türkçe   english   greek    

 

“Savaşa Hayır Koalisyonu-Kıbrıs” delegasyonu olarak Lübnan’a giden YKP Yürütme Kurulu üyesi Murat Kanatlı 21 Ağustos, Pazartesi günü Yenidüzen Gazetesinin sorularını yanıtladı ve röportaj 22 -29 Ağustos 2006 tarihleri arasında Yenidüzen Gazetesinde yayınlandı. Gazeteci ve aktivist Sevgül Uludağ’ın Murat Kanatlı ile yaptığı röportaj:

ve sözün bittiği yer:Lübnan

Geçtiğimiz Cuma günü, “Savaşa Hayır Koalisyonu-Kıbrıs” adına, Kıbrıs’ın kuzeyinden ve güneyinden üç aktivist, Lübnan’daki sivil direnişe destek olmak üzere Beyrut’a gittiler... “Savaşa Hayır Koalisyonu-Kıbrıs” delegasyonunda, Yeni Kıbrıs Partisi Yürütme Kurulu üyesi Murat Kanatlı,  İşçi Demokrasisi’nden Dinos Agiomamitis ve Kıbrıs Yeşiller Partisi’nden Genel Sekreter Yardımcısı Savvas Philippou bulunuyordu. Yunanistan ve Türkiye’den gelen savaş karşıtı delegasyonlarla 19 Ağustos Cumartesi günü buluşan Kıbrıs delegasyonunun maceralı Lübnan yolculuğunu, Lübnan’ın güneyindeki savaş ve yıkım bölgesinde gördüklerini, Hizbullah ve Lübnan Komünist Partisi temsilcileri ve Lübnanlı aktivistlerle yaptıkları görüşmeleri, delegasyonda bulunan Murat Kanatlı’yla konuştuk... Onunla röportajımız şöyle:

Soru: Aslında siz Lübnan’a, savaşa meydan okumak için gitme kararı aldıydınız... Lübnan’a gideceğinizin belli olduğu zaman, daha ateşkes kararı yoktu... Önce biraz bize bu süreci anlatabilir misin?

Murat Kanatlı: Uluslararası savaş karşıtı harekette de önemli yeri olan aktivistler, 7 Ağustos’ta e-mail’le bir çağrı yayınladılar. Aslında öncesi de vardı... Öncesinden başlayan, çeşitli savaş karşıtı hareket gruplarında tartışılan, Lübnan’da aktivistlerin buluşması projesi vardı...

Soru: Hatta Tarık Ali’den falan da bahsettiydin bir ara...

Murat Kanatlı: Evet, aydınların da katılacağı bir barış konferansı projesi vardı... Tabii coğrafyanın sürekli olarak değişkenliği, hava ulaşımının problemli olması, projeyi tam olarak hayata geçirmeyi engelledi.

Soru: Burada aslında okurlarımıza bir hatırlatma yapalım ki daha İsrail saldırganlığının başında – savaş sözcüğünü kullanmayalım da – İsrail’in Lübnan’da Beyrut havaalanını bombalaması, limanları kuşatma altına alması nedeniyle, Lübnan’a ulaşım da engellendiydi...

Murat Kanatlı: Zaten Lübnan’a ulaşımın çok büyük bir kısmı Beyrut üzerindendi. Oraya gidip da gördük zaten... Lübnan’ın anayolları, bütün otobanlar bombalanmış durumda ve ulaşım kesilmiş durumda idi... Halen daha büyük bir kısmı, çok yavaş şekilde işliyor... Halen daha hava ve deniz ulaşımı çok kısıtlı bir şekilde sürüyor – özellikle deniz yoluyla ulaşım hala daha engelleniyor. Hava yoluyla ulaşımsa yalnızca belli havayollarıyla oluyor – Middle East, Lübnan Air ve Ürdün’e ait uçakların inmesine izin veriliyor.

Soru: Siz nasıl gittiniz?

Murat Kanatlı: Bizim gitmemiz, gene dinamik bir süreçti... Birkaç kez çağrı yapıldı, çağrıya çeşitli örgütler yanıt verdiler. Özellikle Rania’nın başını çektiği grup, Sivil İnsiyatif, sivil bir direniş için, meydan okumak için aktivistleri Lübnan’a çağırdı. Cevap verenler, çok hızlı hareket edip, toparlanıp gidebilenler, 12 Ağustos’ta Lübnan’da buluşmaya başladılar. İtalya’dan, Fransa’dan giden heyet oradaydı... 12’sinde akşam üzeri, savaş sürerken, güney Lübnan’a geçmeye çalıştılar...

Soru: Daha ateş-kes ilan edilmeden yapıyorlardı bunu...

Murat Kanatlı: Evet, henüz ateş-kes ilan edilmeden, savaşın en kızıştığı dönemde, güney Lübnan’a geçmeye çalıştılar ama polis izin vermedi – Lübnan polisi ve askeri onları blokladıydı...

Soru: Ama zaten amaç bu sivil direniş hareketinde, “İsrail bombaladığı halde biz meydan okuyoruz, biz uluslararası bir heyet olarak, sivil direnişe katılıyoruz, gelin, istersanız bizi da bombalayın” gibi bir meydan okumaydı...

Murat Kanatlı: Bu bir meydan okumaydı çünkü bu saldırganlık başladığında, bu devlet terörü başladığında, dünyanın bütün saygın diye tanımladığı örgütlerinin çöktüğü ortaya çıktı... Birleşmiş Milletler, tavır dahi alamadı – Avrupa Birliği içindeki bütün kurumlar, aciz biçimde bakıyorlardı... Bir tek Hugo Chavez dürüst tavrını ortaya koydu – elçisini çekti. İsrail elçisini çekince, İsrail’deki elçiliği kapattı ve tavrını ortaya koydu. Savaşa karşı çıkan örgütler olarak, sivil toplum örgütleri olarak, savaş karşıtı örgütler olarak biz de çok hızlı bir şekilde, 17 Temmuz’dan itibaren İsrail elçiliği önündeydik... Ama bu, elçiliklerin önüne gidip yüzbinleri sokağa çıkartarak çözülebilecek konudan çıkmış durumdaydı ve İsrail’in saldırganlığı çok büyük boyuttaydı... Artık başka bir şey yapılması gerekiyordu. Daha bir meydan okumaya ihtiyaç vardı... Bunun başka bir çözümü yoktu – bir insan seddi oluşturarak, bir güvenlik duvarı, insanlardan bir set oluşturarak, en azından bu savaşa, durduramasak bile, dünyanın ilgisini çekmekti. Gerçekten de başarılı olundu zaten. Yüzbinlerce insan Londra’da sokağa indiğinde, bir anda Lübnan’a da kayan aktivistlerle beraber, bir anda dünyanın gündemine girdi ve özellikle Amerikan ve büyük medyanın karartmasına rağmen, oraya ulaşan aktivistler, yanlarında bir çok gazeteciyi de taşıdılar çünkü ülkeler tarafından bilinen, tanınan aktivistlerdi. Bunlarla beraber medyanın da oraya gitmesiyle, bir anda dünyanın gündemi değişti – orada ne olduğunun daha net tablosu ortaya çıktı...

