NGO’LAR DEVRİM YAPAR MI?

84

Murat Utkucu – Birgün

Solun kaderi bu. Alışalım…

Ne yapsa kurtuluş yok.  Bütün hesaplar sola kesiliyor! Bütün günahlar soldan soruluyor. Keçiler bile acıyarak bakıyor artık sola… Solun temel silahı, eleştiri, artık her konuda sola saplanıyor. İlgisi var mı yok mu soran yok.

Mahmut Mutman, 6 Haziran tarihli Radikal İki’de, 21. Yüzyıl’da yükselen politik öznenin, uluslararası sivil toplum ve hükümet dışı örgütler olduğunu belirtiyor, Gazze konvoyunu örgütleyen İHH üzerinden bu teşkilatların potansiyelini ortaya koyarken tarihin bu yeni öznesini heyecanla selamlıyor.

Yazıda “siyasetinin sınırına gelmiş sol” hedef tahtasına konulurken, eski tarz sınıf hassasiyetinin bir boğulma hali olduğu  vurgulanıyor, yeni oksijen kaynağı olarak hükümet dışı örgütlenmeler -NGO- işaret ediliyor.

“Siyasal İslam’ın küresel ve son derece ileri görüşlü yepyeni bir hareket olduğunu” neredeyse tanrısal hakikat olarak not düşen  Mutman, solun kulağını çekerken, Enternasyonal adlı örgütün bugün yaşamıyor olsa dahi yüz kırk altı yaşında olduğunu es geçiyor. “Neden solun bir İHH’sı yok!” derken, bu teşkilatın bugün sergilediği uluslararası dayanışmayı otuz yıl önce NGO’ları olmadan da devrimci sol yapıların göstermiş olduğunu da hatırlamak istemiyor. Filistin meselesini dert edinen sol, sınıfsal okumanın o zaman da bir akıl hapishanesi olmadığını göstermiyor mu?

Aman yanlış anlaşılmasın. Bu yazı Gazze gemilerine söz söylemiyor: Tamam. “Konvoyda, İHH adlı teşkilatın ve TC pasaportluların ağırlığı var. İHH’nın İslami rengi, ortada. Gazze yönetimi ile İHH arasındaki ilişkinin ideolojik boyutu da malum.  Ama tüm bunlar, ne konvoyun enternasyonalliğine halel getiriyor, ne de Gazze’ye yapılan yardımın insaniliğini siyasileştiriyor. Gazze konvoyu; sonuna kadar haklı bir amaç için, son derece haklı sebeplerle yola çıkmış, yolda bir zorba devletin korsanlığına maruz kalmış, dokuz eylemcisini kurban vermiş bir vicdan hareketidir.”

Bu hakikati, cebimize yerleştirelim. Sonra düşünmeye başlayalım. Uluslararası sivil toplumun örgütlenme modeli olarak NGO’lar, siyaset yapmanın yeni aracı olabilir mi? Hükümet dışı örgütlerin dünyayı değiştirmeye gücü yeter mi? Peki ama dünya siyasetinde son kırk yıldır etkisini gösteren NGO’lar ne işe yarar?

Çağımız malum: Postmodernizm Çağı! Büyük anlatıların canına okunduğu, ütopyalara inancın kalmadığı, mevcudun ebedi kudret kazandığı, tarihin bittiği, “Son Durak: Kapitalizm” iddiasının toplumsal akla işlendiği, bu nedenle her şey gibi siyasetin de anlık  amaç ve eğlence için üretilmeye başladığı bir devir. Dönemin temel karakteristiği ise herkesin kendini doğuştan gelen bir şeye ait olmak zorunda hissetmesi! Din ya da mezhepler dahil olmak üzere kalıtsal aidiyetler kutsanırken mesela sosyalizm programında birleşmek arkaik modern totaliter çizgi olarak aşağılanabiliyor. Gelenek; -sanki ideolojik bir arka plana sahip değilmiş gibi-, herkesin “özgürce” yaşayabileceği alan olarak tanımlanırken mesela eşitlik siyaseti, cemaatçi düşünceye göre totaliter ilan ediliyor.

Ve tüm bunların üstüne zalimin büyük anlatısı Kapitalizm, kendini bu kimlikler arkasına gizleyerek hikmetinden sual olunmaz bir tanrı gibi dünyanın canına okumaya devam ediyor.

