Nükleer Yalanlar mı Radyasyon mu Daha Tehlikeli? – Özgür Gürbüz

214

Nükleer enerjiyle ilgili bir yazıya içinde radyasyon, nükleer atık, Fukuşima, Çernobil veya deprem kelimeleri geçen bir cümleyle başlasaydım, emin olun ki dünyanın hiçbir ülkesinde garip karşılanmazdı. Türkiye’de ise ülkenin nükleer enerji politikasını anlatmak için en uygun düşen kelimenin “hamaset” olduğunu düşünüyorum. Mesele nükleer olunca, “hamaset edebiyatı”nın en güzel örneklerini Türkiye’deki politikacılardan dinleyebilirsiniz. Nükleer enerji konusunda hamaset edebiyatına örnek mi istiyorsunuz? En çok tekrarlananından başlayalım: “Türkiye nükleer santral kurmazsa, elektriksiz kalır.”

Türkiye’de nükleer santral kurulması kararını haklı göstermek amacıyla kullanılan en önemli argüman, enerji/elektrik talebinin hızla artması. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın verilerine göre, 1990-2008 döneminde Türkiye’de birincil enerji talebi artış hızı, yılda ortalama yüzde 4,3 düzeyinde gerçekleşmiş1. Planlanan nükleer reaktörlerin sadece elektrik üretebildiği göz önüne alınırsa, Türkiye’nin elektrik tüketimindeki artışa bakmak daha doğru olur. Küresel ekonomik krizin de etkisiyle 2009 yılında Türkiye’de elektrik talebi yüzde 2 oranında azalmış, 2010 ve 2011 yıllarında ise sırasıyla yüzde 7,9 ve yüzde 9 oranlarında artmış. 2012 yılı için yapılan tahminler de yine yüzde 7-8 arasında bir artış öngörülüyor. Bu tabloya bakıldığında Türkiye’nin elektrik talebinin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’ndaki (GSYH) artışa paralel bir eğilim gösterdiği söylenebilir. Talep artışınızı sorgulamadığınızda, bu artışı yanıtlayacak her türlü enerji yatırımının yerinde olduğunu iddia edebilirsiniz. Halihazırda, üretim kanadında da bu paralelde bir seyir görülüyor. 2010 yılında ülkedeki elektrik üretimi bir önceki yıla göre yüzde 8,6 ve 2011’de ise yüzde 8,2 oranında artmış. 2012 tahminleri de tüketimden daha fazla bir üretim artışı öngörüyor. Talebi karşılamak için özel sektör eliyle yapılan yatırımlar, Türkiye’nin kurulu gücünü bu yılın sonunda 55 bin megavat (MW) mertebesine çıkaracağa benziyor. Bu rakamın bundan 10 yıl önce 31 bin 845 MW olduğunu hatırlamakta fayda var2. Yine aynı raporda elektrik tüketimiyle ilgili iki önemli senaryo yer alıyor. Elektrik talebindeki artışı tahmin etmeye çalışan bu iki farklı senaryoya göre, 2011 yılı sonunda 227 milyar kilovat/saate (kWs) ulaşan talebin 2020 yılında düşük senaryoda 398 milyar kWs, yüksek senaryoda ise 433 milyar kWs’e ulaşması bekleniyor.

 

Tablo 1: Talep Tahmini (Düşük Talep)

Kaynak: TEİAŞ

 

Tablo 2: Talep Tahmini (Yüksek Talep)

Kaynak: TEİAŞ

 

Böylesine abartılı bir talep artışını sorgulamayı bile düşünmeyen, iletim hatlarındaki kayıplardan enerji verimliliğine kadar birçok önlemi hayata geçirmekte “şaşılacak derecede ağır kalan” bir hükümetle karşı karşıya olduğumuzun da altını çizmeliyim. Talebin bu kadar hızlı artması için tek geçerli koşul GSYH artışının (klasik iktisatçılar buna ekonomik büyüme de diyor) sürmesi. Gerçeği söylemek gerekirse, burada bahsedilen Türkiye’nin özelde inşaat sektörüne dayalı tüketim ekonomisini hacimsel olarak arttırarak sürdürmesi.