Soru: Siz Cuma günü yola çıkmıştınız...

Murat Kanatlı: Biz zaten Yunanistan’da ve Türkiye’deki savaş karşıtı hareketlerle, yani Türkiye’den Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu’yla ve Yunanistan’daki Savaşa Hayır Koalisyonu’yla yakın bir işbirliğimiz vardı ve bir süredir de çeşitli çalışmalar yapıyorduk. Avrupa Sosyal Forumu’ndan başlayan çalışmalar yapıyorduk ve ortak bir hareket geliştirmeye çalışıyorduk. Mayıs’ta Atina’da buluşmuştuk kendileriyle... Davet gelince ve Türkiye ve Yunanistan’dan aktivistler “Biz gidiyoruz, biz onlara katılmaya karar verdik” dediklerinde, Savaşa Hayır Koalisyonu-Kıbrıs olarak “Biz de geliyoruz” dedik. Bunun üzerine ulaşım yolları aramaya başladık. Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs ağırlıklı delegasyon olarak 19 Ağustos Cumartesi buluşma kararı aldıydık. Tabii coğrafya çok dinamikti – neyin, nereden, nasıl ulaşılacağı meçhuldü... Zaten üç delegasyonun da oraya ulaşma metodunun farklı olması, zaten bunu çok net ortaya koyuyordu. Biz Cuma sabah 8.30’da yola çıktık. Beyrut’a ulaşan ikinci uçakla, Amman üzerinden, (normalde Larnaka-Beyrut arası yarım saattir) 12.30’da, yani dört saatlik bir yolculukla Beyrut’a ulaştık... Bu 40 gün sonra Beyrut’a ulaşan ikinci uçaktı. Aslında yolculuk bile heyecanlı bir şeydi... Çünkü Kıbrıs’ta kısılıp kalan Beyrutlular, geri dönüyorlardı ve onlarla beraber uçtuyduk... İndiğimizde bize verilen bilgi “Yalnız Ürdün Havayolları’na izin veriliyor” şeklindeydi. İlk uçak, Ürdün Kralı’nı taşıyan uçaktı – bizden bir gün önce ulaştıydı Beyrut Havaalanı’na. Bizimkisi ikinci uçaktı – bize ulaşan bilgi yalnızca Ürdün Havayolları’na izin verileceğiydi. O yüzden Amman’a indiğimizde, uçakta adeta bir ölüm sessizliği vardı çünkü ulaşan haber, “Uçakta kalın” haberiydi ve “Uçakta bekleyin”di... Bu, aslında Beyrut’a ulaşamayabileceğimiz gibi bir yarım-mesaj gibi algılandıydı uçaktaki herkes tarafından... Uçakta çocuklar vardı... İnsanların uçağın içinde 40-45 dakika volta atması ve o insanların huzursuzlukları... Çünkü sorun şu: Savaş sürüyor ve buna rağmen insanlar ülkelerine geri dönmeye çalışıyor... Buna rağmen insanlar, topraklarına geri dönmeye çalışıyorlar... Gene da bir belirsizlik var... Gene da “mahsur kalma hali” var orada çünkü bir umutla yola çıkıyorlar ve umutsuzluğu yaşıyorlardı... Uçak bir saate yakın sonra havalandığında, gene bir huzursuzluk vardı çünkü nereye gittiğini çok net bilmiyorduk – en azından bizdeki bilgi, hiçbir şekilde uçaklara izin verilmediğiydi... O yüzden adeta boşluğa uçan yolcular gibiydik... Uçağın tekerlekleri yere değdiğinde, uçağın içindekilerin o heyecanını, o coşkusunu görecektiniz! Rahat nefes almanın ötesinde bağıranlar, çığlık atanlar vardı! Farklı bir şeydi! Havaalanı da ilginçti – havaalanındakiler de heyecanlıydı çünkü 40 gün sonra gelen ikinci uçaktı ve kişi başına düşen personel sayısı 4-5’ti! Her birimize 4-5 tane polis düşüyordu. Herhalde hayatımda gördüğüm, bir havaalanından en hızlı çıkıştı! Çünkü polisler yardım ediyordu bize... Orada bulunan 2-3 yabancıdan birisi bizdik – adeta bize düşen polis ve asker sayısı 5-10’du... Ve otelimize giderken, en azından bize yansıyan haberlerden ötürü, Lübnan’ın içinde birşeyleri görebileceğimize, Lübnan’ın içinde bir yıkıntı görebileceğimize inanıyorduk ama havaalanından otelimizin bulunduğu lüks denilebilecek turistik bölgeye geçtiğimizde, Lübnan’ın içerisinde hiçbir yıkıntının olmadığını, herhangi bir bombalamanın olmadığını gördük...

Soru: Bu saldırganlıktan bir ay kadar önce, sen tatil için Beyrut’a gittiydin...

Murat Kanatlı: Evet, Haziran’da oradaydık... Ve o da ilginç bir deneyimdi çünkü lüks otellerin yapıldığı yerde, iç savaştan kalma yarı yıkık binalar ve hemen onların yanında gecekondu binalar yanyanaydılar – yaşam yeniden kurulmaya çalışılıyordu... Bu defa gittiğimizde, gene aynı manzarayı gördük. Tabii başka bir gözle baktığımız için, savaşı aradığımız için, bu bize ilginç gelmediydi ilk etapta... Savaşa ait neyin olup olmadığına bakıyorduk. Otele gittiğimizde Rania bizi karşıladı. Marble Tower’de kaldık... Burası Batı Beyrut’tu... Biz diğer ekipten daha erken oraya ulaşmıştık, diğer delegasyonlarla Cumartesi buluşacaktık. O yüzden hemen hemen bir yarım gün boşumuz vardı... Ekiplerin geceyarısı gelmesini bekliyorduk. Yunanistan’dan gelen ekip Şam’a indi – Şam’dan üç saatlik bir yolculukla geçtiler Beyrut’a – karayoluyla geldiler yani... Türkiye ekibi bayağı zorlandı, çok sorun yaşadılar.. Onlar kara yoluyla geçmeye çalıştılar. SKY TV’nin personeli de vardı kendileriyle beraber. Suriye sınırında SKY TV’nin geçişine, Suriye izin vermedi. Yaklaşık altı saat mahsur kaldılar. Daha sonra ekibin bir kısmı geçebildi – bir kısmı arabalarla geçmeye çalıştı... Arabalardan bir tanesi mazotlu olduğu için onu bırakmak zorunda kaldılar – ona izin vermedi Suriye... Lübnan sınırına geldiklerinde, üç saat de Lübnan sınırında beklediler... Yıldız’ın söylediğine göre, sınırı geçtikten tam 24 saat sonra Beyrut’a ulaştılar! Yani üç ekip, farklı yolculuklarla oraya ulaştı...

Soru: Türkiye ve Yunanistan delegasyonlarıyla buluşmadan önce, sizin yarım gün boş zamanınız vardı. Ne yaptınız?

