Müşterekleri anti-kapitalist bir program çerçevesinde tartışmak – Stefo Benlisoy

144

stefobenlisoy“Müşterekler tartışması nasıl yapılabilir” bağlamında, müşterekler ne ve bugüne ilişkin nasıl sonuçlar çıkartabiliriz meselesine değineceğim. Vaktim kalırsa, piyasa kıskacında müşterekleri tartışırken, aynı zamanda “bir antikapitalist programın bir unsuru olarak müşterekleri, müşterekleşme pratiklerini nasıl tartışabiliriz”i konuşmaya çalışacağım.

Şimdi, birincisi, bir tarihselleştirme çabası. “Commons” ya da müşterekler ve çitleme tartışmasının kökeni bizi İngiltere’de kapitalizmin oluştuğu koşullara geri götürüyor. Ve özellikle, Marx’ın “Kapital”de bunu tartışmasına kadar götürüyor. Marx, İngiltere’de kapitalizmin oluşumundan bahsederken, bu sürecin kökeninde yatan çıplak zoru, şiddeti açığa çıkarmak için, sermayenin İngiliz kırsalındaki ortak mallara, müşterek varlıklara saldırısıyla başlıyor meseleye.

Tabii, Marx “Kapital”de, entelektüel mesaisinin de büyük bir kısmını, sözleşme özgürlüğü, hür teşebbüs adı verilen kapitalist sistemin genel olarak içerdiği gizlenmiş, açığa çıkmamış o sessiz zorun açığa çıkarılmasına adayacak. Ama yine de, düşünsel mesaisinin bir kısmı da özellikle kapitalizmin kökensel günahı, adeta “ilk günahı” olarak adlandırdığı bu müştereklere saldırı meselesine değinecek. İki açıdan önemli İngiliz kırsalında yapılan çitlemeler ve Marx’ın bunu tarif edişi. Birincisi, İngiliz kırsalındaki müştereklerin –açık tarla, mera, otlaklar– çitlenmesi, özel mülkiyete tabi tutulması, yani topluluk kullanımına kapatılmasının kapitalizmin gelişimi açısından birinci önemi, doğanın sermayenin temellüküne girmesi. Doğanın, başta toprağın sermayeleştirilmesi, metalaştırılması. İkinci boyutu da tabii ki, emeğin işçileştirilmesi. Yani, emeğin bir emek gücüne indirgenmesi. Topraktan uzaklaştırılan, ortak varlıklardan, müştereklerden koparılan, dolayısıyla kendi hayatını idame ettirebilmesi için emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan bir kitlenin yaratılması. Marx için sanayi devriminde kapitalizmin oluşumunun temeli bu iki öğe. Zira, Marx’a göre, zenginliğin iki boyutu var.

Marx “zenginlik” derken, bunu kullanım değeri olarak adlandıracak. Birincisi, doğa. İkincisi, emek. Tabii, aslında emek de doğanın bir parçası, aynı enerjinin, aynı gücün bir parçası, ama zenginliği bu iki unsur meydana getiriyor. Sermayenin çitleme hareketiyle birlikte, 16. ve 17. yüzyılda başlayan ve giderek katmerlenen bu çitleme harekâtıyla birlikte bu iki unsur, hem doğa hem emek; nicelleştiriliyor, basitleştiriliyor. Doğa bir meta haline, bir mal haline getiriliyor, basitleştiriliyor, nicelleştiriliyor, onun karmaşık ilişkileri bir ürüne dönüştürülüyor. Emek de aynı şekilde bir emek gücüne dönüştürülüyor. Basitleştiriliyor, parçalanıyor, nicelleştiriliyor, yoksunlaştırılıyor ve adeta basit bir güce dönüştürülüyor. Her türlü yaratıcı etkinlik potansiyelini kaybediyor.