Çözüm için enerji yoğun sektörlerin bazılarında küçülmeye gidilip, katma değeri yüksek, enerji yoğunluğu düşük alanlarda faaliyet göstermeyi orta ve uzun vadeli planlamalara dahil etmek gerekiyor. Kısa vadede ise Türkiye’nin enerjiyi verimli kullanarak enerji tüketimini hızla azaltması mümkün. Şu satırlar Kalkınma Bakanlığı’nın 9. Kalkınma Planı’ndan: “Elektrik İşleri Etüt İdaresi (EİE) Genel Müdürlüğü tarafından yapılan çalışmalara göre sanayi, binalar ve ulaştırma sektörlerinde yapılacak verimlilik uygulamalarıyla hem genel enerji hem de elektrik tüketimlerinin yüzde 20-25 oranında düşürülmesi mümkün görülmektedir3.”

230 milyar kWs elektrik tüketimi olan bir ülkede yüzde 20’lik bir tasarrufun, dört reaktör tamamlandığında 35 milyar kWs elektrik üreteceği iddia edilen nükleer santralı gereksiz kılabileceği çok açık ortada. Eurostat verilerine göre bir ülkenin enerji yoğunluğunun ölçülmesi için 1000 avro değerinde GSYH yaratmak için ne kadar enerji harcadığına bakılır. Türkiye için bu rakam 1990’da 258 kilogram eşdeğeri petroldü (kgep). 2010’da ise bu rakam sadece 6 kgep azaldı ve 252’ye geriledi. Halbuki İrlanda, 1990 yılında 253 kgep ile 1000 avro değerinde GSYH yaratırken, 2010’da bu rakamı 112 kgep’e düşürdü. Yunanistan enerji yoğunluğu rakamlarını aynı dönem içerisinde 264 kgep’ten 165’e, Avrupa’nın en iyisi İsviçre 102 kgep’ten 86’ya geriletti. Yani, daha az enerji harcayarak aynı işi yapmayı öğrendiler. Türkiye ise henüz denemedi bile.

 

Tablo 3: Ülkelerin enerji yoğunluğu karşılaştırması

Kaynak: TEİAŞ

 

Tartışılmadan kabul edilen, kontrolsüzce artmasına izin verilen elektrik talebini karşılamak için hidroelektrik ve yerli kömür kaynaklarının tamamının kullanılması, AKP hükümeti yetkililerinin dilinden düşmüyor. Dillerinden düşürmedikleri bir başka konu ise yaklaşık 40 yıldır nükleere hayır demeyi başarmış Türkiye’de nükleer santrallar kurmak. Hükümet yetkilileri önce Akdeniz kıyısında yer alan Akkuyu sahasına sonra da Karadeniz’deki Sinop’a birer nükleer santral kurma konusundaki isteğini sürekli dile getiriyor. Sayıyı üçe, dörde çıkardıkları da oluyor.

Nükleer olmazsa, Türkiye elektriksiz kalır

Akkuyu ismi Türkiye’nin gündemine nükleer santralla birlikte girdi. Mersin ili Büyükeceli beldesi sınırları içerisindeki Akkuyu mevkii için 1976 yılında yer lisansı alındı, ancak bu ilk girişim başarıyla sonuçlanmadı. Bunu 1980 ve 1990’larda farklı girişimler izledi. Halkın tepkisi, ekonomik koşullar ve rüşvet suçlamaları gibi birçok nedenden dolayı 2004 yılına kadar sayısız girişim başarısız oldu. 2004 yılında ise dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, durup dururken nükleer santral konusunda çalıştıklarını, çok yakında inşaata başlayacaklarını açıklayarak herkesi şaşırttı. İnşaata başlanması için verilen tarihler sürekli değişse de 2004 yılındaki açıklamadan günümüze dek önemli gelişmeler yaşandı. “Nükleer Güç Santrallarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun” 8 Mayıs 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Bu beş sayfayı bulmayan, güvenlik ve atık sorunu gibi bir nükleer santralın en kritik konularına ilişkin hiçbir düzenleme içermeyen kanun, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildi.

Meclis’te yeniden görüşülen 5710 sayılı kanun, bazı değişikliklerle 9 Kasım 2007 tarihinde TBMM’de tekrar kabul edildi. Tam da o sırada, AKP sıralarından Cumhurbaşkanlığı koltuğuna geçen ve o dönem Başbakan olarak görev yapan Abdullah Gül, değişikliklerden sonra önüne gelen yasayı onayladı. Hâlbuki Elektrik Mühendisleri Odası’nın, Meclis’te Sezer’in veto ettiği maddeleri de aşan değişiklikler yapıldığı ve yasanın yeniden biçimlendirildiğine dair eleştirileri vardı.

