Newroz üzerine 3 yazı

98

Üç Kibritle Başlayan Kürt Aydınlanması

Sırrı Süreyya Önder – Radikal

Şeb-i yelda, en uzun gece demek. Kuzey Yarımküre için 21 Aralık’tır. Bu tarihten sonra geceler kısalmaya başlar. Günle gecenin birbirine denk olduğu gün, Newroz günüdür. Yani 21 Mart…

Başta Kürtler olmak üzere birçok Doğu halkının bayramıdır. Diğer halklar için sadece baharın gelişi gibi bir anlam içerirken, Kürtler için bundan çok daha fazla ve siyasi bir anlam taşır. Zalim kral Dehak’a karşı Demirci Kawa’nın önderliğindeki başkaldırının tarihidir aynı zamanda.

 

Üç kibritlik Newroz

Tarih, 21 Mart 1982… Kanlı Diyarbakır zindanında, bir genç vardı.

Yargılandığı PKK davasında siyasi savunma yapmıştı. O günün koşullarında bu, ölüme talip olmakla eşanlamlıydı. Nitekim onun iradesini kırmak için, bir insan evladına reva görülemeyecek ne varsa yaptılar. Diyarbakır çaresizdi, bütün dünya da sağır…

Siyasi savunmasına, siyasi bir vasiyet ekledi. Hücresinde gizlediği üç tane kibriti yaktı. Karşı hücredeki arkadaşlarına gösterdi. Bu sembolik bir Newroz ateşiydi aslında…

O gece bedenini silah olarak kullanıp, işkencecilerinin suratına çarptı.

Canına kıymıştı. Bir intihar ya da yılgınlık değildi. Kör sağır kesilen bir dünyaya, bedeniyle yazılmış bir mektup, sessiz kalan Diyarbakır’a bir haykırıştı.

Sürekli can pazarı yaşatılan bir zindanda, insanlık onurunun candan daha kıymetli olduğunu göstermişti.

Bu eylemi için Newroz gününü, tam da bu yüzden seçmişti.

Adı Mazlum Doğan’dı…

 

Onurlarından vazgeçmediler

Tarih, 18 Mayıs 1982… Yine aynı zindan, daha fazla işkence, yine aynı ‘yok sayılma’…

33. koğuşta dört genç tutuklu… Herkes uyuduktan sonra bir halka yaparak koğuşun ortasına oturdular. Ellerinde üç adet kibrit vardı. Tahta kaşıkları verniklemek için kullanılan verniği üzerlerine boca ettiler. Vernik, her gün içine sokuldukları bok çukurundan bedenlerine bulaşan pisliğin üzerini kapladı. Siyasi vasiyetlerini yazıp arkadaşlarının başucuna bırakmışlardı. Üç kibriti aynı anda yakıp bedenlerini tutuşturdular. Ortalığı kesif bir et kokusu sarmıştı. Uyanan arkadaşları üzerlerine su dökerken, yananlar bağırıyorlardı: “Su dökmeyin! Ateşi kuvvetlendirin!” İçlerinden adı Ferhat olanı hocaydı, edebiyatçıydı. Yanmış başını kucağına alan arkadaşına “O türküyü söyle!” diye fısıldadı. Bütün zindan Kürtçe türküyü dinledi. İşkenceciler de…

Dünya tarihine, bedenleriyle geç kalmış bir Newroz ateşi yakan insanlar olarak geçtiler.

Adları, Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Eşref Aynık, Mahmut Zengin’di…

Bedenlerinden çıkan ateşi, dumanı, isi Diyarbakır da görmedi, dünya da…

Onurlu bir hayattan vazgeçmek yerine canlarından vazgeçmişlerdi.

 

Kendilerini yakanlar

Tarih 21 Mart 1992… Cizre ve Şırnak’ta yapılan Newroz kutlamalarında polis, halkın üzerine ateş açarak, ulusal Kürt bayramını kana bulamıştı. İki yerleşim birimine de çevre illerden askeri sevkıyat yapılmıştı. 23 Mart’a kadar süren çatışmalarda, resmi açıklamalara göre biri gazeteci İzzet Kezer (Sabah gazetesi) olmak üzere 57 kişi taranmak suretiyle yaşamını yitirmişti.

