Nefret Söylemi

80

Avrupa Konseyi’nin hazırlamış olduğu Nefret Söylemi El Kitabı nefretsoylemi.org tarafından özet olarak yayımlandı. El kitabını yayımlanan haliyle şöyle:

Avrupa’nın kültürel çeşitliliği çok olan toplum yapısı içinde ifade özgürlüğünün vicdan, inanç ve din özgürlüğü gibi başka haklarla uzlaşma içinde olması gerekiyor. Bu zor bir mesele çünkü bu hakların tamamı demokrasinin özünü oluşturmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10.Maddesi “herkesin ifade özgürlüğüne hakkı vardır” der ve bu hakkın “kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerdiğinin” altını çizer. Ne var ki Sözleşme bu özgürlüklerin görev ve sorumlulukları da içlerinde barındırdığının altını çizer ve bu haklara belli durumlarda bazı kısıtlamalar getirilmesinin mümkün olacağını söyler. Bunlar arasında “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” da bulunmaktadır.

Kasım 2008’de “Avrupa Konseyi Nefret Söylemi El Kitabı” yayınladı. Yayının amacı bu kavramı netleştirmek ve karar vericileri, uzmanları ve genel olarak toplumu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları konusunda bilgilendirmektir. İnsan hakları alanında uzman olan Anne Weber kitabı hazırlamak için Konsey tarafından görevlendirilmiştir.

Sorular Cevaplar

1. Nefret Söylemi Nedir?

Evrensel düzeyde kabul görmüş bir tanım yoktur. Birçok ülke bu kavram kapsamına girebilecek ifadeleri, aralarında ufak değişiklikler olsa da, yasaklamıştır.

1997 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi nefret söylemiyle ilgili bir Tavsiye Kararı kabul etti. Bu Karar’da nefret söylemi şöyle tanımlanmıştır: “ırkçı nefret, yabancı düşmanlığı, anti-Semitizm ve hoşgörüşüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi. Hoşgörüsüzlüğe dayalı nefret, saldırgan milliyetçilik ve entik merkeziyetçilik, ayrımcılık ve azınlıklara, göçmenlere ve göçmen kökenli kişilere karşı düşmanlık yoluyla ifade edilen hoşgörüsüzlüğü içermektedir.”

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, içtihatlarında net bir tanımı kabul etmemiş olsa da, bu kavramı dini hoşgörüsüzlük dahil, hoşgörüsüzlükten kaynaklanan nefreti yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı çıkaran ifade biçimleri için kullanmıştır. Bu el kitabı, her ne kadar Mahkemenin bu konuyla ilgili bir çalışması olmasa da, homofobik ifadenin de nefret söylemi olarak kabul edilebilecek söylem biçimleri arasında olduğunun altını çizmektedir.

2. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nefret söylemiyle ilgili olarak, ifade özgürlüğüne herhangi bir kısıtlama getirmekte midir?

Mahkeme içtihadına bakıldığında, mesela belli kişi ya da grupları aşağılamak gibi, nefret söylemi içeren somut ifadelerin Sözleşmenin 10. Maddesinin korumasının kapsamında olmadığı ve bu nedenle devletlerce ulusal yasalarla kısıtlanabileceğini görülebilir.

İfadelerin “nefret söylemi” olarak nitelenebilmesi bazen zor olabilir çünkü bu tür bir ifade kendini her zaman nefret ve duyguların ifadesiyle göstermez. İlk bakışta son derece rasyonel ya da normal algılanabilecek ifadelerin içinde de gizlenmiş olabilir.

3. Avrupa Konseyi nefret söylemini engellemek ve bu söylemle mücadele etmek için ne yapmaktadır?

Nefret söylemiyle ilgili 1997 Bakanlar Komitesi Tavsiye Kararı bu tarz ifadeyi kınamakta ve devletlerin ulusal yasalar çıkarması için ortak kriterler belirlemesini sağlamayı amaçlamaktadır. Metinde diğer unsurların yanı sıra, bu ifadelerin medya aracılığıyla yayılmasının daha zararlı olabileceğini vurgulamaktadır. Ayrıca devletlere nefret söyleminin sahibini, bunu yayınlayan medyadan net olarak ayırt etmesini tavsiye etmektedir. Bu tavsiye kararını başka açıklama ve tavsiyeler izlemiştir.