Murat Kanatlı: Koalisyonun içinde bulunan Yeşiller Partisi, Green Line yani Yeşil Hat üyesi arkadaşlarla buluşmak istedi. Yeşil Hat, Beyrutlu bir örgüttür, özellikle Greenpeace’e yakın olan bir örgüttür. Elektrik santralının bombalanmasından sonra, çevreye yayılan mazotun etkisini görmek istedik, nelerin yaşandığını görmek istedik. Ve deniz kıyısına gittik. Aslında öğrendiğimiz, trajedi bir şeydi... Sorun şuydu: Halihazırda, lüks otellerin, özel plajların, sahillerin temizlendiğini öğrendik. Bu kirlilik bir kilometrelik bir alanı etkilediydi. Bu bir kilometrelik alanda, lüks otellere ait bölgeler temizlendiydi... Yüzlerce kişinin ekmek yediği balıkçı barınakları, kamunun kullandığı alandaki kirlilik, herhangi bir şekilde temizlenmediydi. Denizin üzerinde 40 santim derinliğe yakın bir tabaka var – yani 40 santimin altında deniz suyunu ancak buluyorsunuz. Green Line, Greenpeace’in de katkılarıyla, bu kirliliği temizleyebileceğini, buna ait teknolojiyi ve parayı bulduklarını söylemesine rağmen, dozerlerle yanaşıp temizlik işlemine başlamaya çalışmalarına rağmen, Lübnan Çevre Bakanlığı kendilerine izin vermediydi. Yani biz oradan ayrılırken dahi, bu izni kendilerine vermediydi. Green Line da bunu anlayamadı, “Bizim onlardan tek istediğimiz, bize izin vermeleri, biz yalnızca temizliğini yapacağız” diyordu. Bu yalnızca Lübnan’ı değil, bütün Akdeniz’i etkilemektedir çünkü etkisi kalıcı olacak. Deniz hayvanlarına toksik maddeler bulaşacak, bunlar üremeye devam ettikleri sürece, buradan yayılan toksitli hayvanlarla beraber, Akdeniz’in diğer kısımları da ciddi tehdit altında bulunacak. Kıbrıs Yeşiller Partisi, bu konuyu önümüzdeki Salı günü, güney Kıbrıs’taki BM Güvenlik Konseyi üyelerine götüreceğini söyledi.Oradan da Avrupa Birliği’ne götürecekler...

Soru: 15 bin ton mazot döküldü denize...

Murat Kanatlı: Evet... Ciddi bir toksittir... Avrupa Birliği’nin, AB Komisyonu’nun devreye girmesi için Yeşiller, insiyatif alacağını söyledi, basın toplantısında da bunu ilan etti... Bugünden başlayarak, AB Komisyonu çerçevesinde, bu konuyla ilgili Lübnan hükümetine baskı yapacak. Yani İsrail değil – İsrail bombaladı, bir saldırı yaptı ama içeride de ciddi sıkıntılar var.

Soru: Ertesi gün ne yaptınız?

Murat Kanatlı: Tabii hem vaktimiz çok kısıtlıydı, hem de süreç çok dinamik olduğu için, bilgilere de çok hızlı ulaşmamız gerekiyordu. Çok hızlı bir şekilde, buluşacağımız örgütlerle temas kurmaya başladık. Cuma gecesi aktivistlerle buluştuk. Bize Suriye’den Global Direniş grubu üyeleri katıldı. Tunus’tan gelen arkadaşlar katıldı – Lübnanlı ve Filistinli aktivistler katıldı ve onlarla beraber yaşanan süreci değerlendirdik. İtalyanlar ve Fransızların bir kısmı biz gelmeden bir gün önce ayrıldıydı, bir kısmı da güney Lübnan’daydı, arama-kurtarma çalışmalarına yardımcı oluyorlardı. Biz tek başımızaydık... Önce durumu değerlendirdik – ertesi sabah da ne yapacağımızı konuşmaya başladık. Çünkü sıkıntı şuydu: Hizbullah, güney Lübnan’a girişi kontrol altında tutuyordu ve Hizbullah’ın iznine ihtiyacımız vardı bölgeyi ziyaret etmek için. Hem yol tehlikeliydi, hem de bu arada İsrail ateş-kes’i ihlal ettiydi. Orada bir sorun vardı. Sabah 8’e kadar günün programını çıkarmaya başladık – en son iznimizi aldık ve kendimize bir araç bulduk ve güney Lübnan’a doğru yola çıkacaktık.

Bu arada bizi Hizbullah’ın Yürütme Kurulu üyesi Ali Fayyad ziyaret etti. Zaten onunla da görüşmeye çalışıyorduk ama, özellikle son operasyonun ihlal edilmesinden sonra, bizim için programını değiştirdi – bizimle akşam buluşacaktı ama en azından bizi görebilmek için sabah gelip bir saat, birbuçuk saat kendisiyle görüştük. Ve bize yaşanan süreci anlattı. Gerçekten önemliydi çünkü buradan baktığınızda, bize verilen bilgilerle baktığınızdaki Hizbullah’la, orada ortaya konan – yalnız Ali Fayyad’ın değil, Lübnan Komünist Partisi’nin de ortaya koyduğu, aktivistlerin de ortaya koyduğu – Hizbullah’ın tek başına silahlı bir örgüt olduğu değildi. Yani orada başka bir organizasyon var, bir siyasi örgütlenme var ve bir İslami direniş var. Yani fundamentalist bir örgütlenmeyle Hizbullah’ın bugün yanaşmaya başladığı konumu, hatta Hamas’ın yanaşmaya başladığı konumu iyi çözümlemek gerekir ve Lübnan Komünist Partisi’nin Genel Sekreter Yardımcısı da, “Avrupalı sol’un anlaması gereken şey, fundamentalist örgütlerle İslami direnişi ayırmaları ve çok hassas davranmaları gerektiğini” söyledi bize. “Diğer türlü, iki cepheden birinde kalacaksınız” dedi, “ya Amerikalılar’ın saldırganlığıyla yanyana olacaksınız, ya da bu direnişin içinde olacaksınız... Bunu ayıramazsanız da, hem öyle, hem böyle dediğinizde, her halukarda Amerikalılar’la yanyana olacaksınız, bunu çok iyi ayırmanız gerekir” dedi. Böyle bir süreç geçirdik ve güney Lübnan’a doğru harekete geçtik...

Soru: Ne hissederdin orada?

Murat Kanatlı: Şimdi bir bilinmeyenin içine giriyorduk...

Soru: Bombalanabilirdiniz de yolda!