Marx bu ilişkiyi, İngiltere’de açık toprağın özel mülk haline getirilmesi sürecini bir metabolik yarılma olarak tarif edecek. İnsanın doğayla, emeği aracılığıyla kurduğu ilişkide, bir yarılma, bir yarık olarak tarif edecek ve büyük ölçüde de bunun sonucu olarak ortaya çıkan kapitalist tarımı, bir toprak soygunu olarak değerlendirecek. Toprağın uzun erimli, kendini yerinden üretme kapasitesinin kendisinden alınıp sermayenin kısa dönemli, sürekli büyümeye odaklanan çıkarlarına tabi olması süreci olarak değerlendirecek. Ekolojik bozulmanın kökenlerini de büyük ölçüde burada arayacak.

Ekolojik bozulmanın kökenlerini burada tartışmayacağız, Marx’ta “metabolik yarılma” diye ifade edilen şey, zenginliğin bu iki temel unsurunda sermayenin yarattığı bölünme. Sermaye doğa ile emeğe, kendi iktidarı altında, kendi tahakkümü altında el koyacak ve bunları birleştirip meta-mübadelesinin konusu haline getirecek. Marx’ın da “Kapital”de bahsettiği bu. O “içsel birikim” ya da “ilkel birikim”, “primitive accumulation” diyecek. “İlksel birikim” olarak da adlandıracak. David Harvey, bunu “mülksüzleştirme yoluyla birikim” ya da “el koyarak birikim” olarak tarif edecek.

Marx “Kapital”de bu süreci “kapitalizmin kökensel günahı”, adeta bir “ilk doğum günahı” olarak niteleyecek. Yani, kapitalizmin kan, barut ve ateşle yazılmış ilk günahı. Köleciliği, toprakların çitlenmesini, büyük bir kırsal nüfusun topraklarından atılmasını, kapitalizm ilişkilerinin tesisi için gerekli bir zor, açık zor süreci olarak tarif edecek.

Tabii, Marx’dan sonra gelen bir dizi önemli düşünür, Rosa Luxemburg bunlar içinde en önemlisi, bu ilksel birikim sürecini ya da mülksüzleştirme aracılığıyla birikim sürecini kapitalizmin, kapitalist sermaye birikiminin ikincil bir özelliğini, yani o “sessiz zor” özelliğine paralel olarak, özellikle kriz zamanlarında giriştiği doğanın ve emeğin sömürüsünün katmerlenme sürecini, yeni alanlara sürekli genişleme güdüsünün bir parçası olarak, bir başka hareketi olarak tarif edecek. Ve bunun kapitalizmin tarihi olarak devam ettiğini bize gösterecek.

Marx’ın kısmen görmediği ya da kimi eserlerindeki ilerlemeci şemaya hapsolması dolayısıyla bir “ilerleme” olarak gördüğü meselenin aslında kapitalizm tarihinde ne kadar içkin olduğunu göstermeye çalışacaklar. Müştereklere saldırı, sermayenin çitleme harekâtı özellikle kriz dönemlerinde katmerleniyor.

 

Sermayenin yeni çitleme harekâtı

Özellikle 1980’lerle birlikte, neoliberal kapitalizmin alabildiğine dizginsiz bir şekilde sermayenin krizine bir yanıt olarak üretilmesi sonrasında, bu son 30 yıllık dönemi sermayenin yeni bir çitleme harekâtı olarak değerlendirmek mümkün. Bu yeni çitleme harekâtını toprak, su, hava gibi ekolojik müştereklerin en yoğun saldırı altında bulunduğu bir dönem olarak değerlendirebiliriz. Bunu, şimdi artık sıklıkla bahsi geçen ekolojik kriz meselesiyle bütünleştirdiğimizde, özellikle müştereklere yönelik çitleme saldırısının bu ekonomik krizle ne kadar içsel bir bağlantı içerisinde olduğunu görmek mümkün. 2008 sonrası, içinde hâlâ bulunduğumuz, 1929 ve sonrasıyla karşılaştırılan bu büyük kriz sürecinde, sermayenin doğal reaksiyonunun yeni bir çitleme, adeta nihaî bir çitleme, son bir çitleme harekâtı içinde olduğunu da görebiliyoruz.