2007 tarihli Parlamenterler Meclisi (AKPM) Tavsiye Kararı, dini ya da başka nedenlerle kişi ya da gruplara yönelik nefret, ayrımcılık ve şiddete tahrik eden açıklamaların yasalarla suç olarak tanımlanması gerektiğini söylemektedir. AKPM, Avrupa Komisyonu Hukuk yoluyla Demokrasi Komisyonu’ndan (Venedik Komisyonu) Avrupa ülkelerindeki küfür, dini temelli hakaret ya da dini nefreti tahrik ile ilgili ulusal yasalara ilgili bir rapor hazırlamasını istemiştir.

Venedik Komisyonu raporunda şu sonuca varmıştır: demokrasilerde dini gruplar ve diğer her türlü grup, çalışmaları, öğretileri ve inançlarıyla ilgili aleni ifadeleri –eleştiriler kasıtlı ve haksız aşağılama ya da nefret söylemi içermediği, kamu düzenini bozmaya, belli bir dine inanan kişilere yönelik şiddet ve ayrımcılığa tahrik etmediği sürece- müsamaha göstermelidir.

Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu (ECRI) da ırkçı söylem olarak nitelendirilebilecek, özellikle de ırk, din, dil, renk, uyruk ya da ulusal veya etnik kökene dayalı ayrımcılık, nefret ve şiddete kasıtlı ve alenen tahrik ettiğinde yasalarca suç sayılması gerektiği yönünde tavsiyede bulunmuştur.

Bir diğer Avrupa Konseyi belgesi ise Siber Suçlar Sözleşmesi Ek Protokolü’dür. Protokol bilgisayar sistemleri yoluyla ırkçı ve yabancı düşmanı fiillerin kovuşturulması ile ilgilidir.

4. Mahkeme ifade özgürlüğünün kısıtlanabilirliğini nasıl belirliyor?

Mahkeme ifade özgürlüğünün bir başka hakla çatışıp çatışmadığını belirlemek için iki yol izliyor: Bunlardan ilki 10.Madde’yi uygulamak –ki en fazla bu yol kullanılıyor; veya Sözleşmede koruma altına alınan diğer hakların yok edilmesini hedeflediği takdirde ifade özgürlüğünün Sözleşmenin korumasından faydalanmamasını öngören Madde 17.

Madde 10 – İfade özgürlüğü

1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.

2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.

Madde 17 – Hakların kötüye kullanımının yasaklanması

Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz.

17.Madde, Sözleşmenin temelini oluşturan demokratik değerler sisteminin korunmasını, yani totaliter grupların sözleşmenin koruma altına aldığı hakları hak ve özgürlükleri yok edecek biçimde kullanmamasını garanti altına almayı hedefler. Mahkeme bu maddeyi ırkçı nefret mesajı ileten, nasyonal sosyalizmi savunan ya da Soykırımı (Holocaust) reddeden açıklamalar için uygulamaktadır. Mahkeme, örneğin, holocaustu reddeden açıklamaların yaygınlaştırılmasını önlemek için ifade özgürlüğünün kısıtlanabileceğini söylemektedir. Bunun gerekçesi olarak, inkarın aynı zamanda insanlığa karşı işlenen suçların da reddi ve Yahudi halka yönelik nefreti tahrik anlamına geleceğidir.

Eğer bir ifade, ilk bakışta 17.Madde uyarınca Sözleşmenin korumasından çıkarılacak nitelikte değilse, Mahkeme, devletin ifade özgürlüğünü kısıtlama kararıyla ilgili aşağıdaki gereklere uygun olup olmadığını kontrol eder:

ifade özgürlüğünün kısıtlanması ulusal yasalarda mevcut mu?

bu kısıtlamanın sebepleri 10.Maddede belirtilen meşru amaçlar arasında mı?

demokratik bir toplumda 10.Maddede belirtilen meşru amaçların bir ya da daha fazlasına ulaşmak için bu kısıtlama gerekli midir?