Murat Kanatlı: O da olabilirdi yani...Uluslararası bir delegasyonduk – bilgilendirilmişti hem Hizbullah tarafından, hem de basın aracılığıyla, bizim bölgeye seyahat edeceğimiz, aracımız... Öyle bir şey yaparlar mıydı? Tabii o ziyaretle çok iyi anladık ki, o bölgede devlet terörünün nerede başlayıp nerede duracağı belli değildi. Zaten yolculuk boyunca, belli bir şeyi beklersiniz. Savaşla ilgili bir konsept vardır, onu beklersiniz – işte yıkık binalar göreceksiniz... Ali Fayyad da söylediydi bize... Önce ilk iki-üç gün, yollar bombalandı... Özellikle otobanların giriş ve çıkışları olan köprüler bombalandı. Ondan sonra, bu köprüleri kullanan insanların girdikleri köyler arandı ve “Eviniz hedeftir, evi boşaltın” dendi. Yani önce insanların etrafındaki yolları bombaladılar, sonra da “Kaçın!” dediler. İnsanlar nereye kaçacaktı zaten? Kaçış yolu bırakılmadıydı...

Yolda giderken, şunu anlamaya başlarsınız: Bu bir savaş değildi – ortada bir savaş yoktu çünkü savaşın da bir ahlağı var, Cenevre Konvansiyonu’yla bir tanımı var... Sivil hedeflerin vurulmaması, sivil hedeflerin hedef alınmaması konsepti vardır ama burada özellikle sivillerin hedef alındığı, sivillerin hedefe konduğu çok net olarak ortada. Hatta son gün giderken, Lübnan-Suriye sınırı ara bölgesinde bombalanmış yolları gördük. Ara bölgeyi bombaladılar ve orada mülteci konvoyunu vurdular! Mülteci konvoyunu vuramazsınız yani! İçinde kim olursa olsun vuramazsınız çünkü mültecileri koruma konsepti vardır ve mülteci konvoyu vurdu adamlar! Yani oradan başlayarak, şunu hissetmeye başlarsınız: Ortada olan, tek taraflı bir savaş var, tek taraflı bir müdahale var ve bir tarafın da direnmesi var. Ve Sur kentine yaklaştıkça, yolda, sürekli o hissin içine girersiniz. Onun nasıl bir anlam ifade ettiğini anlarsınız.

Soru: Sur, güney Lübnan’da bir kent yani...

Murat Kanatlı: En çok etkilenen bölge... Bütün köprüler vahşice vurulmuş durumda, bütün yollar kesilmiş durumda... Ama buna rağmen, Hizbullah’ın organizasyonuyla, hemen hemen arama-kurtarma çalışmalarına başlanmış durumda. Ve aynı zamanda enkaz kaldırma çalışmaları yapılıyor çok hızlı bir şekilde... Yollar bombalandığı, kesildiği için, her tarafta uzun kuyruklar da oluşuyor. Hem eve dönmeye çalışan insanlar var, hem bir şey taşımaya çalışan insanlar var, hem de bombalanmış yollar var. O yüzden zaman zaman yollarda uzun kuyruklar oluştu çünkü bu arada asker sevkiyatı da yapılıyordu.

Sur kentini ziyaret ettiğimizde direk belediyeye gittik. Orada belediye başkanı karşıladı bizi. Oradan başlayarak, yavaş yavaş süreci anlamaya başladıydık. Bombalama başladığı andan itibaren Sur, 30 bin kişi barındırdı. Ve dünyanın hiçbir yerinden – evet, Beyrut’a bir miktar yardım yapıldı ama Sur ve çevresindeki hiçbir yere, hiçbir yardım ulaşmadı, hiç kimse herhangi bir şey götürmedi. Herhangi bir yardım olmadı. 30 bin kişiyi, artı mültecileri, artı kendine ait mültecileri Sur, kendi içerisinde barındırdı. Elinizde milyon dolar paranız olabilir ama bu herşeyi çözmez. Veya çok güçlü bir örgütünüz olabilir...Bunu niçin söylüyorum? Hizbullah’ı algılayabilmek, anlayabilmek, orada yaşanan süreci anlayabilmek için. Suriye ve İran destekliyor, destekleyebilir, para verebilir, silah verebilir ama 30 bin kişiyi bir anda barındırabilmeniz, yedirip içirebilmeniz ve bu arada savaşın sürmesi, çatışmaların en ağır biçimde sürerken bunu yapabilmeniz... Bu, yalnızca silahlı bir örgütün yapabileceği, başarabileceği bir şey değildi ve Hizbullah bunu orada çok iyi başardı, çok iyi ortaya koydu.

Ziyaret ettik çeşitli yerleri. Oradaki belediye başkanı da anlattı – belediye başkanının sunumundan sonra, burada yaşananın hiçbir şekilde, “savaş” olarak tanımlanamayacağını, algılamaya başladık orada – alana gittiğimizde de yaşadık.

Çünkü çeşitli bombalar kullandılar... Mesela bir binayı bombalayabilir ve yok edebilirsiniz. Vakum bombasını kullandılar mesela – bu, %60-%70 binadaki çimentonun sıvılaşmasını sağlıyor. Bina bir anda çöküyor ama bu arada çevresindeki bütün binalar da etkileniyor. Yani bir bombayla, aynı anda 30-40 binayı tahrip edebiliyorlar. Yani eğer hedef Hizbullah’a ait bir binaysa, yalnızca onu yok edersiniz. Ama hedef Hizbullah’a ait, Hizbullah’ı desteklediği düşünülen, Hizbullah’ı desteklediği iddia edilen hedefleri tümden yok etmek! Burada görüldüğü gibi, imha ediyorlar.

Mesela misket bombaları kullanıldı ki bunlar yere düştüğünde etrafa parça yayan bombalar... Gaz bombaları kullanıldı... Ve bunlarla binalar, tamamen tahrip edildi... Yalnızca bir bina değil, çevresinde ne kadar bina varsa, hepsi imha edilmiş durumda.

Ve bir yaşam vardı orada – çocuk oyuncaklarıyla, kitaplarıyla... Olduğu gibi yok edildi...

Ama bu arada Hizbullah, politik bir organizasyon olduğunu, politik bir yapılanma olduğunu ve medyayı kullanabildiğini çok güzel ortaya koydu astığı pankartlarla... “Made in USA” pankartları vardı yıkıntıların üstünde... “Bu sizin demokrasiniz” gibi pankartlar vardı...

Mesela bir bina gördük – bu sivil savunmaya ait bir binaydı, sivil savunma merkezi olarak kullanılan bir binaydı. Üstüne öyle bir şekilde vurdular ki, binaya hala daha kimse giremiyor ve bu bina içinde, en az 20 kişinin daha, ölü olarak enkazın altında olduğu biliniyor. Ve kullanılan bombalardan dolayı, bu bina artık kullanılamaz durumda. Ve buna rağmen, insanlar, tehlikeyle yaşamayı öğrendiler. İnsanlar tehlikeyle birlikte yaşamayı biliyorlar. Bu bina her an çökebilir, bombalama metodundan dolayı ve teknisyenler de bu binanın artık tehlikeli olduğunu söylediler. İnsanlar lüks eşyalarını değil, kağıtlarını, kendilerine ait fotoğraflarını taşıyorlar... Zengin eşyası falan değil, kimlik kartlarını falan taşıyorlar...