5710 sayılı Yasa, 21 Kasım 2007 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ) hiç beklemeden, beş gün sonra nükleer santral için ihaleye çıkılacağını açıkladı. Adına her ne kadar “yarışma” dense de kapalı zarf usulüne dayalı ihaleleri andıran süreç, tek firmanın teklif vermesiyle hükümetin beklentilerini karşılamadı. İhaleye teklif veren tek konsorsiyum Atomstroyexport-Inter Rao-Park Teknik’ten oluşan gruptu. Aralarında AECL, Itochu, RWE, Suez, Sabancı ve Alarko’nun da bulunduğu 13 firma yarışma şartnamesini almış, sadece altı tanesi yarışmaya katılmıştı. Yarışmada açılan zarflardan beş tanesinden teşekkür mektubu çıktı. Türkiye’nin yasal ve teknik altyapıyı hazırlamadan ihale sürecine girmesi, birçok firmayı tedirgin etmişti. Sabancı Holding ihaleye teklif vermeme nedenini İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’na yaptığı yazılı açıklamada şöyle özetledi: “Sabancı Holding, Türkiye’nin artan enerji talebinin karşılanması için nükleer enerjinin, yararlanılacak kaynaklar arasında olması gerektiği yönündeki inancını sürdürmektedir. Ancak, Mersin Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santral ile ilgili olarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Türkiye Elektrik Ticaret Anonim Şirketi tarafından bugün yapılan ihalede Sabancı Holding teklif vermemiştir. Aldığımız bu karar, son derece hassas ve detaylı çalışma gerektiren, ülkemiz açısından güvenlik ve risk konularının en üst düzeyde önem taşıdığı nükleer santral ihale süreci için verilen takvimin Sabancı Holding’in yüksek kalite standartlarına uygun bir teklif oluşturulması için yeterli olmamasından kaynaklanmaktadır4.”

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK), verilen teklifin istenilen kıstaslara uygun olduğunu kabul etti ve bunun üzerine konsorsiyumun fiyat teklifi açıklandı. Hükümet kurulacak nükleer santraldan üretilecek elektriğe 15 yıl boyunca alım garantisi vermeyi taahhüt etmişti. Yarışma da aslında bu fiyat üzerinden yapılacaktı. Kim daha düşük fiyattan elektrik satmayı kabul ederse, hükümet nükleer santralı o firmaya yaptıracaktı. Tek firma kalmasına rağmen Atomstroyexport-Inter Rao-Park Teknik grubunun zarfı açıldı ve verdikleri teklifin kWs başına 21,16 ABD senti olduğu görüldü. Hükümet ve nükleer enerji taraftarları ikinci şoku da “pahalı nükleer” ile yaşadı. Sadece politikacılar değil, Türkiye’de kendisini nükleer enerji konusunda uzman olarak tanıtan bazı bilim insanları bile, nükleer santraldan üretilecek elektrik enerjisinin bedelinin çok ucuz olacağını sık sık tekrarlamaktan kaçınmıyordu. Bu nedenle, teklifin verildiği 2009 yılının Ocak ayındaki bu rakam, ucuz nükleer hayali kuran birçok kişiyi şaşırttı. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun nükleer santral ihalesi yönetmeliğinin üç maddesiyle ilgili yürütmeyi durdurma kararı da “yüksek fiyat”la tadı kaçan ihalenin çöpe atılmasına neden oldu. 20 Kasım 2009’da TETAŞ tarafından nükleer ihalenin iptal edildiği duyuruldu5.

Daha sonra, Rus firmasıyla sürdürülen fiyat odaklı pazarlıklarla kWs başına ödenecek alım garantisi, önce 15 sent seviyesine, sonra da 12,35 sente kadar indi. Pazarlıklar sırasında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın şu değerlendirmesi, fiyat konusunda hükümetin de ucuz nükleer masalına inandığının önemli bir göstergesiydi: “Fiyattan memnun değilsek ortada eksiklik var demektir. Bu kimden kaynaklanıyor, bizden mi, teklif verenlerden mi vermeyenlerden mi kaynaklanıyor bunun üzerine gitmek lazım. Ortaya çıkan rakam Türkiye’de üretilen elektriğin ortalama fiyatının üzerinde. 15 küsur sentlik fiyat çok yüksek. Biz bundan hoşnut değiliz. Nükleer santralı yapmamız şart, ancak bu makul fiyatlarla olmalı. Nükleer enerjinin iki temel bileşeni var. Bunlardan biri teknik diğeri ise finans konusu. Finans maliyeti zannediyorum beklenenin üzerinde çıktı”6.

