Nasıl Bir Ekolojik Devrim İstiyoruz? – Stefo Benlisoy

207

stefo benlisoyKüresel ekolojik krizin insanlığın tarihinde karşılaştığı en büyük meydan okumayı oluşturduğunu söylemek bir abartma sayılmaz. İçerisinde bulunduğumuz yüzyılda bu krize verilecek yanıtın niteliği insanlık ve yeryüzündeki canlı hayatının nasıl bir seyir izleyeceğinin en önemli belirleyicisi olacak. Bu bağlamda küresel ekolojik krize çözüm sağlayacak radikal bir ekolojik devrim ihtiyacı giderek daha fazla çeşitli aktörler tarafından dile getirilmekte. İnsanlığın doğayla ilişkisinde kapsamlı ve ani bir değişimi imleyen ekolojik ya da yeşil bir devrimin krizden çıkışın yegâne yolunu oluşturduğu artık daha güçlü bir biçimde vurgulanmakta. Oysa bu vurgu kadar bu radikal dönüşümün nasıl içeriklendirildiği de hayati derecede önem taşıyor.

Temel olarak ekolojik devrime dair iki anlayış biçimi ayırt edilebilir: Birinci biçim asıl olarak mevcut iktisadi-siyasi sistemin muhtelif sözcüleri tarafından dillendirilen, daha verimli enerji sistemlerinin devreye sokulması gibi teknolojik yollarla ‘sürdürülebilir’ kapitalist büyümeyi hedefleyen eko-endüstriyel bir devrimdir. ‘Ekolojik modernizm’ olarak da adlandırılan bu yaklaşımda teknoloji dışında toplumsal örgütlenmenin kendisinde kapsamlı bir değişiklik, sermayenin dizginsiz birikim hedefinden bir sapma öngörülmemektedir. Bu çerçevede bugün egemen paradigmayı, küresel ekolojik krizi sermaye, teknoloji ve bürokrasi yoğun yollarla çözmeye çalışmaktan ibaret olan yeşil kapitalizm veya ekolojik modernizm oluşturmaktadır.

Kapitalist modernleşme sürecinin şekillendirdiği mevcut toplumun ilerlemeye ve teknolojinin gücüne olan sarsılmaz inancı, teknolojinin fetişleştirilmesi, ekolojik kriz görüngülerine toplumun mevcut örgütlenme biçiminde köklü bir değişikliğe girişmeden teknolojik çözümler bulunabileceğine yönelik bir inanç, insan toplumunun mevcut doğal sınırları teknolojik inovasyonlarla aşabileceğine ya da hiç olmazsa öteleyebileceğine ilişkin yersiz bir iyimserlik geliştirmesine yol açmakta. Bu anlayışa göre ekonomik büyüme, ‘çevresel maliyetlerin içselleştirilmesi’ ve ‘alternatif’ teknolojilerin gelişimi bir süre sonra otomatik olarak üretimde kullanılan enerji ve maddi kaynağı sıfıra yakın hale getirerek insan toplumunu neredeyse sıfır ekolojik ayak izine sahip kılacak. Üretimin maddisizleşmesine ilişkin bu oldukça yaygın kanıya rağmen toplamda kapitalizmde verimlilikteki kazanımlar ve teknolojideki ilerlemeler, üretimin ölçeğinin ve birikimin artışı tarafından geride bırakılmaktadır. Bu yalın gerçek, kaynak kullanımında sağlanan onca ilerlemeye rağmen nicel ‘büyümeye’ kilitlenmiş sistemin doğa üzerindeki baskısının nasıl alabildiğine arttığını açıklar. Öte yandan bu anlayış çerçevesinde doğa, asıl olarak aşılması gereken bir engel, bir sorun olarak değerlendirilmeye devam etmektedir.

Bu bağlamda ekolojik modernizasyon veya yeşil kapitalizm savunucuları kapitalist ekonominin ekolojik sorunların ‘çözümü’ için gerekli araçları sağlayacağına inanmaktalar. Ekolojik modernizm teorisini benimseyenlere göre radikal ekolojik bir dönüşüm radikal bir toplumsal dönüşümü gerektirmemektedir. Yani kapitalist modernitenin kurumları, toplumsal düzenin radikal biçimde aşağıdan yeniden inşasına gerek olmadan, küresel ekolojik krizin üstesinden gelme potansiyeline sahiptir.

