Polis hakkında şikâyet çok hesap veren yok – Alpay Durduran

93

Polisin durumu bazılarına göre çok başarılı ve çok uğraşır ama asayiş berbat. İşkence artarak devam eder, yargıda polisin rolü skandal çünkü deliller kaybolur, sanıklar kaçar, bir kısmı kaçar bir kısmından hesap sorulur, temiz kâğıtları günden güne değişir, uyuşturucu, fuhuş ve kumar sosyal bir afet oldu ama büyük suçluların peşinde kimse görülmez ve ufak suçlular teşhir edilir. İşkenceci ve saldırgan polislerden hesap sorulduğu değil ödüllendirildiği haber olur. Gene de bir suçlu yakalandı diye gazetelerde övülür ve polis görevini yapar ama suçlar azalmaz diye hayıflanma görülür.

Sebebi bellidir. Gazeteciler de halk da polisten korkar. Çünkü polisin delil yerleştirdiği ve yakalandığında bile ceza görmediğinin örnekleri görülür.

Mali polis de kuruldu ama hala daha suçluların peşine düşüldüğünü göre olmadı. Belki kuruluş geçekleşti ama işleyin diyen olmadı diye görevde görülmez. Yoksa elektrik kurumunun Sayıştay raporunda bizi soyanların listesi yayımlandı. Polisin tahkikat açtığı ise görülmedi.

Yargıdan şikâyet barolar birliğinin başkanı tarafından dile getirildi. Bir gazetemizde yüksek mahkemede yargılanan bir yargıcın bir daha terfi edemeyeceği şekilde cezalandırıldığı haber oldu. Lakin başka haberlere bakarsak hikâye orada bitmedi, belediye başkanı, büyük işadamı ve mahkeme mukayyidi gibi güçlü sanılan kimseler de şikâyetçi idi ve şikâyetlerini ileri götürmedi. Yüksek mahkeme’de “ben o anlamda söylemedim” deyip şikâyetçi olmadıklarını söylemişler. Gazeteciler gibi halk da korkar ama dahası halkın korktuğu yerde belediye başkanları, müdürler, mukayyitler ve işadamları da korkar.

Kimi polisten korkar, kimi yargıçtan, kimi müdürden, kimi belediye başkanından kimileri de büyüklerinden korkar. Korku dağları bekler.

Atalarımız “korku miskindir” derken korkanın miskinleştiğini vurgular. Siz ne anlarsınız bilmem ama doğrusu korkanın miskinleştiğidir.

Uyanıkların iktidarında halk korkutulur ki kimse hesap sormaya cesaret edemesin. Bir kere korkuttunuz mu sizin herkese miskinlik bulaştırmanıza gerek kalmaz. Aile büyükleriniz çocuklarına “büyüklerinize karşı gelmeyiniz” öğüdü vererek sizden korkulmasını sağlarlar. Yemezse din adamları da devreye girer. Emir’in dediğine karşı gelmeyin buyruğu Suni mezhebinin temel önermesidir. Hem de “Kuran’a uymasa da karşı gelmeyin” dediği eleştirilerek mezhep ayrılıklarını körüklediği halde Suni akideye göre bu böyledir. Onun için bütün despotlar suni mezhepten olmasalar dahi suni mezhebi koruyup uygulamışlardır. Osmanlı padişahları despotun şahı oldukları adları bile Şah mezhepleri de Hacı Bektaş-ı Veli’nin mezhebi Alevilik olduğu halde hukukları güya Suni idi.

Kıbrıs’ta da Alevilik olduğu halde ailelerimiz bize büyüklerimize kafa kaldırmamamızı öğretiler. Tabii ki kaçan kurtuldu.

Nerede olursa olsun idareler doğası icabı boyun eğmeyi kutlarlar. Demokrasi denilen illet bulaşırsa mantıki olarak boyun eğmeyenlere saygı görülür. Almanya başbakanı Merkel’e bakın. Monetarist kapitalizmi AB’ye dayatan bir sağcı olduğu halde insan hakları savunucusu bir ünlü kimseyi Cumhurbaşkanı olarak önermektedir. Başbakanlığın geçici olduğu öğretildiği için kendisinin de muhtaç olacağı insan haklarını savunanın önemli olduğunu mantıken kabul etmiş görünüyor.