Tamam: Modernist günahlarla hesaplaşmak için belki post modern okumaların şiddetine ihtiyaç vardı; aklı silkelemek için bu gerekiyordu belki. Ama, o arkaik çağların modern dogmatik baskısı altında bile insanların bir araya gelip hayatı dönüştürmek için bugünden çok daha fazla aklı, umudu ve siyasal imkânı vardı. Bugünse, sol siyaset, ne acı ki umudu yeniden keşfetmek zorunda. Postmodernizm, bu anlamda yarılmış insanlık idealidir. Kutsal alt kimliklerle paramparça insanlık için sadece kapitalizm birleştirici unsur olarak öne çıkıyor. İhtiyaçsız tüketim-amaçsız üretim üzerine kendini inşa eden, ahlaksız ve kuralsız kapitalizm. (1)

Postmodernizm, geleceksizlik üzerine kurulu bir dünyayı idealize eder. Bunun için de siyaseti ve araçlarını büyük anlatılardan uzak tutmaya çalışır. Esas hikayeye hiç bulaşmayınca, siz  ister en radikal eylemi koyun ortaya, isterse eyleminiz, dünya dengelerini altüst etsin son tahlilde görünmez elin komutasında gemi umursamadan yoluna devam eder. Gemideki forsalar da bu kadar özgürlük varken neden hala boğulma hissi içinde olduklarını düşünüp küreklere asılır dururlar.

NGO, postmodern bir siyaset aracıdır. Büyük hikayeler yerine pragmatik siyasi duruşu tercih eder. Eylem çizgisi, bugünü en az zararla kapatmak üzerinedir. Sistemi, adım adım zorlamak ama dönüştürmek değildir. Böyle iddiaları yoktur.

Greenpeace’i ele alın. Helsinki Watch ya da Amnesty International’i… İHH’yı  ya da İnsan Hakları Derneği’ni düşünün. Ya da bu satırların yazarının da üyesi olduğu Mülteci-Der’i… Üç aşağı beş yukarı aynı fotoğrafı verirler.

İyi de tüm bu hükümet dışı örgütlenmeler, ya da sivil toplum kuruluşları, insanlık adına bugüne kadar hayırlı işler yapmadılar mı? Greenpeace, birçok çevre felaketinden dünyayı haberdar kılmadı mı? Hatta gemisi, Fransız gizli servisi tarafından batırılmadı mı? Peki Türkiye’de İnsan Hakları Derneği üyeleri kontrgerilla’nın kurşunlarıyla can vermediler mi? Ya Mülteci-der, sessiz ve özverili çalışmasıyla kaç Afrikalı ya da Acem sığınmacının hayatını kurtardı bugüne kadar?

Adı geçen NGO’lar büyük bir vicdan hareketinin parçalarıdır. İHH gibi ideolojik perspektifle hareket edenler dahi, Gazze olayında görüldüğü üzere, zaman içinde evrensel amaçları içselleştirebilirler. Din ve dil farkı bilmemenin enternasyonal ruhu ucundan tutanı ahlaken güzelleştirir.

Ama hakikat şu ki, bütün hükümet dışı örgütler, “ütopyalarının” tamamını gerçek kılsalar dahi bu ütopyaların toplamı dünyayı değiştirmeye yetmez. Sistemin özünü göz ardı ederek günlük meseleler üzerinden birey ve toplumun acil ihtiyaçlarını gidermenin; insan vicdanında, sokakta ve siyasette haklı bir karşılığı var. Kim buna itiraz edebilir? Ama siyaseti uluslararası sivil toplum üzerine kurmak, asli unsur olarak NGO tarzı siyasete bel bağlamak, Fukuyama’yı haklı çıkarmaktan başka bir işe yaramaz. Tarihin kapısını kapatmaya ise kimsenin hakkı yok!

1 Kimlik siyasetinin ütopyaların önüne dikilmesini eleştirirken etnik, dini ya da cinsel kimlik ve tercihleri nedeniyle ezilenlerin hak ve özgürlük mücadelesini savunmanın sol siyasetin ekseninde yer aldığını vurgulamak gerekiyor. Büyük anlatılar, hayatın bütün küçük hikayelerini kapsar. Bütün kimlikler hikayenin içinde kendine yer bulur. Sol siyasetin ilkesi basit değil mi aslında: Ne feda edilecek bir halk, ne gözden çıkarılacak bir insan ne de vazgeçilecek bir özgürlük var.