Ekolojik bir devrime ilişkin ikinci yaklaşımsa, John Bellamy Foster’ın da vurguladığı gibi asıl olarak insanlığın doğayla ilişkisini ve mevcut egemen toplumsal üretim ilişkilerini dönüştürmeyi hedefleyen çok daha radikal ekolojik-toplumsal bir devrim ufkudur. Böylesi bir dönüşümü savunan ekososyalistler açısından ekolojik devrimin salt bir teknolojik değişime indirgenemeyeceği açıktır. Bu anlayışta hâkim toplumsal düzenin, yani kapitalizmin mantığından koparak üretim, dağıtım ve tüketimi eşitlikçi ve komünal biçimlerde yeniden oluşturmak gerekmektedir. Burada amaç daha organik, sürdürülebilir toplumsal-ekolojik ilişkiler oluşturmaktır. Böylesi bir ekolojik devrimi savunanlar açısından ihtiyaç duyulan şey, sistematik bir toplumsal-kültürel değişim, bütünsel bir praksis ve yaşam tasavvuru dönüşümüdür.

 

Ekososyalist alternatif

Ekososyalizm kavramı, üreticilerin üretim araçlarıyla yeniden birleştikleri, doğrudan demokrasinin temel alındığı, kullanım değerinin hâkim olduğu bir sosyalizmi ve ayrıca doğanın sınırlarına saygı gösterildiği ve bir ‘kaynak’ olarak değil kendine mündemiç bir değere sahip olduğu bir topluma atıfta bulunur. Ekososyalizm, üretim araçlarının toplumun mülkiyetine geçtiği, her türlü üretim ve yatırım kararının demokratik, aşağıdan ve çoğulcu bir plan çerçevesinde belirlendiği, üretici güçlerin ekolojik rasyonellik çerçevesinde radikal biçimde yeniden yapılandırıldığı, ekosistemlerin onarılmasının, insani ihtiyaçların giderilmesiyle birlikte temel toplumsal ilkelerden biri haline geldiği, kapitalizmin aksine kullanım değerinin değişim değeri üzerinde hâkim olduğu bir toplumu hedefler.

Ekososyalistler için doğa ve emeğin sömürüsü kapitalist üretim tarzına içkindir. Bu nedenle emeğin ve doğanın kurtuluşu mücadeleleri temelde özdeştir. Emek gücü nasıl ki kapitalist üretim tarzında bir metaya indirgenmişse, doğa da nicelleştirilerek bir hammadde ve kaynağa indirgenmiştir. Sermaye birikimi ve büyüme ancak, emeğin işçileştirilmesi doğanın da hammadde haline getirilmesiyle mümkün olmaktadır. Bu açıdan sermaye, el konulan emek ve doğadan başka bir şey değildir. Sermaye, egemenliğini kurduğu ve tahakküm altına aldığı her toplumsallığı nasıl basitleştirip nicelleştirmekteyse, giderek daha yoğun bir sömürüye tabi tuttuğu doğanın kendisini de basitleştirmekte ve nicelleştirmektedir. Bu açıdan ekolojik kriz karşısında emeğin ve doğanın özgürleşmesi mücadelesi bütünleşmek zorundadır.

Yukarıda vurgulandığı gibi ekososyalistler açısından ekolojik kriz insanın özgül toplumsal örgütlenişinin doğayla ilişkisine dair bir sorundur. Dolayısıyla yapılması gereken, ekolojik krizin önüne geçilmesinin ancak kapitalizm içerisinde iktisadın toplumun bütünü üzerindeki tahakkümünün sona erdirilmesiyle mümkün olabileceğini bir an olsun akıldan çıkarmadan gündelik hayattaki en küçük pratiğe dek her türlü insani etkinliğin insan-doğa ilişkisine dair kapitalizm ötesi bir anlayışı ihtiva etmesine çalışmaktır. Joel Kovel’in vurguladığı gibi kapitalist toplumsal örgütlenişin ekolojik krizdeki birincil ya da “etkin nedenselliği”ni yadsımadan gündelik mücadelede reformlar ve somut talepler için mücadele edilmeli ve bunları ekososyalist bir perspektifle bütünleştirme yeteneği gösterilmelidir. Ekolojik krizin bütünüyle aşılmasının yolunun kapitalizmin yerini ekososyalist bir toplum biçimi alması gerektiği yönündeki soyut politik mesaj, ancak insanların gündelik hayatlarına dair somut taleplerle ilişkilendirilmesi halinde güncellik kazanabilecektir. Başta su olmak üzere doğal kaynakların metalaştırılmasına karşı direnişlerden kamusal ulaşımın desteklenmesine, tarımın şirketleştirilmesine karşı direnişten nükleer enerjiye ve ormansızlaşmaya karşı mücadeleye kadar kapitalist kâr ve sermaye birikimi mantığının dışına taşan ve alternatif bir toplumsallığı imleyen taleplere dayalı toplumsal hareketlerin inşası, ekososyalist bilincin kitleler nezdinde somutlanmasını sağlayabilir. Burada önemli olan kitleleri seferber edecek somut taleplerin ‘geçişsel’ bir nitelik taşımasına önem vermek, yani ekolojik/yeşil reformizmin sınırlarının dışına taşarak her talebin kendi somutluğunda kapitalist üretimcilik ve bireyselleştirilmiş tüketimcilik mantığının dışına taşan bir nitelik taşımasını sağlamaya çalışmaktır.

