Norveç’teki katliama soğukkanlı bir değerlendirme

113

Psikolog Gündüz Vassaf, Kürşad Oğuz’a Habertürk için konuştu…

Güzdüz Vassaf’ı çoğunuz 1990’larda kült olan “Cehenneme Övgü” ve “Cennetin Dibi” kitaplarından tanıyorsunuz. Ancak 12 Eylül’den sonra çalıştığı Boğaziçi Üniversitesi’nden istifa eden Vassaf, Avrupa’da göçmen işçiler üzerine araştırmalar yaptı; yurtdışında farklı üniversitelerde dersler verdi.

Tarihe farklı yaklaşımıyla dikkat çeken Vassaf, 23 Temmuz’da Norveç’te yaşanan katliamdan sonra sorgulanan “çokkültürlülük,” “Avrupalılık,” “birlikte yaşama,” “azınlık düşmanlığı” vb. konularda çokça fikir yürütmüş bir isim.

Vassaf’ı bir yurtdışı seyahati arefesinde yakaladık ve bu söyleşiyi mecburen mail üzerinden yaptık.

Faydalanmanız dileğiyle…

 

“GEÇEN YÜZYILDA HADIM ETMİŞLERDİ”

Norveç’teki saldırı bireysel bir cinnet miydi yoksa alt metninde Hıristiyan toplumun biriktirdiği bir İslam düşmanlığı mı var? Saldırıyı düzenleyen Breivik, yazdığı manifestoda şöyle diyor: “Liberalizm ve çokkültürlülük Avrupa Hıristiyan medeniyetini yok ediyor…”

Evet, avukatı buna bireysel cinnet diyor. Öyleyse, siyasi literatürümüzde “devlet cinneti” deyimi gerekli. Geçen yüzyılın başında, İskandinavya da dahil bir çok ülkede, işçi sınıfı ve köy kökenli kişiler, zekâları kıt, akılları sağlıksız diye hadım edilmişti; ırkın sağlam, sağlıklı tutulması gerekçesiyle. Norveç’te yapılansa son yıllarda, dünyanın her tarafında ulus devletlerde yaygınlaşan kurumsal ırkçılığın tezahürü. Adama vahiy inmedi bu eylemi yapsın diye. Bir çok hükümet düzeyinde söylem, göçmen düşmanlığı üzerine kurulu. Kurumsal ırkçılık Avrupa’da göçmenlerle sınırlı değil. Buna en somut örnek Roman’ın toplumdan dışlanması, devlet kararlarıyla yok edilen mahallelerinden sürülmesi.

Bu saldırı neye darbe vurdu? Çokkültürlülüğe mi, Avrupalılık fikrine mi, küreselleşmeye mi?

Hepsine birden ve de demokrasiye. Olaydan hemen sonra Norveç Başbakanı “ülkemizde demokrasinin yok olmasına müsaade etmeyeceğiz” dedi. Bu sözler telefaffuz edildi mi tehlike almış başını yürümüş demektir. Türkiye’de de, iş işten geçtikten sonra, 12 Eylül öncesi kitlelerin meydanlarda “Faşizme geçit yok” diye haykırdıklarını hatırlayın. Norveç olayı, son kertede, sade göç alan ülkelerde değil Müslümanlar’ın yaşadığı ülkelerde de dinler karşıtlığını, “biz ve onlar” taraflaşmasını kısa vadede körükleyecek gibi. Evrensel bir kültürü paylaşıyor olsaydık Müslüman çoğunluğu olan bu ülkelerin insanlarından, kuruluşlarından, siyasetçilerinden geçmiş olsun mesajları gelirdi.

 

“AVRUPA ASLINDA AMAZON”

Bu saldırıdan veya bir süredir Avrupa’da yükselen siyasal milliyetçilikten yola çıkarak Avrupalılık fikrinin artık sona geldiğini söyleyebilir miyiz? Öyleyse bunun nedeni nedir?

Avrupalılık fikri, eğer bundan anlaşılan farklı kültür ve dinlerden gelenlerin bir arada yaşamasıysa daha yeni başladı.