Fiyat meselesi politikacıların ve bilim insanlarının hamasi nutuklarında bahsedildiği gibi 2-3 sentlere kadar düşmedi. İhalenin iptalinden sonra Rosatom ile başlayan müzakereler, Rusya Federasyonu ile Türkiye arasında 12 Mayıs 2010 tarihinde imzalanan uluslararası anlaşmayla netleşti. Nükleer atıkların ne olacağı, kaza durumunda kimin, ne kadar sorumlu olacağı, önerilen VVER-1200 teknolojisinin güvenilirliği, Akkuyu bölgesinin depreme dayanıklılığı, santralın Türkiye’nin turizm cenneti Akdeniz’de turizmi nasıl etkileyeceği, kamuoyunun nükleere evet dememesine, halka rağmen bu kararın nasıl alındığı gibi daha birçok konuda netleşen bir şey olmadı tabii. Netleşen tek şey, alım garantisinin fiyatı ve Rus firmasının nükleer santralda üstleneceği rol oldu. Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında imzalanan uluslararası anlaşmanın7 10. maddesinin beşinci bendinde belirtildiği gibi, TETAŞ, “Akkuyu NGS” adlı proje şirketinden santralda üretilmesi planlanan elektriğin ilk iki ünite (reaktör) için yüzde 70’ini ve diğer iki ünite için de yüzde 30’una tekabül eden sabit miktarlarını, her bir güç ünitesinin ticari işletmeye alınma tarihinden itibaren 15 yıl boyunca 12,35 ABD senti/kWh ağırlıklı ortalama fiyattan (KDV dahil değil) satın almayı garanti etti. Akkuyu’da kurulması düşünülen santral dört adet VVER-1200 tipi reaktörden oluşuyor. Yap-İşlet-Sahip Ol (Build-Operate-Own, BOO) modeli gereği Akkuyu NGS’nin ilk yatırım bedelini şirket elektrik satışıyla karşılamak zorunda. Nükleer santralı pazarlama çalışmaları sırasında Rusya’ya enerjide bağımlılıktan şikayet eden ve kurulacak nükleer santralın bu bağımlılığı azaltacağını söyleyen hükümet yetkililerinin, bu anlaşmayla tam tersi bir harekette bulunması bir çelişkiydi. Anlaşmada, Rus şirketin istese bile santralın en fazla yüzde 49 hissesini bir başka şirkete satabileceği belirtildi.

Rusya’ya bağımlılık

Türkiye kullandığı doğalgazın yüzde 98,3’ünü ithal ediyor. 2011 yılında 43,8 milyar metreküpe ulaşan ithalatın 25,4 milyar metreküpü Rusya’dan ithal edildi8. Rusya’yı 8 milyar metreküple İran izliyor. 2011 yılında ithal edilen doğalgazın yüzde 47,89’u da elektrik üretiminde kullanılmış. Bu açıdan bakınca, elektrik üretiminde doğalgazın payını düşürmek için gerekli üretimin bir bölümünün nükleer santralla yapılması akıllıca gözükebilir, ancak doğalgazda yüzde 58 oranında bağımlı olduğunuz ülkenin devlet şirketine nükleer ihaleyi verirseniz, yaptığınız sadece yakıt değişimi olur. Nükleer santral faaliyete geçse bile yakıtı, reaktörün tipi gereği Rusya’da imal edilmek ve oradan ithal edilmek zorunda olduğu için Türkiye’nin enerjide bu ülkeye bağımlılığı azalmayacak aksine daha da artacak. Ayrıca, doğalgaz bağımlılığını azaltmak için sadece nükleer santral kurmak yeterli değil. Santral Rusya’ya değil bir başka ülkeye ait olsa da elektrik talebi azalmadıkça ve nükleer santral devreye girdiğinde doğalgaz santralları kapatılmadıkça, doğalgaza bağımlılığın azalacağı iddia edilemez. Hükümetin hamaset edebiyatına kurban giden gerçek ise şu: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) lisans almış projelerin durumunu gösteren listesinde 13 bin MW kurulu güce sahip yeni doğalgaz santralının inşasının sürdüğü. Daha da ilginci, EPDK’ye yapılan doğalgaz yakıtlı termik santral başvurularının toplamının 53 bin MW’a ulaştığı görülüyor9.