Ekososyalistlerin savunduğu alternatif toplum, üretim araçlarının toplum tarafından kontrolü ve demokratik bir planlama olmadan düşünülemez. Teknokratik ve piyasa fetişisti yaklaşımların ekolojik krizin üstesinden gelmede yetersiz olduğu tespitini esas alan ekososyalist yaklaşıma göre üretim ve tüketim kararlarının ekolojik kriterler temel alınarak demokratik ve çoğulcu bir müzakere süreci sonrasında belirlenmesi esas alınmalıdır. Ekososyalist bir toplumda demokratik planlama süreci ve çalışma saatlerinin azalması, ekonominin radikal biçimde demokratikleşmesinin ve değişim değerinin değil, kullanım değerinin egemen olmasının önünü açacaktır. Kapitalizmin doğayı hoyratça sömüren savurganlığının yerine demokratik planlama eksenli bir ekonominin geçmesi, kapitalizmin ürettiği silahlanma, reklam, otomotiv gibi devasa ama insani ihtiyaçlarla örtüşmeyen sektörleri ortadan kaldıracaktır. Ekososyalist toplum insanın tükettiği oranda varolmaya hak kazandığı, tüketim takıntılı ve fetişisti mevcut toplum düzeninden farklı olarak insani özgürleşme ve deneyimlerin zenginleşmesine dayalı olacaktır. Bu anlamıyla ekososyalistler sermaye egemenliğinin nicelleştirici mantığının kırılarak yerine insan ve doğaya dair niteliksel bir mantığın egemen kılınması taraftarıdırlar.

Dolayısıyla ekososyalistlere göre ekolojik sürdürülebilirlik ancak ekonomik demokrasinin hüküm sürdüğü sosyalist bir toplumda mutlak bir zorunluluk halini alabilir. Ancak böylesi bir toplumsal örgütlenme biçimi ne pahasına olursa olsun nicel ekonomik genişleme arayışını yerinden ederek ekonomik faaliyetin ölçeğini ekosistemlerin kendilerini yeniden üretme ritmiyle tutarlı hale getirebilir. Yukarıda vurgulanan yeşil ekolojik devrimin öngördüğü değişimi, ekolojik modernleştirmeci elitler tarafından mevcut kapitalist toplumun ekonomik, toplumsal, kültürel ve ekolojik normlarına dokunmayarak yukarıdan aşağı teknokratik biçimde gerçekleştirme yaklaşımıyla radikal ve gerçek bir ekolojik devrimin yaklaşımı taban tabana zıttır. ‘Yeşil’ ekolojik devrimi savunanların toplumsal katılımı sınırlayan ve değişimi teknokratlara havale eden yaklaşımına karşı gerçek ekolojik devrim, katılıma ve toplumun ekonomiye müdahalesine dayanacaktır. Bu da kapitalizm çerçevesinde gerçekleşmesi mümkün olmayan aşağıdakilerin kendi kaderlerine egemen olmalarıyla, yani onların siyasal, demokratik ve örgütsel yeteneklerini geliştirebilecekleri bir toplumsal örgütlenme biçimiyle mümkündür. Bu anlamıyla ekonomik ve siyasal demokrasi ekososyalist projenin bütünleyicisi olacaktır.