Tarihi açısından Avrupa dünyada en uzun süre kapalı kalmış, içine dönük yaşamış bölge. Bir anlamda Amazon kabileleri gibi. Doğu’da Çin’de, Hindistan’da, Afganistan’da, İran’da, tarihleri boyunca yüzlerce din, binlerce dil aynı topraklarda aynı zamanda var olmuşken, birbirlerini var etmiş, sürtüşmelerine rağmen birbirleriyle zenginleşmişken, mimaride, müzikte, mutfakta, insanların günlük davranışlarında sentezini yaratmışken, İpek Yolu’nda gidip gelmişken, Avrupa insanı tek bir dinle, Hırıstiyanlıkla bile bir arada yaşamasını becerememiş. Ulus devleti icad edene kadar yüzyıllarca din savaşlarıyla birbirini kırmış. Ulus devleti icad ettikten sonra da, gene geçimsizliklerinden, başımıza iki dünya savaşı çıkarmışlar. Peygamberlerinin Yahudi kökenli olmasına rağmen, Musevilere de tarihleri boyunca yaşama hakkı tanımamış olmaları, topraklarından sürmeleri, soykırım cabası.

Böyle bir vahşi özgeçmişi olan bir topluluğun 731’de Poitier Savaşı’ndan bu yana öteki, düşman diye baktığı Müslümanlar’ın son 50 yıldır Avrupa’da yaşamaya başlıyor olması bu kıta yerlileri için alışılması, hazmedilmesi zor bir şey.

Ancak unutmamalı ki, Avrupa’nın tarihsel tahammülsüzlüğü tepki olarak Aydınlanma’yı, ardından bugün dünyaca benimsenen evrensel insan haklarını da küresel uygarlığımızın kıstası yaptı. Dünya vatandaşlığının yolunu açtı. Bugün Norveç’te yakılan mumlar, ellerde tutulan güller, hoşgörüden değil, evrensel ilkelerin toplumun kayda değer bölümü tarafınca içselleştirilmesinden. Diğer taraftan Türkiye’de Hrant Dink’in, devletin unsurlarının bilgisi dahili olduğu anlaşılan katliamı ardından bir kaç yüzbin kişinin “Hepimiz Hrant’ız” demesine karşı gelen toplumsal tepki, futbol stadlarında katilin beyaz beresinin övünçle simgeleştirilmesi, iğneyi başkasına batırmadan çuvaldızı kendimize sokmamız gerektirdiğinin ibret verici bir hatırlatması.

 

“YENİ BİR AVRUPA DOĞACAK”

Herkesin, her topluluğun kendi gibi olanlarla yaşamak istemesi karşılanması gereken bir hak mıdır ve bu mümkün müdür?

Aynı dinden, aynı dilden klonlarımızla yaşamamız ulus devletin başımıza açtığı bir felâket ve tekdüzelik. McDonalds’lılar bir ülkede, Burger King’liler başka ülkede yaşar olduk. Oysa türümüzün tarihi tam tersi. Yüz yıl önceki Anadolu topraklarına bile bakmak yeter. Aydın doğumlu babam, mahalle arkadaşlarıyla Türkçe dışında Rumca ve Arnavutça’da konuşurdu. Tarihçilerin, türümüzün en vahşi yüzyılı olarak gördüğü 20. yüzyıl, ulus devlet olgusunun neden olduğu bir facia. Son dönemde ister nedenleri siyasi olsun, ister ekonomik, türümüz göçlerle tam anlamıyla evrenselleşmeye başladı. Kültürler arası evlilikler dünya vatandaşlığının yolunu açıyor. Buna direnenler, bayrak ve dinlerini yarına karşı kalkan olarak kullanıyor.

Çokkültürlülük nedir?

Avrupa bağlamında şimdiye kadar uygulanmayan bir proje. Çok kültürlülük insanların yan yana değil, bir arada yaşaması. Toplumun “azınlık” haklarını tanıyacak şekilde düzenlenmesi değil, tersine zihinlerimizdeki azınlık çoğunluk ayrımının kalkması. Bu bağlamda Türkiye’de Kürtler çoğunlukla çok kültürlü, çünkü iki kültürü, iki dilli iken, Türkler’in kültür yoksulu olduğunu söyleyebiliriz.

Çokkültürlülüğün sonu geldi diyebilir miyiz? Geçen yıl Merkel de benzer bir laf sarfetmiş, Türk işçileri kastederek “Çokkültürlülük projesi hataydı, başarısız olduk” demişti. Peki ne yapacağız? Artık homojen toplumlar mı olacak?