Mahkeme, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının sadece “acil bir sosyal gereksinime” (kamusal yarar) cevaben ve alınan tedbirlerin orantılı olması halinde kabul edilebilir olduğuna hükmetmiştir. Ancak, ulusal yetkililerin belli bir “takdir yetkisi” olduğunu ve bunun her bir vaka için değişebileceğini, ancak her durumda Mahkemenin denetimine tabi olduğunu da ifade etmektedir. Bununla beraber, Mahkeme 10.Maddenin yalnızca tehlikesiz (saldırgan olmayan) ya da etkisiz “bilgi” ya da “fikirler”e değil, devleti ya da toplumun belli bir kesimini incitici, şok ve rahatsız edici ifadelere de uygulanabilir olduğunu belirtmiştir.

İfade özgürlüğünü kısıtlayan her karar Mahkeme tarafından küresel bağlamda incelenmektedir. Neye izin verilip neye verilemeyeceğine dair sınırın tespit edilebilmesi için net bir ayırt edici unsur olmadığı için her davada bir dizi unsurun birlikte dikkate alınması gerekir.

5. Mahkemenin her davada dikkate aldığı unsurlar nelerdir?

Nefret Söylemi El kitabına göre Mahkeme aşağıdaki unsurları dikkate alır:

İfade özgürlüğü kısıtlanan kişinin amacı

İfadenin içeriği

İfadenin bağlamı, yani açıklamayı yapan kişinin gazeteci mi siyasetçi mi olduğu

Görüş ya da ifadelerin hedefi olan kişilerin profili

İfadenin ne kadar aleni (erişilebilir) olduğu ve potansiyel etkisi –yani ifade yaygın bir gazetede mi yayınlanmış yoksa mesela bir şiirin içinde mi

Kısıtlamanın doğası ve ağırlığı

6. Bir ifadenin nefret söylemine varıp varmadığı ve yasaklanabilir olduğuna hangi temel kriter kullanılarak karar veriliyor?

Mahkemenin, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının kabul edilir olup olmadığını belirlerken kullandığı temel kriter açıklamayı yapan kişinin asıl amacının ne olduğudur. Bunu tespit etmek zor olabilir, bu nedenle Mahkeme açıklamanın bağlamına büyük önem atfetmektedir.

Mahkemenin baktığı asıl mesele, açıklamayı yapan kişinin nefret söylemi kullanarak ırkçı ve hoşgörüsüz fikirleri kasıtlı olarak yaymaya mı çalıştığı, yoksa kamu yararına bir konu hakkında halkı bilgilendirmeye mi çalıştığıdır. Bu sorunun cevabı hangi ifadelerin (şok edici ve incitici olsa da) 10.Maddenin korumasında olduğuna, hangilerinin demokratik bir toplumda müsamaha gösterilmeyecek nitelikte olduğu ve bu nedenle Sözleşmenin 17.Maddesi uyarınca koruma altında olmadığına cevap vermeye yardımcı olacaktır.

7. Nefret söylemi yayan kişinin profili Mahkemenin kriterlerinde etkili midir?

Genel olarak ele alındığında, Mahkeme hedef bir politikacıysa kabul edilebilir eleştiri sınırının bir özel kişiden daha geniş olması gerektiğini söyler. Herhangi bir kişinin aksine, politikacı kaçınılmaz olarak her kelimesinin ve hareketinin halk ve basın tarafından yakından izleneceği bir konumda olduğunu bilir ve bu nedenle daha fazla hoşgörülü olmaz zorundadır.

Nefret söylemini yayma ile ilgili Mahkeme politikacılarla ilgili daha katıdır ve hoşgörüsüzlüğü alevlendirecek bir dil kullanmamaları konusunda sorumlulukları olduğunu söyler. Medyayla ilgili olarak ise, el kitabı iki durumu birbirinden ayırır: açıklamanın sahibi/yazarı gazetecinin kendisi ise bu kabul edilebilir değildir; başkalarının yaptığı açıklamaları sadece bildiriyorsa ve kendileri benimsemiyorsa durum farklıdır.