(…) Dolayısıyla, piyasadan azade, piyasanın genel hareketinden azade bir müşterekler tartışması yapabilmemiz olanaklı değil. Aslına bakarsak, müşterekleştirme hareketleri, yani sermayenin özelleştirme hareketine karşı gelişen direnişler, kapitalizm tarihinde rastladığımız sınıf mücadelelerinin büyük ölçüde bir resmini veriyor. Sermayenin ilk günahından, 16. ve 17. yüzyılda başlayan süreçte, bugüne geldiğimizde, çitlemeye karşı direnişler aslında sermayenin tahakkümüne karşı direnişlerin adeta bir haritasını sunuyor.

Bugün de bu çitleme karşıtı hareketler, büyük ölçüde, müşterekleri savunma yani, sermayenin tahakkümüne karşı savunma, hem yeni müşterekleştirme pratikleri, aslında sermayenin bu total saldırısına, bu büyük saldırısına karşı direnişin en büyük kaynağı. Dolayısıyla, müşterekleri ancak bir antikapitalist program çerçevesinde, radikal bir toplumsal ve ekolojik dönüşüm çerçevesinde tartışmak mümkün gibi geliyor bana.

Birtakım yeşil adacıklar, müşterekleşmiş adacıklar bulunabilir. Birtakım yeşil firmalar da bulunabilir. Kaynak kullanımı sürdürülebilirliği ya da kaynak kullanımının yönetimi açısından birtakım ortak mallar da tarif edilebilir, kapitalizm içinde. Ama sermayenin genel hareketi, kısa dönem karar odaklı yapısı ve sürekli büyümeyi hedefleyen hedefleyen genetiği, bir süre sonra bu yapıların ortadan kaybolmasına ya da genelleşmiş meta üretimini dinamikleri içerisine hapsolmasına yol açacak. Dolayısıyla, sanırım ihtiyacımız olan şey, müşterekleri savunmak, etrafımızda gördüğümüz bir dizi pratiğin bir araya getirilmesi, bir ortak söylem, bir ortak politik program çerçevesinde bütünleştirilmesi ve aynı zamanda müşterekleştirme pratiklerinin ortaya çıkarılması.

Müşterekleştirme pratikleri, sadece doğanın savunulması anlamında değil, aynı zamanda özellikle aşağıdakilere, emekçilere, yani sermayenin tahakkümünün bizatihi kurbanlarına, kendi kaderlerine egemen olma, kolektif özgüçlerine yeniden inanma potansiyeli sağlayacak ilişkileri de bize bugünden vermeye başlayacak. Asıl, dolayısıyla müştereklerle ilgili tartışmanın odağında, bu meydana gelmeli.

Türkiye’ye baktığımızda, son 20 yıl aslında çok çıplak şekilde ekolojik müştereklere –özellikle, toprağa ve suya– yönelik sermaye saldırısının alabildiğine katmerlendiğini görüyoruz. Türkiye kırsalında bağımsız-küçük tarımın ortadan kaybolduğunu söylemek mümkün. Madencilik, turizm, enerji, seracılık ve tohum şirketlerinin kıskacı altında artık bir bağımsız küçük üreticilikten bahsetmek mümkün değil, aksine yeni bir proleterleşme, işçileşme dalgasının, yani piyasanın tamamen egemenliğine girmiş, dolayısıyla, özgüçlerini kaybetmiş, kolektif örgütlenme yeteneklerini kaybetmiş bir köylü nüfusu giderek daha fazla karşımıza çıkıyor.

Buna karşı direnmenin kendisi, ekolojik krizin sonuçlarına direnme, bu sonuçların eşitlikçi bir şekilde paylaşılmasının tek yöntemi diye düşünüyorum. Ekolojik kriz karşısında mevcut siyasal-iktisadî yapının çözüm üretemediği ortada. Bizim açımızdan, küresel eşitlik ve adalet ilkeleri çerçevesinde, ekolojik krizin sonuçlarını eşitlikçi bir şekilde paylaşmanın tek yolu, bu müşterekleştirme çabalarını neo-liberal kapitalizme karşı bütünlüklü bir direnişin parçası kılabilmek. Dolayısıyla, müşterekler, müşterekleştirme tartışmasının kendisi de bu açıdan bence zamanımızın en önemli tartışmalarından biri.

(tr.boell.org sitesinde yayımlanan bir konuşma metninin kısaltılmış bir versiyonudur.)