Sur yakınında bir başka bina gördük – olduğu gibi bir evi yok ettiler ama bu arada çevresinde ne kadar cam çerçeve varsa, hepsini aşağı indirdiler ve bu evlerin içinde yaşayanlar da etkilendiler. Ve insanlar, bu yıkıntıların arasından, kendilerine ait özel eşyalarını, belgelerini, tapularını, kimliklerini toplamaya çalıştılar...

Yıkılan bir başka bina gördük – bu “hedef” olmayan bir binaydı... Bu binanın da artık kullanılabilir hali yoktu... Bir yol o tarafında olan bir başka bina hedefti ama bir yol uzaklıktaki binalar da etkilenmiş. Yani hedef bir binayı ortadan kaldırmak veya bir hedefi vurmak değil... Orada Hizbullah’ı desteklediği düşünülen herkesi veya Hizbullah’a yakın olan herkesi vurmak. Hedef, Hizbullah’la Lübnan halkını karşı karşıya getirmek – bunu yapmaya çalıştılar ve bunu ortaya koydular.

Sözümona hedef olmayan bir başka bina gördük ve yakılmış durumda – kullanılan gazlardan, bombalardan dolayı... Ama bu arada bu binalarda sivil yaşamın olduğu da her halinden bellidir...

Soru: Bu binaları ziyaret ederken ne hissettiydin?

Murat Kanatlı: Bunu yapanın herhangi bir insanın olabileceğini, sivil bir hedefi vurabilecek insani bir duyguya ait birinin olabileceğini düşünmek çok zordur, hatta imkansızdır... Siz bir düğmeye dokanacaksınız – en azından elinizin titremesi, en azından iki defa düşünmeniz gerekir... Buna rağmen 1200’e yakın ölü ortaya çıkmış durumda ve enkazlar kaldırıldıkça, enkazların altında ölülerin olduğu ve bu sayının katlanmasının muhtemel olduğu bilinen bir gerçek... Herkes bunu biliyor. Ve böyle korkunç bir durum var... Muz tarlaları vuruldu mesela, bunlar da “terörist muzlar” yani!... Ve yollar olmadığı için insanlar dağlardan, tepelerden yollar kullanıp, açılan yollardan gitmeye çalışıyorlar.

Soru: Elektrik var mıydı siz oradayken?

Murat Kanatlı: Sur’da çoğu yerde dönem dönem kesiliyordu ama Beyrut’ta turistik alanda herhangi bir şekilde bir sorun yoktu. Ne elektrik, ne su kesiliyordu – orada yaşam normal devam ediyordu. Zaten aktivistlerin bize söylediği, bombalamalar sürerken dahi, turistik alanın içinde kalan oteller, çalışmaya devam etti. Yani boşalan, mülteci konumuna gelen güney Lübnan ve varoşlardaki Lübnan’dı. Ama onun dışındaki Lübnan, onun dışındaki Beyrut, mülteci durumuna gelmedi, hedef olmadı. Onun dışında herhangi bir problem yoktu... Zaten Lübnan Komünist Partisi yetkilisi de bunu söyledi bize – savaş ilk başladığında, Başbakan Sinyora, bir anlamda davet ettiydi İsrail’i. Çünkü yakında seçim var ve Hizbullah’ın bir şekilde politik olarak da belinin kırılması gerekiyordu. Yani Lübnan askeri oradan çekildi, İsrail iki hafta oraya girecek ve çekilecekti... Ama hiç de beklendiği gibi olmadı – oraya girdiklerinde, çıkamayacaklarını anladılar çünkü Ali Fayyad’ın da bize söylediği, gönderilen İsrailli çocuklar 17-18 yaşında çocuklar – ayın sonunda maaşlarını alıyorlar ve bir anlamda bunu iş olarak yapıyorlar ve geceleri de anneleri tarafından aranıyorlar, “Oğlucuğum napan?” diye... Ama bu arada Hizbullah militanları oradaydılar – o toprağı savunuyorlardı, o bölgeyi savunuyorlardı ve herhangi bir şekilde sivil hedefe saldırmaları yoktu. Savunma pozisyonundaydılar. Ve ne zaman ki o savaşçılar yemek yemek için veya dinlenmek için başka bir eve girdiklerinde, o ev, bir anlamda bayram yerine dönüyordu, kutsanma oluyordu – o evin bir anlamda savaşçı tarafından ziyaret edilmesi oluyordu ve bu da diğer şeyleri tetikliyordu. Günün sonunda, hem Ali Fayyad’dan, hem de Lübnan Komünist Partisi’nden öğrendiğimiz, kimi yerde Hizbullah’ın militanları olmamasına rağmen, İsrail askerleri çok ciddi direnişlerle karşılaştılar, insanlar buldukları en basit silahlarla müdahale ettiler. Hiç kimse kabul etmedi ve o tetikleme sürdü. Ve bütün kavga, 350 adet Hizbullah militanı tarafından yapılıyordu! Bütün herşeyi yapan 350 militandı! Ve o kadar ağır oldu ki İsrail için yenilgi, ateş-kesle beraber, en azından bir süre daha bölgede kalma hesabı yapıyordu ama o kadar hızlı çekildi ki hiç kimse inanamadı İsrail’in çekilmesine. Ve asıl acı olan, asıl ağır olan, tahribatın %60’ının, özellikle Beyrut kısmındaki ağır hasarın, ateş-kes ilan edileceğinin belli olmasından sonra yapılmasıydı. Yani bilerek, isteyerek, intikam almak amacıyla Beyrut’u bombaladılar... Ve aslında Hizbullah direnmeye başladığında, ilk başta o Sinyora’nın davet etmesi sürerken, bir anlamda dünya kamuoyu dönmeye başladı. Çünkü hem siviller hedefti...

Soru: “Sinyora’nın daveti”ni biraz açarsan...