Cizre ve Şırnak’ta yaşananların yankı bulması üzerine Almanya, ‘sivil Kürt halkına ateş açıldığı’ gerekçesiyle Türkiye’ye silah sevkıyatını durdurdu. Halkın Emek Partisi’ne mensup dönemin 14 Kürt parlamenteri, Birleşmiş Milletler’e konuyla ilgili Türkiye’yi şikâyet edince, BM olayların incelenmesi için bir komisyon oluşturdu. Bu komisyonun 15 Nisan 1992’de yayımladığı rapora göre güvenlik güçleri sivil halkın bulunduğu alanları tam 20 saat boyunca taramışlardı…

Kürtler, yanarak gözükmek isteyen evlatlarının sesini duyduklarında, artık Newroz ateşini kendileri yakmaya başlamışlardı.

Devletin yaktığı ateş Devlet, bu ateşi başlatan üç kibritin hikâyesini iyi bildiği için telaşa kapılmıştı. Utanmadan koca koca ekâbir devlet erkânı, açtıkları ateşi unutturmak istercesine “Newroz icap ederse onu da biz kutlarız!” diyerek temsili ateşler yakıp üzerinden hopladılar. Kürtler haysiyetli millettir. Bir Allah’ın kulu, bu şebekliği izlemeye gitmedi.

Eski Bağlar Belediyesi Başkanı Yurdusev Özsökmenler, açılım ve kültürel haklar faslında zikredilen her şeyi defalarca cezalandırılmak pahasına Kürtlerin fiili durum haline getirmek suretiyle kazandıklarını anlatmıştı. Yani ortada ‘verilen’ değil ‘alınan’ bir şey vardı… Bunun onuru da Kürt siyasal hareketine ve üç kibritle başlayan ‘Kürt Aydınlanması’na aittir.

Tarih 21 Mart 2011.

Diyarbakır’dayım… Newroz meydanına gelen 1 milyonun üzerindeki halkın yaktığı Newroz ateşi, neredeyse yurdun her tarafından gözükecek kadar görkemliydi. Gençler ve her yaştan kadınlar, kızlar çoğunluktaydı.

Artık bir savaş havasından çok, bir barış şöleni halinde geçiyordu.

Diyarbekir, vaktindeki mahcubiyetini, yeni doğan binlerce çocuğa ‘Mazlum’ adını koyarak gidermişti.

Bu kutlamaları, canından vazgeçebilecek kadar hayatı seven insanlara borçlu olduklarını biliyorlardı.

Bu ülkede onurlu bir barış tesis edilirse bütün insanlık için ‘Şeb-i yelda’ bitecek. Uzun ve karanlık gecelerin yerini aydınlık günler alacak.

Yitip giden onbinlerce canın hatırına, Newroz buna vesile olsun…

Bayramınız kutlu olsun. Yani Newroz Piroz Be!

 

Newroz’da namaz kılanlar, kadınlar ve eşcinseller…

Oral Çalışlar – Radikal

 

Diyarbakır’daki Newroz kutlamalarında gökkuşağı rengi bayraklarıyla yüz binlerin arasında eşcinseller de dikkat çekiyordu.

Kürtler, geleneksel kültürün, erkek egemen anlayışın damga vurduğu bir halk olarak bilinirler. Kürtler arasında, gerçekten de çok yakın bir geçmişe kadar, kadınlar ve erkeklerin aynı ortamda bile bulunamadığı katılıkta bir sosyolojik atmosfer vardı. “Kaç çocuğun var?” diye sorduğunuz bir Kürt erkeği yalnızca erkek çocuklarının sayısını söylerdi. Eşcinsellik ise düşünülebilecek en büyük günah ve tabuydu.