Mahkeme, medyanın demokratik toplumlardaki önemli rolünü göz önünde bulundurarak, basın özgürlüğünün kısıtlanması konusunda daha katı bir tutum alır. “Başkalarının şöhretinin korunması” gibi belirlenmiş sınırları aşmadığı sürece, kamu yararına olan diğer tüm konularda olduğu gibi siyasi meselelerde de bilgi vermek medyanın görevidir. Bu tür bilgi ve fikirleri bildirmek medyanın görevi olduğu kadar, halkın da bu bilgileri öğrenme hakkı vardır.

8. Mahkeme farklı dinlere yönelik saldırılarla ilgili kısıtlamalarla ilgili nasıl tutum almaktadır?

Mahkemenin bu konudaki yerleşik tutumu şöyledir: Azınlık veya çoğunluk grubuna mensup olmalarına ve yaptıklarına bakılmaksızın dinini alenen gösterme özgürlüğünü seçen herkes eleştirilebilir. Dini görüşlerinin başkalarınca reddedilmesine ve hatta inançlarına düşmanca tutum alan doktrinleri yaymalarına tahammül göstermeli ve kabul etmelidirler

Ancak, saldırıların incitici ya da inananlarca kutsal sayılan konularla ilgili olduğu hallerde Mahkeme içtihatlarında, 10.Maddede belirtilen gereklerin yerine getirilmesi halinde (yasalarda yer alması, meşru bir amacı olması, demokratik toplumda gerekli olması) devletlerin ifade özgürlüğüne belli kısıtlar getirmesinin mümkün olduğunu söylemektedir. Bu anlamda, başkalarının dini duygularını Sözleşmenin 10.Maddesinde geçen “başkalarının hakları” kapsamında görmektedir. Mahkeme bu tür saldırılar olduğunda devletlere geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır. Ancak bu yetki de Mahkemenin denetimine tabidir.

Bu konudaki kararların çoğunda Mahkeme, ilgili devletin ifade özgürlüğünü kısıtlama kararının başkalarının haklarını korumak için gerekli olduğundan hareketle, 10.Maddenin ihlal edilmediğine hükmetmiştir. İfade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmettiği davalarda ise, “şok edici” ya da “saldırgan” olarak algılanabilecek bazı ifadelerin aşağıdakileri içerdiği için kısıtlanmamaları gerektiği kararını vermiştir:

– Haksız/gereksiz saldırganlık içermedikleri

– Saldırgan tonun belli bir grup inananı doğrudan hedef almadığı

– İfadelerin ne inananlar için, ne de dini sembollere yönelik saldırganlık içermediği

– İfadelerin, inananların dinlerini açıklamaları ya da ibadet etmelerine yönelik saldırı içermemesi ve inançlarını aşağılamaması- özellikle de, saygısızlık, nefret ve şiddete tahrik etmemesi

Nefret söylemi, önyargılar ve medyanın rolü

Ulusal Basında Nefret Suçları: 10 Yıl, 10 Örnek kitabından:

Nefret söyleminin temelinde önyargılar, ırkçılık, yabancı korkusu veya düşmanlığı, taraf tutma, ayrımcılık, cinsiyetçilik, homofobi, vb. yatar. Kültürel kimlikler ve grup özellikleri gibi unsurlar nefret söyleminin kullanılmasını etkiler; yükselen milliyetçilik ve farklı olana tahammülsüzlük gibi koşullarda, nefret dili yükselir ve etkisini arttırır.

1997 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi nefret söylemiyle ilgili bir “Tavsiye Kararı” kabul etti. Bu kararda nefret söylemi şöyle tanımlanmıştır: “Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, antisemitizm veya hoşgörüsüzlük ifade eden saldırgan milliyetçilik de dâhil olmak üzere, hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her türlü ifade biçimidir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, içtihatlarında net bir tanımı kabul etmemiş olsa da, bu kavramı dini hoşgörüsüzlük dâhil, hoşgörüsüzlükten kaynaklanan nefreti yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı çıkaran ifade biçimleri için kullanmaktadır.

Nefret suçları ve nefret söylemini şu şekilde karşılaştırabiliriz:

Nefret Suçu: Suç + Önyargı/Nefret = Nefret Suçu

Nefret Söylemi: Önyargı/Nefret = Suç olarak düzenlenmiş olabilir de olmayabilir de. Ancak nefret söylemi çoğu kez nefret suçlarının önünü açmakta, bu suçları teşvik etmektedir.