Murat Kanatlı: Lübnan farklı etnik gruplar, farklı siyasi gruplar tarafından bölünmüş, mozaik bir ülke konumunda ve dengeler var.. İşte Maronitler var, Hristiyanlar, Müslümanlar... Ve bu denge üzerine kurulmuş siyasi bir yaşam var. Hizbullah da, ABD tarafından, İsrail tarafından tanınan ateş-kes anlaşmasında – ki İsrail’in çekildiği anlaşmalarda – tanımlanmış politik örgütlerden biri. Bu arada çok güçlü bir örgüt. Bu arada, yeni bir seçim sürecine girerken, onun ortadan kalkması gerekiyordu, onun belinin kırılması gerekiyordu. O yüzden müdahale edileceği ortaya çıktığında, Sinyora’nın siyasi oluşumu, bu sürece engel olacak veya tavır koyacak pozisyonda değildi. Hatta yani olumlayan pozisyondaydı – “İşte bu Hizbullah’la İsrail arasında bir savaştır” diye açıklamalar yaptılar. Ama direniş ortaya çıktıkça ve Lübnanlılar bunu sahiplendikçe, Sinyora da taraf alıp, taraf olmak durumunda kaldı. Ama bizim öğrendiğimiz en önemli konu şu: Bunu Ali Fayyad’dan değil, Komünist Parti’den öğrendik – birçok Hizbullah militanı şunu söylüyordu: “Biz kazandıydık savaşı ve devam etmemiz halinde, herhangi bir şekilde kaybımız olmayacaktı çünkü zaten İsrail geri çekilmek zorunda kaldıydı...” Buna rağmen Nasrullah, ateş-kes’i kabul etti ve imzaladı. Bu aslında, hem iç politikada, hem dış politikada, avantajlı pozisyondayken, geri adım atmaktı. Ve Nasrullah bunu yapabildi. Niçin yaptı? Çünkü içte çatışma başlıyordu, içte çatırdama başlıyordu ve Lübnan’ın iç bütünlüğünü göze alarak, Nasrullah geri çekildi ve dünyanın bunu da görmesi gerekiyor. Yani, eğer Hizbullah “Devam” deseydi, devam edebilirdi, çok daha büyük bir askeri zafer kazanabilirdi ama bunun bedeli, Lübnan’da yeni bir iç savaştı ve Hizbullah bunu yapmadı, geri çekildi ve Lübnan’ın iç bütünlüğüne yönelik çalışma yaptı. Fundamentalist bir örgüt gibi tanımlayabilirsiniz, dinci bir örgüt diye tanımlayabilirsiniz ama yani ortaya koydukları buydu – Lübnan’da ortaya koydukları dayanışma olgusu. İşte Beyrut’a gittik, yüzlerce insan gönüllü olarak arama-kurtarma çalışmalarına, enkaz kaldırma çalışmalarına katılıyor. Binlerce, yüzbinlerce mülteci, evlerini kaybetmiş durumdadır ve bu insanların hepsi yerleştirilmiş durumdadır. Herkese ev bulunmuş durumdadır, yardımlar sağlanmış durumdadır. Yani istediğiniz kadar paranız olabilir, zengin bir örgüt olabilirsiniz ama bunu yapmak için başka bir şeye ihtiyacınız var. Bu, insanların birbirlerine güvenmeleri, dayanışmalarını ortaya koymalarıdır. Evet, İran ve Suriye para veriyor ama bunu dağıtacak bir organizasyonunuz yoksa, hiçbir anlamı yoktur. Ve paradan da öteye, o dayanışma ruhu herkeste yok – Hizbullah’ta bu vardı. Bu, yalnızca “silahlı bir örgüt” değil – bu politik bir örgütlenme ve İslami bir direniş... Bunu çok net olarak orada yaşadık...

Soru: Sur’dan sonra ne yaptınız?

Murat Kanatlı: Sur’dan sonra, yaklaşık olarak dört saatlik bir yolculuktu bizim için... Dört saat de dönüş – sekiz saat sonra döndük...

Soru: Yolda hiçbir vukuat oldu mu?

Murat Kanatlı: Yolda hiçbir vukuat olmadı – sürekli olarak takılıyorduk – kitle olarak Lübnan askerleri güneye doğru kayıyordu... O aslında bir anlamıyla iyi bir şeydi çünkü bir tampon bölge oluşturacaklardı ve eğer İsrail saldırmayı sürdürürse, bir anlamda Lübnan ordusunu hedef almış olacaktı. Bu aslında iyi bir şeydi. Ama ABD ve İsrail’in bastırdığı ve Türkiye ve Yunanistan’ın da taraf olduğu, uluslararası birliğin oraya gitmesi ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması süreci başlaması, aslında çok tehlikeli bir şey çünkü kimse İsrail’in yeniden saldırmayacağının garantisini vermiyor. O insanların silahlarını bırakması karşılığında, yaşayacaklarının, bugün Filistin’de yaşananların olmayacağının kimse garantisini vermiyor. O yüzden özellikle uluslararası kamuoyu, savaş-karşıtı hareket, çok hızlı bir şekilde, Hizbullah’ın değil, İsrail’in silahsızlandırılması gerektiği üzerinde vurgu yapıyorlar ve herhangi bir şekilde yabancı askerlerin oraya gitmesini istemiyorlar. Bu, global bir tepkidir çünkü bir anlamda direnenleri cezalandırmaktır. Yani silahla başarılamayanı, o cezalandırma işlemini, uluslararası askeri kullanarak yaptırmaya çalışıyorlar.

Soru: Ertesi gün ne yaptınız?

Murat Kanatlı: Ertesi günden önce, o akşam saat 9’da Lübnan Komünist Partisi’yle buluştuk. Bize oradaki siyasi ortamı anlattı, siyasi durumu anlattı ve bize söylediği Lübnan’a herkes baktığında iki cephe görüyor. Suriye tarafında olup da, İsrail’le savaşmak isteyenler, ABD tarafında olup da İsrail’le iyi geçinmeye çalışan iki cephe. “Biz” diyor “iki cephenin de dışındayız. İki cephenin herhangi birinde değiliz. Biz, bağımsız bir Lübnan istiyoruz. Biz, herhangi bir şekilde, Suriye’yle ittifak yapıp bölgede herhangi bir güç olmak istemiyoruz ama bu arada da her şekilde, ABD’nin ve onun taşeronu pozisyonundaki İsrail’in saldırganlığına karşı da biz kendi üyelerimizi direnişe çağırdık ve birçok yerde kendi üyelerimiz de İsrail’e karşı direnişe girdiler. Biz herhangi bir biçimde bu iki cephede değiliz. Biz bağımsız bir Lübnan istiyoruz ve bu yüzden de çıkarımız, aramızdaki farklılıkları minimuma indirerek (yani Müslüman olması, Maronit olması, Dürzi olması gibi şeyleri ikinci plana iterek) Lübnanlı olmayı ön plana çıkararak, o birliği kurabilmektir. Bizim çağrımız odur” dedi. Ve yaşanan süreci anlattı bize...

Özellikle bu asker kaçırma olayı da gene eksik bilgi – bilmediğimiz bir olay. Bize dediği şuydu: Zaten Güvenlik Konseyi kararıyla, İsrail’in bırakması gereken tutuklular vardı. İsrail bunu yapmamakta direndi. Ve en son istenen üç tane Hizbullah militanının serbest bırakılmasıydı – Güvenlik Konseyi kararında da vardı bu... Ve bu halen, özellikle Ürdün-İsrail sınırında olan bir olaydır. Militanlar asker kaçırırlar, karşılığında, iki kişiye karşılık iki kişi bırakırlar ve bu yıllardır yaşanan bir şey... Bu da, o rutinin içerisinde, bırakılmayan üç Hizbullahlı’ya karşı, iki askerin kaçırılmasıydı. Ortada başka bir şey yoktu. Ama bir hınç, bir devlet terörü için bu bahane oldu ve onu kullandılar. Yüzlerce Güvenlik Konseyi kararı var ve bunu herhangi bir şekilde uygulamayı İsrail reddediyor... Çekilmesi gereken tepelerden ve alanlardan çekilmiyor, Lübnan’a ait tutukluları serbest bırakmıyor, hiçbir şey yapmıyor. Buna karşılık, kaçırılan iki askeri bahane edip devlet terörü yapıyor. Yani Hizbullah Yürütme Kurulu üyesi Ali Fayyad’dan ve Lübnan Komünist Partisi’nde dinlediklerimizden sonra, süreci daha iyi anladık. Aslında bizim Lübnan’a bakışımız, medyada seçilmiş enformasyonlardan öğrendiklerimizdi ve hiçbir şey değildi aslında – yaşanan maalesef kötü bir şeydi aslında...

