ihmal ettikleri bir şey var: Bir parlamento seçimi hiçbir zaman sadece bir seçim değildir…

Örnekse, 1965 genel seçimleri. Bu seçimlerde Süleyman Demirel’in Adalet Partisi yüzde 52.87 oyla meclisteki 450 sandalyenin 240’ını kazanıp mutlak çoğunlukla iktidar olmuş, İsmet İnönü’nün Cumhuriyet Halk Partisi yüzde 28.75 oy ve 134 sandalyeyle ana muhalefet rolünü üstlenmiş, 62 sandalye diğer üç sağcı parti tarafından paylaşılmış, Mehmet Ali Aybar’ın Türkiye İşçi Partisi (TİP) yüzde 2.97 oyla sadece 14 milletvekili kazanabilmişti. Demirel’in kapitalist AP’si mutlak iktidardı ama TİP’in muhalefeti 1965 ile 1969 arasındaki dört yılı sadece iktidardaki AP için değil ana muhalefetteki CHP için de bir kâbus haline sokmuştu. TİP 14 milletvekili ve bir senatörü ile hem AP’nin “kalkınma” ve “demokrasi” edebiyatının cilasını dökerek, işçilerin, köylülerin ve Kürtlerin siyasal bilincinde hızlı ve sıçramalı bir yükselişe giden yolu açmış, hem de kapitalizm eleştirisiyle CHP’yi sola doğru bir manevraya zorlamıştı.

 

TİP’in yerine Dev-Genç

Elbette TİP’in Meclis’teki varlığı çok önemli bir kürsü sağlıyordu Türkiye’nin ezilenlerine ve yoksullarına ama asıl tılsım kitlelerin parlamento dışındaki dur durak bilmeyen mücadeleleriydi. İkisi bir arada Türkiye’yi yarım yüzyıl süren derin uykusundan uyandırdı ve toplum ilk kez toplum olarak kendi potansiyellerinin farkına vardı.

Kurulu düzen için bu kadarı bile fazlaydı. AP ve CHP çareyi anlaşarak TİP’i Meclis’e taşıyan nisbi temsile dayalı “milli bakiye” sistemini lağvetmekte buldu. Böylece, 1969 seçimlerinde AP oy oranı yüzde 46’ya düşse de 256 sandalyeyle, CHP oy oranı yüzde 27’ye düşse de 143 sandalyeyle meclise girdi, TİP ise sadece 2 milletvekilliği alabildi. Ama halkın mücadelesi durmadı, sokakta TİP’in boşalttığı yeri Dev-Genç doldurdu. Öğrenciler üniversitelerden tarlalara, fabrikalara, gecekondu semtlerine akmaya başladı… Seçim bir kez daha sadece bir seçim olarak kalmamıştı. Rejimin açmazını hiçbir şey, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın 15-16 Haziran 1970’teki büyük işçi başkaldırısının ardından söylediği ünlü söz -”sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı”- kadar iyi özetleyemezdi. AP 1969’da da iktidarı almış ama hegemonyasını tesis edememiş, ya da korumayı başaramamıştı, sokağın dili başka iktidarın dili başkaydı.

 

Sokaklar AKP dilini konuşmuyor

Bu Türkiye’de parlamenter siyasetin değişmez dokusu aslında. 1946’dan bu yana, sonuçta iktidarı kim almış olursa olsun, her seçimi ötekinden farklı kılan muhalefetin karakteri, o muhalefetin parlamento dışında da bir karşılığı olup olmadığı.