Nefret söylemi tahammülsüzlüğün ve hoşgörüsüzlüğün dışavurumu olarak nitelendirilebilir. Nefret söylemi içerisinde aşırılık barındırır, aşırılık taşıyan önyargılardan oluşur. Bu tahammülsüzlük ve hoşnutsuzluk adaletsizliklere, başkalarının haklarının gasp edilmesine, barışı yaralamaya yol açabilme potansiyeline de sahiptir.

Nefret söyleminin çeşitli boyutları vardır. Bunlardan biri olan politik boyutu itibariyle, “demokratik mücadele ile mağlup edilen tüm gerici fikir ve teorileri yeniden canlandırma amacı güden, dolayısıyla demokratik mücadelenin kazanımlarını yıkmayı amaçlayan bir söylem”dir. Buradan hareketle, nefret söyleminin yozlaştırıcı ve demokratik düzeni yaralayıcı bir yönü olduğunu da söylemek mümkün.

Nefret söyleminin bir boyutu da salt söylem olarak kalmaması, teşvik veya provoke edici bir yönünün de olmasıdır.  Nefret söyleminin oluşmasında, dile gelmesinde belirli bir artalan vardır ve bu arka planda aşırılaşan önyargılar rol oynar. Tarlach McGonagle nefret söylemini şu şekilde tanımlar:  “Nefret söylemi geniş bir spektruma yayılan olumsuz bir söylemdir. Bu söylem esnektir, çünkü nefretten yola çıkarak nefreti teşvik etmeye varabilen, suiistimale, aşağılamaya, hakarete, yermeye dayanan kelimeler ve sıfatlardan oluşan öte yandan da aşırı önyargılardan bağımsız olmayan bir söylemdir”.

Nefret söyleminin demokratik bir topluma olumsuz yansımaları çeşitli şekillerde sirayet eder.

Nefret söyleminin en belirgin sonuçlarından bir tanesi mağdurlarını sessizleştirmesidir. Nefret söylemini gerçekleştirirken telaffuz edilen kelimeler belirli gruplar hakkında çeşitli klişeler yaratarak onların ötekileşmesine sebep olabilir ve bu söylemin devam ettirilerek yeniden üretilmesi halinde çeşitli gruplar üzerindeki baskı artar. Tüm bu faktörler hedefteki grupları sinikleştirir, pasifleştirir ve demokratik bir sisteme eşit bir şekilde katılma cesaretlerini veya motivasyonlarını kırar.

Demokratik bir toplum, müzakerelerin gerçekleştiği ve farklı bakış açılarının açık görüşlülükle ifade edildiği bir toplumsal alanı gerektirir. Farklı düşüncelerin temsili ve farklı görüşlerin değerlendirilmesi karşılıklı saygı kültürünün ve hoşgörü ortamının var olmasını gerekli kılar. Nitekim nefret söylemi karşılıklı saygıyı zehirler, nefret söyleminin hedefindeki gruplar müzakere süreçlerine, demokratik yaşama katılımda yavaş yavaş geri çekilmeye başlar. Nefret söylemi, hedefindeki gruplara toplumun bir parçası olmadıklarını dikte eder, dolayısıyla bu grupların tartışma, müzakere etme sürecine katılmaları için şevkleri kırılmış olur. Hedefteki gruplar demokratik bir toplumda katkılarını sunamaz hale gelir ve tüm müzakereler, onların katkıları olmadan devam eder.

Öte yandan katkılarını sunmak için hedefteki gruplar çaba gösterse dahi adil bir şekilde seslerini duyuramazlar, hor görüldükleri için sundukları tüm katkılar taraflı bir şekilde değerlendirilir.

Dolayısıyla nefret söylemi karşılıklı saygıyı, hoşgörü kültürünü zedeler ve çeşitli bakış açılarının adil bir şekilde değerlendirilmesini, mütalaa edilmesini engeller.

Nefret söylemi, içinde potansiyel şiddeti de barındırır. Nefret söyleminin işlevlerinden birisi de şiddetin altyapısını hazırlamasıdır. Bunu, çeşitli inançlar veya yargılar ağı yaratarak gerçekleştirir. Tsesis’e göre şiddet sosyal inançlar, gelenekler, metaforlar ve çeşitli grupları aşağılayan ve nesneleştiren klişeler aracılığıyla meşru kılınır.