Diyarbakır’ın Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, Newroz kutlamaları için Bingöl’e gitmişti. Bingöl, belki de yörenin en muhafazakâr kentlerinin başında geliyor. Kahvaltıda buluştuğumuz Başkan Demirbaş, Bingöl’deki Newroz alanında yer alan 10 bin civarındaki katılımcının yüzde 60’ının kadın olduğunu, bunun Bingöl için inanılmaz bir tablo olduğunu ifade etti.

Diyarbakır’ın Bağlar Belediyesi sınırları içindeki Newroz meydanı, içerdiği farklı renklerle sosyolojik açıdan son derece özgün bir manzara sunuyordu. Bir tarafta başı örtülü, kapalı genç kız, öbür tarafta dekolte giyimli bir başka genç kız, ortalarında bir genç oğlan halay çekerken hemen onların yanı başında bir erkek seccadesini açmış namaz kılıyordu. Yalnızca BDP’liler değil, solun bazı değişik grupları, değişik Kürt siyasi örgütleri de bayraklarıyla bayramı kutlamak için oradaydılar.

Kürt Rönesansı

Kürtlerin başına çok bomba yağdı. Binlerce Kürt, 25 yıl süren ‘düşük yoğunluklu savaş’ta yaşamlarını yitirdi.

Kürtler, dünkü tablodan da görüldüğü gibi kimlik kavgalarında ayakta kaldılar, kalmayı başardılar. Çatıştıkları gücün büyüklüğüne rağmen, geri adım atmadılar. İşin ilginç boyutu ise bu yaşananların Kürtler açısından çok hızlı ve derinlikli bir kültürel sıçramaya da temel oluşturması.

25 yıl önceki Kürtle bugünkü Kürt arasındaki anlayış farkı olağanüstü boyutlara ulaşmış durumda. “Türkiye’nin coğrafi olarak en doğusunu oluşturan bölgeler, düşünce tarzı olarak Türkiye’nin en batılı yüzünü oluşturmaya başlamak üzere olabilir mi” sorusunu sormaktan çekinmemek gerekiyor.

Kürtler, Türkiye’ye egemen olan anlayışları da birçok noktada etkilediler. ‘Hâkim güçler’in Kürtlere olan bakış açısı bile yoğun bir değişim geçiriyor.

Tabii, Kürtler, Türkiye’yi dönüştürürken en sıradışı ve çarpıcı değişimi kendi içlerinde yaşadılar. Kürtlerin hâlâ ‘feodalizmin esiri’ olduğu yönündeki klişelerin yaygınlığına aldanmayın. Düne kadar sokağa çıkamayan, erkekler kaşısında başını eğerek konuşan Kürt kadınları, hayatın her alanında etkilerini arttırıyorlar. Mitinglerde, gösterilerde erkeklerin sayısı kadar hatta bazen onlardan da fazla kadın yer alıyor. Parti yönetimlerinde, belediye başkanlığı dahil yerel yönetimlerde, Meclis’te Kürt kadınlarının oranı neredeyse yarı yarıya.

Gökkuşağı bayrakları

Newroz alanına gökkuşağı rengi bayraklarıyla yürüyen eşcinseller ve hemen onların yanı başında namaz kılan sarı-yeşil-kırmızı bantlı yurttaş, Kürtlerdeki dönüşümün ve çokkültürlüleşmenin ulaştığı boyutları gösteriyor. Kürtler gerçek anlamıyla bir rönesans yaşıyorlar, Türkiye’nin batısının bile henüz alışamadığı ufukları zorluyorlar.

Yeni Türkiye, işte bu yeni Kürtlerle kurulacak. Türkiye’nin doğusunda beklenmedik boyutlara ulaşmış olan ‘renklileşme’, Türkiye’nin batısının da renklileşme sürecini hızlandırabilir. Kürt rönesansı, bir Türkiye rönesansına dönüşebilir.