Avrupa’da göçmenlerle ilgili çok kültürlülük adına apartheid uygulaması oldu. Almanya’da göçmen çocukları ile yerliler aynı futbol takımlarında aynı ligde oynayabilecekken, doğalı buyken, Türkler için ayrı takımlar, ayrı ligler kurulması teşvik edildi. Çok kültürlülük denenmedi ki sonu gelmiş olsun. Bugün göçmen politikası yerine göçmen polisi esas olsun farketmez. Tarihi süreci yavaşlatır o kadar. Sonuçta yeni kuşakların ortak bir kültürde buluşması, uzun vadede yepyeni bir kültür oluşturması kaçınılmaz. Nasıl Roma İmparatorluğu’nun üstüne doğudan göçlerle Visigotlar, Ostrogotlar, Vandallar, geldi ve Latin kültürüyle birleşip günümüz Avrupa kültürünü yarattılar, çağdaş göçler de yeni bir Avrupa yaratacak.

 

“BİN YIL ÖNCEKİ ERKEKLE BUGÜNKÜ AYNI DEĞİL”

Türkiye çokkültürlü bir ülke mi? Bu gelişmeler bize nasıl yansır?

Geçenlerde Anayasa Mahkemesi bir Süryani vatandaşın, soyadı kanununa aykırı olduğu gerekçesiyle, Süryanice soyadı alması başvurusunu reddetti. Bırakın Türkiye’de Müslüman olmayanları, burası daha Sünni ve Şiiler’in çok kültürlü bir ortamda yaşayamadığı bir toplum. Geçenlerde bir arkadaşım takside. Şoför Ermeniler aleyhinde atıp tutuyor. Arkadaşım, “Ben Ermeniyim” diyor. Şoför’den karşılık, “Estağfurullah.” Her şeye rağmen Türkiye’de Rum, Yahudi, Ermeni, Süryani nüfus var. Aralarından bir kaymakam, vali, subay, hakim gördünüz mü? Yakın zamana kadar “milli güvence” gerekçesiyle dışişleri personelinin, hatta yedek subay adaylarının bile yabancılarla evlenmesi yasaktı.

Kimliklerimiz artık bizim düşmanımız mı oldu?

Başkalarına karşı kalkan olarak kullanıyorsak, kimliklerimiz bizi zenginleştirmek yerine bir şeyler eksiltiyor. Değişkenliğe açık olmak yerine kimliklerimizi üniforma yapıyoruz. Oysa ne bin yıl önceki Müslüman bugünkü Müslüman, ne de bin yıl önceki “erkek” bugünkü erkek kimliği aynı. “Biz” kelimesini “Biz dünyalılar”, “Biz insanlar” anlamında kullanmadıkça, kimliklerimizle taraf olmaya mahkumuz gibi.

 

“GÖÇLER, PARLAMENTER REJİMLERE DE GÖLGE DÜŞÜRDÜ”

Bu saldırı sonucunda “Bakın siz İslam terörü var diyordunuz ama Hıristiyan terörü de varmış, eşitlendik işte” duygusuna kapılanlar için ne söylemek lâzım?

Bu olayın tetiklediği taraflaşmanın bir ibret verici yönü daha var. Şöyle bir düşünce, “Bu gâvurlar bizden yana gördükleri dindaşlarına bile kıyıyorsa, bize nefretleri kim bilir ne kadar?” Eşitlendik, Hıristiyan terörü de varmış düşüncesi, bence İslamofobi’nin de tetiklediği mağruriyetle isyan karmaşası bir duygu.

Bu olaylar demokrasiye inancı azaltır mı? Demokrasi şekil değiştirmek zorunda mı kalacak?

Göçler ulus devlet mefhumu ile birlikte parlamenter rejimlerin de üstüne gölge düşürdü. Amerikalılar’ın İngiliz İmparatorluğuna karşı verdiği bağımsızlık savaşının şiarı “temsil hakkımız yoksa vergi ödemeyiz” idi. Benzer konum her yerde göçmen işçiler için de söz konusu. Hele Avrupa. Kaç kuşaktır orada yaşıyorlar, çalışıyorlar, vergi ödüyorlar, seçme seçilme hakları yok. Kölelerin emeği üzerine kurulu Yunan demokrasisi gibi.

Göçmenlik biter mi? Bitmezse Avrupa’da tepkiler ve milliyetçi akımlar daha da büyür mü?