Soru: Ertesi gün ne yaptınız?

Murat Kanatlı: Ertesi günü Beyrut’a gittik. Sabah basın toplantımız olacaktı, görüşlerimizi ve gözlemlerimizi ortaya koyacaktık. Güney Lübnan’da gördüklerimiz yani o yıkılan binalar, bir alana sıkıştırılmış ve vahşice bombalanmış bir yerdi... Orada olup yaşamak gerekir. O barut kokusu, savaşa ait koku, orada hala cesetlerin olduğunu anladığınız o koku oradadır – aynı zamanda orada bir dayanışma var, bir hareket var... Bu ikisi var – “Sana rağmen biz buradayık” diyen bir meydan okuma var orada... Orada olmak, orada yaşananları görmek, gerçekten önemli ve orada olmadıkça, orada yaşamadıkça, onu anlayabilmenin, algılayabilmenin yolu yok...

Soru: Basın toplantısında ne yaptınız?

Murat Kanatlı: Basın toplantısını, radikal bir sol örgüt var, onun binasında yaptık... Lübnan’dan basın mensupları geldi. Kimi uluslararası ajanslarla çalışan medya mensupları da geldi. Orada gözlemlerimizi aktardık. Her delegasyon adına birer kişi konuştu. Kıbrıs’tan da benimle Yeşiller Partisi’nden Savvas konuştuk. Yaşananları ortaya koyduk ve Lübnan halkının direnişini her konuşmacı selamladı ve bundan sonra sürecin devam edeceğini ortaya koyduk. Tabii biz oradayken, Kahire’de başka bir savaş karşıtı toplantı yapılıyordu... O toplantının kararını da biz orada arkadaşlara aktardık. Karar, Eylül’ün sonunda, deniz kuşatması sürüyor olsa bile, Mısır’ın İskenderiye limanından bir gemi çıkacak... İçinde savaş karşıtı hareketin elemanları da olacak. Yardım malzemeleri de olacak. Larnaka’ya uğrayacak... Larnaka’dan sonra da Beyrut’a gidecek... Deniz yolu bloklanmış olsa bile, bu yapılacak. Bunu devam ettireceğiz... Kasım ayının son haftasında da çok büyük bir konferans düzenlenecek, her ne koşulda olursa olsun ve dünyanın her tarafından savaş-karşıtı hareket temsilcileri oraya çağrılacak, herkes elinden ne gelirse yapacak. Bu arada Avrupa Sosyal Forumu’nun çağrısıyla da “Filistin halkıyla dayanışma”, “Filistin ve Lübnan halkı”na çevrilerek Eylül sonunda da bütün dünyada dayanışma eylemleri yapılacak. Bunun kararlarını açıkladık orada.. Yeşiller Partisi’nden gelen Savvas, yaşanan çevre felaketini Avrupa Komisyonu’na götüreceğini söyledi. Medya ilgiliydi, bazı sorular sordular ve sonra herkes dönüş yoluna gitti...

Soru: Beyrut’a Amman’dan geldiniz ama Suriye’den döndünüz...

Murat Kanatlı: Evet... Mesela dönüş yolunda bir otoban vardı ama yıkılmıştı. Bu yolu kullanabilsek daha kısa sürede gidecektik ama bu yol artık kullanılamayacak durumda olduğu için, otoban dışında, dağlardan, tepelerden gittik. Çünkü şu aşamada İsrail yalnızca Beyrut’a uçulmasına izin veriyor. Beyrut’tan uçmaya izin vermiyor. Yani uçaklar Beyrut’a sadece inebilir ama kalkamaz. O yüzden bize en yakın olan yere, Şam’a gittik. Şam’dan Kıbrıs’a geldik... Üç saatlik çılgın bir yolculuktan sonra ulaştık. Gerçekten çılgın bir yolculuktu çünkü Suriyeli ve Lübnanlı sürücüler, kendilerince güvenli sürdüklerini söylüyorlar ama!... Gayet maceralı bir yolculuktu bizim için. Suriye’ye “Damascus (Şam) Global Direniş Örgütü” temsilcisi arkadaşla beraber gittik. Bizi evinde ağırladı... Bizi evinde ağırlayan arkadaş da Suriye Komünist Partisi’nin kurucusu, 16 yıl hapishanede yatmış. 2000’de çıktıktan sonra, partiden ayrılarak yeni bir hareket kurmaya karar vermiş. Partinin bütün kadrosu gözaltına alınıp yıllarca hapishanede kaldığı için, parti daha alt seviyede kadrolara kaldı ve büyüyemediği için, partinin değiştirilebilmesinin koşulları olmadığını söyleyerek ayrıldı. Partiden ayrılıp o örgütü kurdu, AGAS diye bir örgüt – Anti-Globalisation Activist Syria... Onunla beraber bir miktar bölgeye dair sohbet ettik. Aslında bölgedeki sol hareketin bu konuda kafası çok açık. Kafası açık olmayan yalnızca kendimizi Avrupalı sayan sol ve insanlar olarak kafamız karışık. “Aman Hizbullah’ı da desteklemeyelim, Hamas’ı da desteklemeyelim ama aynı anda İsrail’i de kınayalım” gibi şeyler ortaya koyuyoruz!...

Beyrut sokaklarında çeşitli afişler gördük – bölgede özellikle hem Birleşmiş Milletler’e, hem de Avrupa Birliği’ne karşı çok ciddi bir tepki var çünkü gerçekten yaşanan, göz göre göre bir savaştı ve bu savaşta bu kurumlar, herhangi bir şekilde tavır almadılar, alamadılar. Gerçekten kötü bir ortamdı... Ve devlet terörüne herkes gözlerini kapayarak, medyanın kendisine sunduğu yanlı haberleri dinleyerek mutlu olmaya çalıştılar. Böyle bir süreç yaşandı yani... Ama bir insanın, bir insana yapabileceği zulüm değil yani bu – bu kabul edilebilecek bir durum değil...

Soru: Tüm bunların ötesinde, oradayken ne hissettin? Bu yalnızca Lübnan’la mı ilgiliydi yoksa daha büyük bir projenin parçası mıydı? Bir tür “prova” mıydı?