Darısı başımıza. Ne zaman bizim kapitalistler de insan haklarının önemini kavrayacaklar? Henüz zamanının gelmediği aşikâr yoksa ticaret odasının da sanık haklarını savunmak için hukuk hizmeti fonu olurdu. Devlet parasının çarçur edilmemesi için istatistik bürosu kurar ve bütçe uygulamalarını izledi.

Salih Coşar kamu parasının merkez bankasında birleştirilerek çek gelince ne maksatla olursa olsun yani harcamanın hangi kalem için yapılacağına ve bütçe limitinin aşılıp aşılmadığına bakmadan bozdurulması emrini veren mektubunun iptali için eylem yapardı. Çalışanların fonlarının nasıl harcandığını izler ve maksatları dışında kullanılmalarına itiraz ederdi.

Her seçim öncesi politikacılar yani UBP ve CTP kapılarına gelip yardım istediklerinde onlara bütçe disiplinine uymalarını dikte etmeyen ticaret odası herhalde ileri ülkelerin hiç birinde görülmez. Bizim kapitalistler korkularını bastırırlar ve içerden bir dayı bularak savunmaya geçerler. Lakin söz konusu yargıç olunca onlar da korkularından gizli ihbarın ötesine geçemezler.

Polis işini bilen ve yapan bir polis olsa insanların korktuklarını çoktan öğrenmiştir. Bildiği ihbar yapanları ihbar ettiklerine ihbar edildiklerini duyurarak pişman etmelerinden bellidir. İhbar ederler ki suçlunun desteğini alsın. Çünkü polis mensupları da korkar.

Kim neden korkar? Birinci haklı olan eli temiz olduğu halde kendisini korumak zorunda bırakılandır. Çocuğunun peşine düşüleceğinden ve saire neden çok! İkincisi bir haksız isnatla peşine düşülendir. Üçüncüsü sarsılıp durmaktan vazgeçmeyen ekonomi yüzünden işini korumak için yalakalık yapmak durumuna düşenlerdir. Devletten destek almadan ayakta kalabilecek tek bir sektörün olmadığı bir yerde ne yapsın zavallı diyebileceklerimizdir. Gerisi ya elde ettiği avantayı korumak isteyen bir zavallıdır ve zavallılığının açısını başkalarından çıkarmakta beis görmez, ya da haksız destek ve güç aramaktadır. Bunlar haklı haksız rejimin bekçileri olurlar. İşlevleri büyüklere saygıyı sağlamaktır. Bilirler bilmezler fark etmez. Sin da gülle geliyor deyip sinerler ve sindirirler.

Poliste bir reform şarttır. Polis bir haksızlığa direnmek, bir ihalede usulsüzlük olduğunu duyurmak veya siyasi bir eyleme katılmak yüzünden mali denetime alınarak ezilmeye çalışılan veya götürü vergi saldırısına uğrayan birisinin şikâyetini inceleyebilecek ve delil bulabilecek, çevre şahadetini değerlendirebilecek uzmanlaşmaya götürülmelidir. Mali polis bunun için teçhiz (donatılmalıdır) edilmelidir. Bu da yetmez poliste ombudsman olmalıdır. Anglosaksonlarda buna watch dog derler yani bekçi köpeği. Değnek çok mademki köpek de olmalıdır. Yargıda da kendine uygun watch dog olmalıdır. Yargıç ve savcı görevi sırasında dediğinden yaptığından sorumlu tutulmaz ilkesini bozmayacak şekilde ombudsmanı olmalıdır.

Tekrar hatırlatayım. ABD insan hakları izleme kuruluşu bizde delilleri sanığı tutukluyu yakaladıktan sonra elde ettiğine ve sanıkların hemen itiraf ettiklerine göre poliste işkence vardır demektedir. Siz ne dersiniz? Bizim suçlular neden bu kadar kısa sürede nedamet getirip kendilerini ele verecek delilleri teslim eder ve itiraf ederler? Sizce de poliste dayak var değiş mi?

Savcılar neden en çok dava kaybeden avukat diye bilinirler? Yargıçlar neden avukatlar tarafından aşağılanmakla suçlanırlar? Sayıştay raporları suçluları ve suçları açığa çıkarır da neden bir savcı polise soruşturma talebi ile gitmez? Başsavcı neden polise anayasaya göre yetkisini kullanarak emir vermez? Ombudsman olsa ve bunları halka duyursa yararı olmaz mı?

Partilerinize gidip bunları yapmayı yasa emri haline getirmeyi ne zaman isteyeceksiniz?