Bu beklenmedik tabloyu doğru okuyabilen siyasetler ve siyasetçiler kalıcı olabilirler…

“Diyarbakır, Diyarbakır olalı böyle Newroz görmedi” diyebiliriz.

 

‘An azadi an mırın’dan ‘An azadi an azadi’ye… Onların Newroz’u, sizin Nevruz’unuz mu?

Ece Temelkuran – HaberTürk

 

LİSE çağında genç kızlar gerilla kıyafeti giymiş, yol kenarında arkadaşlarıyla bekliyorlar; dünyaya omuz atacaklar, öyle bir delikanlı tavır. Genç erkekler yaka bağır parçalanarak yürüyorlar meydana. Arabaların camlarından içerideki kalabalığın elleri, kolları fışkırıyor, zafer işaretleri rüzgârda. İhtiyar kadınlar ve genç olanlar, köylüler ve şehirliler, zenginler ve fakir olanlar, ellerinde piknik sepetleri, mangallar, toplar, çantalar; dünyanın muhtemelen en büyük ve muhtemelen en politik pikniğine doğru ilerliyor. “Newroz” alanına sadece insan değil devasa bir enerji akıyor. Ürkütücü büyüklükte bir enerji bu, insanı dehşetle titreten bir gücü var. Türkiye’nin hangi meydanı bu kadar büyük bir kitle görmüş? Hangi siyasi lider bu kadar dev bir kitleye konuşma yapmış? En son böyle büyük halay nerede kurulmuş?

 

BURADAN KAÇ TAHRİR ÇIKAR?

Ama bugün gazeteler yine de onlardan söz etmeyecek. Ve benim bu büyüklükten tarafsız bir gözle söz edişim her zaman olduğu gibi yine “en bi’ Türkler” tarafından tehditler ve nefretle karşılanacak. Öyle ise onların Newroz’uyla sizin Nevruz’unuzun bir olma ihtimali var mı? “Nevruz hepimizin bayramı” diyenlerin yalanlarının takıldığı yer, dün Diyarbakır’daki bu büyük gürültüye bugün İstanbul’dan, Ankara’dan o büyük sessizlikle cevap verilecek olması. Yani bu Newroz Meydanı’ndan nereden baksan on tane Tahrir Meydanı çıkar ama bugün gazetelerde, eğer birileri birilerini dövmezse sokaklarda, belki bir haber bile çıkmayacak. Bütün bu enerji “sarı, kırmızı, yeşil renkli bezler”, “Terörist başının fotoğrafları”, “Sayın Öcalan dendi” gibi birkaç cümleyle, sanki Diyarbakır’da bilmemiz gereken hiçbir şey olmuyormuş gibi anlatılacak. Halkların doğrudan halklarla konuşabileceği bir yol icat edilebilse keşke.

 

TÜRKÇE SESSİZLİK

Nice iktidarlar değişti Türkiye’de, ama bu sessizlik değişmedi. Oysa bu sırada Diyarbakır’ın çocukları büyüyor, Kürtler değişiyordu. Eskiden bu slogan “An azadi an mırın” (Ya özgürlük ya ölüm) iken bugün “An azadi an azadi” (Ya özgürlük ya özgürlük) oldu. Eskiden her sokağın başında panzerler ve sokaklarda gündüz vakti kar maskeli adamlar dolaşırdı. Bugün bakıyorum polisler hiç de öyle gergin değiller. Polis lojmanlarında günün anlam ve önemi gereği balkonlar bayraklarla dolu ama Diyarbakır’da doğan her çocuğun bildiği o “Birazdan kötü bir şey olacak” hissi yok etrafta. Eskiden İstanbul’dan gelenlerin yanında Kürtçe konuşulmazdı, şimdi artık hepimizin birkaç sözcük öğrenmesini gerektirecek kadar çok Kürtçe konuşuluyor. Kürtler değişiyor yani. Ama Türkler…

 

 

KİLİTLİ BİR HALAY

Osman Baydemir konuşmaya başlayınca arkamdaki bir ihtiyar kadın kaldırıyor ellerini havaya, dua ediyor. Konuşma bitene kadar indirmiyor ellerini. İstanbul’dan, Trabzon’dan, İzmir’den, ekranlardaki slogan seslerinden görünmüyor, duyulmuyor ama onların da nineleri torunlarına hayır duaları gönderiyor.