AKP için de bu değişmez. İsterse üçüncü kez art arda iktidara gelmeyi başarsın, bu seçimlerin rengini artık o belirlemeyecek. Bunun çok temel bir nedeni var: AKP artık önceli sağcı partilerden de farklı olarak, iktidarı silahlı kuvvetlerle paylaşmak zorunda değil. AKP 2007’de başlattığı TSK ile koalisyon evresini de geride bıraktı. 2011 seçimlerine bir tek parti rejiminin başı olarak giriyor. Bu tek parti rejimini, 2010 referandumundan edindiği yeni donanımla da tahkim etti. Ama bu güç AKP’ye henüz arzu ettiği hegemonyayı sağlamış değil. Sokaklar -neresinden baktığınıza bağlı olarak- henüz ya da artık AKP’nin dilini konuşmuyor. Tayyip Erdoğan ve rejimini en çok tedirgin eden de hegemonyanın kırılganlığı, her an her şeyin tersine dönebileceği korkusu. Cepler, küpler henüz doldurulmadan alaşağı olmak da var bir krizde.

AKP’nin siyaseti siyaset ile değil, polis gücüyle yenebilmek için karşıtlarını suçla ilişkilendirmesi bundan. AKP, hegemonyasının zayıflığıyla başa çıkabilmek için Kürt özgürlük mücadelesini “ayrılıkçı terörle”, ulusalcıların itirazlarını “darbeci terörle”, sosyalistlerin itirazını “devrimci terörle” ilişkilendirdiği bir yeni politik-güvenlik panoraması kuruyor. Ancak ilk bakışta AKP’nin ezici gücü gibi görünen bu durum onun zaafı aslında. 2011 seçimlerinden sonra AKP’nin polisiye aygıtlarla dizayn ettiği siyasi topografyaya uymayan kimseye hayat hakkı kalmayacağı sadece bir yanılsama.

 

Dört güç, dört mücadele

2011 seçimlerini bu yanılsamanın uyuşturucu, teslim alıcı etkisinden şu dört gücün toplumsal mücadelelerinin siyasi ifadesi olabilecek bir blok kurtarabilir:

– Kürt Özgürlük Hareketinin bir asli ortak olarak Türkiye’nin yeniden kuruluşuna katılma iradesiyle başlattığı, halkın özyönetimine dayanan demokratik özerklik talebinin temel gücü yoksul ve ezilen Kürtler.

– Devlet Sünniliğine karşı durmaksızın süregiden eşit yurttaşlık mücadelesinin kaynağındaki yoksul ve ezilen Aleviler.

– Erkek egemenliğine, taassuba, zulme ve evde ve işte sömürüye karşı git gide güçlenerek süren hayat pahasına direnişin kaynağındaki ezilen ve emekçi kadınlar,

– Hemen her gün irili ufaklı mücadelelerle, her yerde, işyerinde, okulda, mahallede, kentsel dönüşüm alanlarında, ekolojik yıkıma karşı, kapitalist sömürüye, karşı koyan, kadın erkek, Sünni-alevi, Türk-Kürt milyonlarca emekçi.

Türkiye son 40-50 yılda vücut bulmuş olsa da çok güçlü, gelişmiş demokratik ve sendikal geleneklerin olduğu bir ülke. Siyaset bütün bu direnişleri, bütün bu itirazları, bütün bu protestoları birbirine bağlayabilecek bir düzeneği bu zeminlerde bilinçli bir biçimde kurmak, buna örgütsel bir karakter kazandırmak ve bu çerçevede yapılacak işleri belli bir sıraya ve plana bağlı olarak yapmak demek.

2011 seçimlerine giderken sol siyaset, bu toplumsal güçler ve onların politik ifadesi olan sosyalist ve demokratik hareketler arasında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tek parti rejimine karşı emeğin, özgürlüğün, barışın ve demokrasinin belkemiği olacak bir blokun inşasına hizmet etmekten geçiyor.

2007 seçimlerinden bu yana kendiliğinden oluşmakta olan bu blokun bilinçli bir biçimde devreye sokulması, 2011 seçimlerinden sonra yalnızca parlamentoda değil parlamento dışındaki toplumsal mücadelelerde de emek, özgürlük, barış ve sosyalizm uğruna mücadele edenler için de bir kaldıraç sağlayacak. 12 Haziran seçimlerine rengini bu blok verecek.