Dolayısıyla nefret söylemi, içinde suç potansiyelini de barındırır; kelimeler, cümleler taşlara, mermilere dönüşebilir. Azınlıklara karşı gerçekleştirilen nefret söylemine göz yumuldukça “nefret edilen grupların” en temel insan haklarına sahip olmak için dahi değersiz görüleceği riski ortaya çıkar.

Toplumsal algılarımızı şekillendiren önemli unsurlardan biri medyadır. Bu bağlamda medya, dünyada ve Türkiye’de olumlu ve yapıcı olabileceği gibi, aynı zamanda nefret suçlarına yol açan ayrımcılığı oluşturan ve besleyen önyargıların, kısaca nefret söyleminin oluşmasında ve yaygınlaştırılmasında en etkili araçlardan biri olabilmektedir. Medyanın nefret suçları kapsamında ele alınabilecek eylemleri haberleştirme, kullanılan dil ve mağdurları ya da olayı sunma şekli, eylemi meşrulaştırmaya ve suçun altında yatan ayrımcılığı gizlemeye yol açabilmektedir.

Çeşitli araştırmalar, medyada da önyargıların varlığını ortaya çıkarmaktadır. Medyanın tarafsızlığına ilişkin pratik sınırlar, gündelik yaşamda vuku bulan tüm hikâyelerin ve olguların haber olarak verilmesinin imkânsızlığı ve bu nedenle de bir seçiciliğin zorunlu olmasıyla başlar. Siyasi baskılar, sansür vb. olgular da medyanın eğilimleri üzerinde etki yaratır. Medyanın piyasa koşullarına tabi olması, hedef kitlenin beklentileri, reklam veren kurumların baskısı, medya kurumu sahibinin dünya görüşü ve kuruma alınan personelin seçimi gibi faktörler de medyanın yayın çizgisini belirler. Medyanın siyasi çizgisi ise çoğu kez kurumun sahibi ve çalışan gazetecilerin siyasi aidiyetleri ve buna bağlı ideolojik tutumlarıyla belirlenir. Medya, içinde bulunduğu coğrafyadaki hâkim sınıfsal, siyasi, kültürel, bölgesel olgular etrafında bölünmüş ve çoğu kez de taraf konumundadır.

İdeolojiler kendilerini dil ile ifade edip biçimlendirir. Dili kullananların seçtiği sözcükler, sözcük öbekleri, konuşma biçimi, anlatımı hatta cümle kurma yetileri söylemin (diskur) oluşmasında çok büyük bir etkendir. Medya, dil konusunda da önemli zaaflara sahiptir. Dünya hızla küreselleşirken, haberler çok sınırlı sayıda dil kaynağı üzerinden yansıtılmaktadır. Aynı ulusal sınırları paylaşan çok kültürlü bir yapıya sahip toplumlarda bile bölgeler arasında dil önemli bir bariyer olabilmektedir.

Dolayısıyla etnik kimlikler, din veya dile dayalı azınlık grupları hakkındaki haberlerde, dikkate alınacak özel bir yaklaşımın olması kaçınılmazdır. Reuters’in şu uyarısı bu konudaki temel yaklaşımı net bir şekilde tarif ediyor: “Bir kişinin ırk, renk, etnik veya dini aidiyeti, sadece konuyla bir bağlantısı olduğu takdirde belirtilmelidir.”

Ancak medyada haberlerin yansıtılışına bakıldığında, bu temel ilkeye uyulmadığını görmek zor değil. Dil aynı zamanda üstü örtülü bir önyargıyı da yansıtabilir. Kelimelere yüklenen ek anlamlar bu konuda çoğu kez etkili bir yöntem olabilmektedir. Örneğin, medyanın bir grubu “terörist”, “özgürlük savaşçıları” veya “isyancılar” olarak belirtmesi büyük fark yaratmaktadır.

Gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de medya kurumları ve meslek örgütlerinin dilin kullanımına dair örnek teşkil edecek bazı girişimleri mevcut.