Murat Kanatlı: Hissetmenin de ötesinde, orada herkesin ortaklaştığı ana düşünce, beklenen Suriye ve İran’ın taraf olacağıydı. Suriye girecek, taraf olacak ve bu ABD’ye gerekçe yaratacak ve Suriye’ye müdahale edecek. Hiç olmazsa İran ters bir hareket yapacak... Ama iki hafta geçmesine rağmen, bütün hava ve deniz yollarının bloklanmasına rağmen, Hizbullah kendi ayakları üzerinde kalıp direncini yapınca, bütün planlar altüst oldu. İran ve Suriye devreye girmediler de... Girmeyince, ortalık tamamen karıştı çünkü Büyük Ortadoğu Projesi vardı – Büyük Ortadoğu Projesi’ni yeni baştan ortaya koymaya çalışırlardı. Şu aşamada, Büyük Ortadoğu Projesi’yle ilgili hem Suriye, hem İran, ciddi bir direnç oluşturuyorlar ve ciddi bir sıkıntı Amerika için. En azından bir tanesini ortadan kaldırmak, projenin parçasıydı. Ama ortaya çıkan direniş ve dayanışma, bunu ters teptirdi. Binlerce mülteci, binlerce bombaya rağmen, insanlar meydan okurcasına orada kaldılar ve ateş-kes ilan edilirkenden, herkes yerine geri döndü. Ve bize Ali Fayyad’ın anlattığı “Biz emir verdik” diyor, “günlerce savaştıktan sonra, en azından o bölgeden bir kısım militanı alalım ve dinlensinler, yenisini koyalım... Savaşçılar kendi aralarında kavga ederlerdi, kim gidecek, kimin gitmesi gerekir – işte senin çocuğun var, sen git falan diye... Ve hiç kimseyi o bölgeden alamadık, emir vermemize rağmen gitmediler” diyordu... O dayanışma, o meydan okuma, o politik duruş, o planı bozdu. Ve birçok kişinin ortaklaştığı, eğer bu doğru olarak algılanırsa, savaş-karşıtı hareket de bunu doğru algılarsa, bu Büyük Ortadoğu Projesi’nin çökmesi demektir. Şimdi şu an sıra Filistin’dedir. Filistin’le dayanışma, o planı bozacak. Aslında, Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir ayağı kırılmış durumda ve bunu başaran da İslami direniştir. İşte fundamentalistler durdular da üç tane bomba attılar değil. Ve gene bize Lübnan Komünist Partisi’nin verdiği bir başka detay var ki bu çok önemlidir aslında ve araştırılması gerekiyor. Diyor ki bize, “Çatışmanın duracağı belli olduktan sonra ve özellikle siviller ölmeye başladığında, Hizbullah yavaş yavaş füze atmayı bıraktı ve yalnızca olduğu yerde direnmeye başladı ve ateş-kes’e doğru bunu tamamen sıfıra indirdi...Yani Hizbullah aslında geri çekilmeye başladı ve sivilleri hedef almıyor ama buna rağmen, İsrail, ateş-kes’e doğru o bombalamayı, o saldırganlığı yoğunlaştırdı...” Yani bir örgütü ölçeceksen, bunlarla da ölçmen gerekir... O yüzden yani artık bundan sonrası, küresel savaş-karşıtı harekete bağlı. Onlar bir yerinden tutabilirlerse, şu an bir şekilde gerekçe arayıp Suriye’yi vurmaya çalışan ABD’yi durdurup Filistin halkıyla dayanışabilirlerse, Büyük Ortadoğu Projesi’nin diğer ayakları da çok rahat kırılabilir, ciddi olarak da sallanmaya başladı.

Soru: Lübnan’dan Kıbrıs’a döndükten sonra neler hissettin?

Murat Kanatlı: Şunu söyleyeyim: Kıbrıs sorununu biz çok abartıyoruz. Veya biz sorunumuzu kendi kendimize büyütüyoruz, herhangi bir problemimiz yok. En azından bizdeki partnerler, iyi tanımlanmış durumda. En azından kimin kiminle ne yapacağını bilebiliyoruz. Orta Doğu’da bir Maronitler var, Maronitler de kendi içlerinde bölünmüş durumda, solcular, sağcılar olarak bölünmüş durumdadırlar. Maronit solcularla, Hristiyan veya Müslüman solcular biraraya gelemiyorlar. Sıkıntıları var, taraflar var... Hem iç, hem dıştan pek çok bilinmeyen, ortaya konamayan veri var, partner var. Bir sorunu anlamak için, orada yaşamış olmak lazım, bu çok net olarak ortadadır. Eğer orada yaşamıyorsan, sana gönderilen üç-beş mail’le anlayamazsın... Biz daha en duyarlı olduğumuzu düşündüğümüz halde, en azından 12 Temmuz’da savaş başladığında, 17 Temmuz’da eylem yapan insanlar olarak bile, aslında herşeyin gerisindeyiz. Hiçbir şeyi görebilecek durumda değiliz. Çünkü maalesef uluslararası medya, uluslararası kamuoyunu yaratan kurumlar, herşeyi çok net karartıyorlar. Mesela oradayken CNN’i seyrettik, şimdi ısrarla daha önce Irak’ta öldürülen Kürtler’i falan hatırlatıyorlar... O şekilde Irak’ta ABD’nin olmasını meşrulatırıyorlar. Özellikle Lübnan için söylemek gerekirse, bütün “suç” işte “Suriye ve İran problem yaratıyor, onlar Hizbullah’ı besliyor, onlar Hizbullah’a para veriyor, asker veriyor” deniyor. Ama oraya gidip insanlarla konuştuğunuzda, her taraf kapatılmış, her taraf bombalanmış durumda, içeride kalmış durumdadırlar. Ne para, ne başka bir şey... Ve orada yüzbinlerce mülteci, yüzbinlerce bombaya karşı, bir örgüt direnebiliyor ve en iyi teknolojiyle donatılmış bir ordu çıkmak zorunda kalıyor. Bu, doğru algılanması, doğru okunması gereken bir süreç... Onun dışında tekrardan söylüyorum, zaman zaman biz de kullandık, kendi gazetemizde de kullandık, herkes buna “savaş” diyor ama savaşta iki tarafın olması gerekiyor. Burada taraf-maraf yok, burada bir devlet terörü vardır. Bir devletin, canı istedi diye, bir bölgeye girip ortalığı yakıp yıkması vardır. Ona karşı direnen bir de direnç vardır – bir yapı vardır. Bunu “savaş” gibi tanımlamak bence abesle iştigaldir...

O kadar çok şey yaşadık ki orada ve o kadar kısa dönemde, şu aşamada ilk etapta aklımda kalan bunlardır... Atladığım önemli bazı şeyler olabilir. İlk hedefimiz belli yerlerde, çektiğimiz fotoğrafları gösterebileceğimiz, açık oturumlar, konferanslar yapıp, en azından algılamak isteyen insanlara bunları aktarmaya çalışacağız. Elbette insanlar oraya kendi önyargılarıyla gelecekler ve çok büyük ihtimal bize Hizbullah’ın ne kadar fena bir örgüt olduğunu anlatmaya çalışacaklar. Olabilir. Hizbullah’la ilgili hala daha aşırı dinci, fundamentalist bir örgüt diyebilirsiniz. Ama en azından bir “terör örgütü” kısmında, İsrail devlet terörüyle karşılaştırıldığında, soru işareti konmasını ısrarla talep edeceğimiz çalışmalar yapacağız yakında...

 
 
 

 

Υeni Kıbrıs Partisi
Κόμμα Νέα Κύπρος

New Cyprus Party