Buraya kadar Türkiye’nin nükleer macerasını gerekçelendirmeye çalışan hükümetin kamuoyunu nasıl yanlış bilgilendirdiğini, birkaç örnekle anlatmaya çalıştım. Ana akım medyanın nükleer enerji konusunda objektif hiçbir habere imza atamaması ve hükümet ile söz konusu şirketin lehine haberler yapması, bu propagandayı kolaylaştırıyor. ABD’de yeni nükleer santralların önündeki en büyük engellerden biri atık sorunu ama Türkiye’de neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Şirket atıkların Rusya’ya götürüleceği gibi kısa ve detaydan yoksun yanıtlarla soruyu geçiştirirken kendi imza attığı uluslararası anlaşmanın 10. maddesinin 9. bendiyle de çelişiyor. Bu maddede, “Proje Şirketi, ESA (Elektrik Satış Anlaşması) çerçevesinde TETAŞ tarafından alınan elektrik için kullanılmış yakıt ve radyoaktif yakıt yönetimi hesabına 0,15 ABD senti/kWh ve işletmeden çıkarma hesabı için 0,15 ABD senti/kWh tutarında ayrı bir ödeme yapar. ESA dışında satılan elektrik için Proje Şirketi yürürlükteki Türk kanunları ve düzenlemeleri uyarınca gerekli ödemeleri ilgili fonlara yapacaktır” deniyor. Kullanılmış yakıtlar Rusya’ya götürülecekse, firma neden atıklar için ödeme yapıyor?

Belirsizlik sadece anlaşma metni ve Rus şirketinin sorumluluklarıyla sınırlı değil. Akkuyu bölgesinin deprem riski hâlâ tartışmalı bir konu. 2014 yılında başlayacağı söylenen inşaatı kimin denetleyeceği, yine belli değil. Ortada TAEK dışında bir kuruluş yok. TAEK bağımsız olmadığı gibi nükleer santrallar konusunda tecrübeli de değil. VVER-1200 tipi reaktör nükleer ihale öncesi sıkça bahsedilen denenmişlik şartına uymuyor, dünyada çalışan bir benzeri yok. Türkiye, Rus şirketinin detaysız ve özensiz açıklamalarına inanmak zorunda. Açıklamalar, “Akkuyu’ya dünyanın en sağlam binasını yapıyoruz” benzeri cümlelerden öteye gitmiyor. 8 Temmuz 2012 tarihinde Hürriyet gazetesinde manşetinde yer alan ve adeta Rus şirketinin bir reklamını andıran haberde, Vorenej-2 reaktörünün inşaatını yöneten Genel Müdür Sergey Petrov’un 136 metrelik bacaya çıkmak isteyen muhabire verdiği şu yanıt her şeyi anlatıyor: “…Geçen mayıs ayında Türkiye Enerji Bakanlığı’ndan bir uzman heyeti bizim inşaatı ziyaret gelmişti. İlk başta bizi soru yağmuruna tutmuşlardı. Ancak onları bacanın tepesine çıkardığımızda bizim kullandığımız teknoloji hakkında hiçbir soru işaretleri kalmamıştı”10.

Tüm bunlara rağmen, kamuoyu yoklamalarından “nükleere hayır” yanıtının çıkması bir mucize sayılabilir11. Hükümetin baskısı nedeniyle yöre halkı veya “nükleere hayır” diyen Türkiye’deki sessiz çoğunluk, hukuk alanında açılmış davalar konusunda çok ümitli değil. Ekoloji Kolektifi’nden avukat Fevzi Özlüer’e göre, uluslararası anlaşma yolunun seçilmesinin amacı, nükleer santral sürecinin yargısal denetime tabi tutulmasını engellemekti. Başlatılan ve açıkça bir formaliteye dönüştürülen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci de beklentileri karşılamayacağa benziyor. 29 Mart 2012 tarihinde Akkuyu’da düzenlenen halkı bilgilendirme toplantısının saatler süren protestolar nedeniyle yapılamamasına rağmen Çevre Bakanlığı yetkililerinin “toplantı amacına uygun bir şekilde yapılmıştır” şeklinde tutanak tutması tam bir rezaletti.