Gazetecilerin bu konuda dikkat etmesi gereken noktalar bakımından, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin hazırladığı “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” şöyle diyor:

“Gazeteci başta barış, demokrasi, insan hakları olmak üzere insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, din, dil, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve uluslararası nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını veya inançsızlığını doğrudan saldırı konusu yapamaz.”

Örneğin Britanya’da Ulusal Gazeteciler Sendikası (NUJ), üyelerinin “ırk” ilişkilerine dair konuları nasıl ele almaları gerektiği konusunda ayrıntılı bir kılavuz yayımlamıştır. Söz konusu kılavuzda, göçmenler, ilticacılar, “ırk” meseleleri, ırkçı örgütler ve Romanların nasıl ele alınması gerektiği konusunda oldukça pratik ve yararlı bazı stratejilere yer verilmektedir.

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nun (FIJ) hazırladığı “İnsan Hakları Haberciliği El Kitabı” ise “etnik kimlikler” konusunda gerekli yaklaşımı şöyle belirtiyor:

“Gazetecilerin etnik olarak bölücü habercilikle ilgili daha keskin ve net bir yaklaşım geliştirmeye ihtiyacı var. Bu, devlete medyayı sansürleme ve yasaklama yolunda daha fazla güç vererek yapılamaz. İnsanların etnisitelerini onları onlar yapan şeyin bir parçası olarak gören gazeteciliği öne çıkararak, aynı etnisiteden olan insanların arasında büyük farklar olduğunu gösteren ve ihtilafları körükleyen etnik mitleri soruşturan (dolayısıyla da genellikle dağıtan) bir gazetecilikle yapılabilir. Etnisite ve kimlik üzerine daha az yerine daha çok yazar ve yayın yaparsak, anlayışa da daha çok katkıda bulunabiliriz.”

Tüm bu etik kurallar ve yaklaşımlara rağmen, pratikte medya çalışanları arasında çok farklı önyargı saikleri söz konusu olabilmektedir. Bu konuda yapılan bazı araştırmalarda, tartışmalı konularda yapılan haberlerde gazetecilerin kendi eğilimlerini yansıttıkları tespit edilmiştir. Önyargıların yansıtıldığı bazı konuları şöyle sıralayabiliriz:

Siyasi önyargılar: Belirli siyasi partiler, adaylar veya politikalara yönelik önyargılar.

Şirketler lehine önyargılar: Siyasi haberlerin, belirli şirketlerin lehine sonuçlar elde edecek ve medya kurumu sahibinin çıkarları doğrultusunda yansıtılması.

İnançlara yönelik önyargılar: Belli bir inancın, diğerlerine göre kayrılarak yansıtılması.

Belli gruplara yönelik önyargılar: “Irk”, cinsel kimlik, yaş, sınıf, cinsel yönelim veya etnisite gibi karakteristik özelliklere dayalı gruplara ait haberlerin önyargılı verilmesi.

Kamuoyunun duyarlılığını ve farkındalığını arttırma konusunda medyaya önemli görevler düşmektedir. Medya nefret suçlarını insan hakları odaklı habercilik bağlamında ele almalı, haber üretim ve sunum aşamalarında nefret suçlarının hedefi konumundaki grupların temsilini ve katılımını göz ardı etmemelidir. Türkiye’nin nefret suçları yasasına acil olarak kavuşması gerektiği konusunu medya da gündeminde tutmalıdır.

Sorumlu ve demokratik bir medya “biz” ve “onlar” kutuplaşmasını beslemek ve pekiştirmek yerine, karşılıklı iyi niyet, anlayış ve saygıya dayalı kültürlerarası diyaloğa zemin hazırlamalıdır.

Sonuç itibariyle nefret söylemi sadece insan hakları bakımından değil meslek ilkeleri bakımından da engellenmelidir. Medya kurumu veya gazeteci bunu engellemezse, suç olan ve yasaklanması gereken eylemlere destek vermek, yardımcı olmak anlamında rol oynamış sayılır.

(Ulusal Basında Nefret Suçları: 10 Yıl, 10 Örnek, Sosyal Değişim Derneği Yayınları, 2010 kitabından)

Kitabın tamamı: http://www.sosyaldegisim.org/2010/10/ulusal-basinda-nefret-suclari-10-yil-10-ornek/