Japonya emeğe ihtiyacını yabancılar yerine teknolojiyle çözdü, sanayide hatta bugün servis sektöründe robotlaşmayı esas kıldı. Yaşlanan Avrupa göçmensiz yaşayamaz. Diyelim robotlaşmaya gitti, gene de sınırları içinde mevcut göçmen toplumu ile çok kültürlü bir toplum kurmaya eli mahkum.

Norveç’te, her şeye rağmen göçler sonucu tohumları atılan çokkültürlü topluma karşı miyadını doldurmakta olan Hıristiyan-milliyetçi akımlar, tarihten silinmeden önceki son şahlanışlarında. Benzer akımlar ve ırkçılık, Türk-İslam sentezinde, başka ülkelerde milliyetçilikle kamufle edilmiş siyasal İslam’da, Hindu milliyetçiliğinde, Japon Şintoizmi’nde var. Totaliter ideolojiler artık dikiş tutmayacağından bir süre için sermaye odaklı egemen düzen, iktidarını milliyetçi-dinci akımlara uyum sağlayarak sürdürecek.

 

“GÖÇLER BİR YANDAN DA BAŞARILI”

Avrupa’daki Türk işçilerde süreç nasıl ilerledi? Onlar o toplumlara eklemlendi mi?

Son yıllarda Türkler gibi göçmenler, ki artık göçmen yanlış ve gerçeği yansıtmayan bir deyim, topluma uyum sağlamadıklarından, dil öğrenmediklerinden, özet olarak “Avrupalı gibi olmadıklarından, Hollanda’da Hollandalı, Almanya’da Alman gibi olamadıklarından” eleştiriliyor. Ve bir kesim için bu geçerli. Ancak bu durum bir anlamda ve gettolaşmaya rağmen göçmenlerin başarısının ifadesi. Eğer bu ülkelerde Türkiye’deymiş gibi yaşayabilenler kendi içlerinden çıkardıkları avukatlarla, doktorlarla ya da alışverişte, günlük yaşamlarını Türkçe idame ettirebiliyorlarsa bu o toplumda Türkler’den de bu meslek gruplarında olan, egemen sisteme entegre olanlar sayesinde. Nasıl dünyanın bir çok şehrinde, hem de kuşaklardır Çinliler’in bir kısmı “Chinatown”larda varlıklarını sürdürebiliyorsa Türkler de öyle.

Saldırıyı düzenleyen Breivik’in manifestosuna bakılırsa o ciddi bir Türk düşmanı aynı zamanda. Peki Avrupa’da bu kadar göçmen varken neden Türkler’i kafasına takmış olabilir? Avrupa’da Türkler’e karşı artan bir nefret varsa son yıllarda, bunun sebebi nedir?

Avrupa’nın ötekisi İslam kurulduğundan bu yana önce Müslüman Araplar sonra da Osmanlı İmparatorluğu ve Müslüman Türkler oldu. Ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra Soğuk Savaş’ta bir süre Sovyetler Birliği öteki konumuna geçti. Şimdi bıraktığımız yerden devam ediyoruz. Ancak tarihe kuşbakışı baktığımızda Avrupa’nın ötekisinin artık içinde yaşadığını, yeni kuşaklarda “ben” ve “öteki”nin giderek harmanlandığını görüyoruz. Buradan yeni bir Avrupa kültürünün çıkması kaçınılmaz.

Bazı çevrelerden ve hatta hükümetten de artık “bu Avrupa’nın peşini bırakalım, zaten çökecek ve bize faydası yok. Bu saldırı da Türk düşmanlığının bir göstergesi” sesleri yükseliyor. Türkiye için Avrupa Birliği bitmiş midir artık? Bu doğru bir yaklaşım mı?

Avrupa Birliği’nin geleceği her şeyden önce, zaten miyadını doldurmakta olan ulus devlet anlayışının geleceğe karşı direnmesini ne kadar sürdürebileceğine bağlı. Belki bir, belki birkaç kuşak sonra küreselleşen dünyanın ulus devlet anlayışı üzerinden yürütülmesi imkânsızlaşacak. Ulus devlet yerel sorunlara yaklaşım açısından fazla büyük, dünya sorunlarıyla uğraşılması açısından da çok küçük. Dünya vatandaşlığının yolunu açan göçler evrenselleşme sürecimizi hızlandıracak.