Avrupa’nın en iyi yenilenebilir enerji potansiyellerinden birine sahip, enerji verimliliği konusunda gidilecek binlerce kilometre uzunluğunda yolu olan Türkiye’nin nükleer santral planlarını bir kez daha durdurması, milyonlarca insan ve canlının hayatını etkilediği için önemli. Enerji Bakanlığı’nın, güneşten 380 milyar kWs elektrik üretilebileceğini, 48 bin MW ekonomik rüzgâr kurulu gücüne sahip olunabileceğini (bugün kurulu güç 2 bin civarında) kabul etmesine rağmen nükleerde ısrar etmesi düşündürücü. Türkiye’nin değişen koşullara, yeni seçeneklere rağmen eski argümanlara bel bağlaması, sadece enerji değil, ülkenin sanayi ve istihdam politikalarını da etkiliyor. Rüzgâr, güneş, jeotermal ve biyokütle gibi yenilenebilir enerji kaynakları, hem teknoloji transferine daha uygun hem de 500-1000 kişiye iş sağlayan bir nükleer santraldan daha fazla istihdam sağlıyor. Avrupa Rüzgâr Enerjisi Birliği’nin rakamları, yapımı ve inşası tamamlanan her 1 MW’lık rüzgâr türbininin 15 kişiye iş sağladığını söylüyor12. 1000 MW’lık rüzgâr gücü 15 bin kişiye, aynı güçte bir nükleer santral ise Nükleer Enerji Enstitüsü’ne göre sadece 400 ila 700 kişiye iş sağlıyor. Akkuyu’da nükleer santral kuracak firmanın Genel Müdür Yardımcısı Rauf Kasumov’a göre ise santralın tamamı 20 bin kişiye iş sağlayacak13. Hamaset bizim politikacılardan Akkuyu NGS’nin müdür yardımcısına da bulaşmış.

Çernobil kazasından sonra Karadeniz’de tonlarca çayın radyoaktif serpintiye maruz kalması karşısında dönemin başbakanı Turgut Özal, “Radyoaktif çay daha lezzetli” demişti. Fukuşima kazası sonrasında ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Riski olmayan yatırım yoktur. O zaman evinize tüp de koymamak gerekir, doğalgaz hattı çekmemek gerekir ya da ülkenizden ham petrol hattının geçmemesi gerekir” dedi14. Görüldüğü gibi 40 yıldır dünyada çok şey değişti ama Türkiye’de başbakanlar ve onların nükleer sevdası hiç değişmedi.

 

Dipnot

1. http://www.enerji.gov.tr/index.php?dil=tr&sf=webpages&b=enerji& bn=215&hn=12&nm=384&id=384 adresinde 14 Ağustos 2012 tarihinde görüldü.

2. Türkiye Elektrik Enerjisi 10 Yıllık Üretim Kapasite Projeksiyonu (2011-2020), Kasım 2011, TEİAŞ-APK Dairesi Başkanlığı, s. 84.

3. Dokuzuncu Kalkınma Planı (2007-2013), 2012 yılı programı, s. 112.

4. http://www.kap.gov.tr/yay/Bildirim/Bildirim.aspx?id=58038 adresinde 14 Ağustos 2012 tarihinde görüldü.

5. Elektrik Mühendisliği Dergisi, Sayı 437, s. 61, Aralık 2009.

6. http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=12311121 adresinde 14 Ağustos 2012 tarihinde görüldü.

7. Anlaşmanın tam adı: “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralının Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşma.”

8. EPDK, Doğalgaz Piyasası, 2011 yılı sektör raporu.

9. http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=1238314&title=tuketim­artiyor-dogalgazda-fatura-kabaracak adresinde 14 Ağustos 2012 tarihinde görüldü.

10. http://www.hurriyet.com.tr/planet/20938460.asp adresinde 15 Ağus­tos 2012 tarihinde görüldü.

11. Greenpeace’in A&G araştırma şirketine yaptırdığı anket sonucu. Bkz. http://www.greenpeace.org/turkey/tr/news/turkiyenin-yuzde-64u­nukleere-hayir-diyor-290411/

12. http://www.ewea.org/index.php?id=1638 adresinde 15 Ağustos 2012 tarihinde görüldü.

13. http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1212117&title=akkuy u-nukleer-santrali-bolge-insanina-istihdam-saglayacak adresinde 15 Ağustos 2012 tarihinde görüldü.

14. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/17282118.asp adresinde 15 Ağustos 2012 tarihinde görüldü.

 

yazının kaynağı: http://www.tr.boell.org/web/111-1440.html