Gülten Kışanak Libya’dan başlayıp bu meyanda biten bir konuşma yapıyor ki Allah Allah! Hiç bileniniz var mı bilmiyorum, o kadar büyük bir kitleyi karşısında görünce iliklerine kadar titrer insan. Konuşmacılardan hiçbirinin bir tek kez bile sesi titremiyor. Her konuşmacı sanki bir kişiye konuşuyor gibi. Tek bir yüreğe hitap ediyor gibi. Onların arasında bir şey bu, nasıl derler, biz Türkler anlamıyor! Sıkı bir halay gibi kilitlenmiş bir şey bu, onlardan olmayan sadece izleyebiliyor.

 

KATİLLER VE MAKTULLER

Sonra ekranda Apo görünüyor. Zafer işaretleri hiç kıpırdamadan, saygı duruşu sanki, öylece duruyor. O milyon kişiden çıt çıkmıyor. Sonra “gerilla eğitim kamplarından” görüntüler. Zılgıtlar, uzun zaman sonra çocuğunu görmüş annelerin sesleri gibi delice. O dev kitle sanki bir tsunami dalgası gibi gerilip yükseliyor. Ne yapacağız bu insanları? Hepsini öldürecek miyiz? Diyelim ki topyekûn öldürmeye karar verdiniz. Kim öldürecek onları? Çocuklarınızı katil yapmadan bu mümkün mü? Yani bir katiller ve maktuller memleketi! Katillerin maktullerden daha az acı çektiğini sananların toprakları…

 

KEDERLİ BİR ÖFKE

Çok genç, 16 bilemedin 17 yaşında bir oğlan çocuğunun yüzü. Dev bir brandanın üzerine basılmış fotoğrafı, alanın üzerinde gezip duruyor. Bir oradan çıkıyor oğlanın yüzü, bir öte yandan. İsim de yazmıyor altında. Öylece bir çocuk yüzü. Belli ki ölmüş. Yoksa böyle büyük bir fotoğrafı olamaz bir Kürt çocuğunun. Kim bilir, belki Ortadoğu’daki oğlan çocukları yüzü kalabalıkların arasından sıyrılıp çıksın, bir kez olsun görünsün diye ölür. Ve senin benim asla anlayamayacağımız kederli bir öfkeden… Dev vincin tepesinde, görünmeyecek kadar yüksekte neredeyse, bir çocuk elinde sarı, yeşil, kırmızı bir yemeni tutuyor, rüzgâra karşı duruyor. O çocuğu, inmeyeceği kadar yükseğe ne çıkarıyor? Bunu bilmeyince onların Newroz’uyla ötekilerin Nevruz’u bir olmuyor.

Dev platformun üzerinde onların “şehitlerinin” resimleri var. Bizim adlarını hiç bilmeyeceğimiz ölüleri onların: Şırin Elem Hulu, Husen Xıhıri… Bizim adlarını bilmediğimiz, çoktan ölmüş askerler kadar genç yüzleri… İnanılmaz bir beceriyle mitingi yöneten kadın sunucu (adını öğrenemedim ve fakat acayip bir yetenekti) Kürtçe konuşuyor sadece. Tıpkı Ahmet Türk’ün birazdan yapacağı gibi. Türk, Ankara’nın dar ve daraltan koridorlarından sonra ilk kez nefes alan bir insan gibi konuşuyor meydana. Onu öyle görünce… Ne çok yol geldik aslında. Ahmet Türk’ün “İşkence önemli değil. Çok küfür ediyorlar, o gücüme gidiyor” dediği Diyarbakır Cezaevi’nden bugüne… Öldürdük ve öldük ama bu yolu beraber geldik sonuçta.