Marinaleda: İspanya’da yeşeren sosyalist ütopya – Cem Akbalık

123

merinaledaMarinaleda’nın adını, 2006′da Fransa’da yürürlüğe giren CPE (Yeni İş Sözleşmesi) adlı yasanın yürürlüğe girmesine karşı üniversiteyi işgal ettiğimizde, karşılaştığım İspanyol bir arkadaşımdan duymuştum. Daha sonra, mali krizin reel ekonomi başta olmak üzere, toplumun her alanına yayılmasıyla birlikte, Marinaleda ile ilgili belgeseller ve konferanslar yapıldı, birçok makale yazıldı. “Dünyanın tek komünist köyü” deniliyordu Marinaleda için. Hatta bazıları da: “Marks hayatta olsaydı kesin gidip orada yaşardı” diyorlardı. İşsizlik yok, polis yok, kilise ve din adamı yok, hırsızlık yok. Ama herkese iş var, aş var, okul var, konut var. Böyle tanındı, böyle bilindi Marinaleda.

Marinaleda, binlerce hektarlık toprağı ellerinde bulunduran düklerin yanında gündelikçi olarak çalışan yoksul tarım emekçileri ve işsizlerin bir araya gelerek kanla, terle, gözyaşı ile; kar-kış demeden yıllarca süren mücadeleler sonucu kurdukları bir Komün. Marinaledalılar, ütopya arayışına çıkmadan, devrimin olmasını beklemeden, kendi ütopyalarını ve devrimlerini neoliberal kapitalizmin en güçlü olduğu yerde, AB sınırları içinde bulunan İspanya’nın Endülüs Bölgesi’nde hayata geçirmişler. Bu sosyalist Komün’ün en büyük özgünlüğü, ütopyalarını hayata geçirirken, araç olarak kulandıkları sendikalar aracılığıyla, genel mücadeleden kopmadan, bölgenin kendine özgü kültürel ve toplumsal özgünlüğünü gözönüne almaları, bu özgünlüğü sosyalizmin değişik versiyonları olan marksizm, anarşizm ve reformizm gibi politik geleneklerle harmanlayarak uygulamalarında yatıyor. İspanya’nın diğer bölgelerine göre daha rahat bir yaşamları olmasına ve daha iyi koşullarda çalışarak çok daha fazla kazanmalarına rağmen, ne kendi içlerine kapanıp dünyadan ilişkilerini kesmişler, ne de kapitalizme karşı mücadeleden kopmuşlar.

 

Herşey diktatör Franko’nun ölümünden sonra başladı!

Diktatör Franko’nun ölümünden sonra, İspanya herkesin katıldığı ve “temsil edildiği” ilk “demokratik seçimlerini” yapar ve monarşi tekrar restore edilerek, Juan Carlos “yeni” İspanya’nın kralı olur. Franko diktatörlüğü boyunca yasak olan Bask, Katalon vb. halkların haklarını savunan partilerin hepsi legalleşir ve yapılan seçimlere katılırlar. Endülüs Boölgesi’nde yer alan Marinaleda da ise seçimleri Kolektif İşçiler Birliği- Endülüs Sol Cephesi (CUT-BAI) kazanır ve tarih öğretmeni olan Sanchez Gordillo belediye başkanı olur. İspanya’nın en genç belediye başkanı unvanına da sahip olan Juan Mauel Sanchez Gordillo ve arkadaşlarının tek objektifi vardır : yoksulluğa, yoksullugun sorumlularına, yani varolan ekonomik ve politik sisteme, özelikle toprak sahiplerine karşı mücadele etmek. Bu durumu Belediye Başkanı Gordillo şöyle özetliyor:

“İlk başlarda sendikaların içinde politik olarak örgütlenmeye başladık. Daha sonra belediyeyi almak istedik; yerel seçimlere katıldık ve şimdiye kadar devam eden mutlak çoğunluğu kazandık”.

Bir yandan sendikal mücadele, diğer yandan kazanılan seçimler Marinaledallıların hayatında çok radikal değişiklikleri de beraberinde getirir.

 

Toprak, toprağı işleyenindir!

Endülüs Bölgesi, İspanya’nın işsizlik ve yoksulluk oranının en yüksek olduğu bölgelerin başında geliyor. Yedi yüzyıl İslam egemenliği altında kalan bölgede, ciddi bir anarşist geleneğin de izlerine rastlamak mümkün. Bölge aynı zamanda toprak aristokrasisin çok güçlü olduğu ve binlerce gündelikçi tarım işçisinin çok ucuz ve zor koşullarda çalıştırıldığı bir yer. İşte bu düklerden biri de İspanya Kralı Carlos’un yakın dostlarından biri olan ve binlerce hektarlık toprağın sahibi olan İnfantando düküne çalışan Marinaledalılar, düke ait 1 200 hektarlık alanı işgal ederler ve böylece yıllarca süren bir mücadele de başlamış olur. Marinaledalılar, mücadele ile elde ettikleri toprakları ekmeye başlarlar. Eskiden düke ait olan topraklar artık herkesindi. Kendi topraklarında kendileri için çalışmaya başlayan halk, artık ne düke ne de başka birine çalışma ihtiyacı duymuyor, iş bulmak için farklı bölgelere ve hatta ülkelere göç etmek zorunda kalmıyordu. En önemlisi de, Marinaledalılar, o zamana kadar ki üretim şeklini, yani kapitalist üretim şeklini ve özel mülkiyeti ortadan kaldırarak, başta toprak olmak üzere, üretim araçlarını kollektifleştiriyor, denetimini da çalışanlara veriyordu. Belediye Başkanı Gordillo onları toprak işgalleri yapmaya iten sebepleri şöyle açıklıyor:

“Kendi kendimize işsizliğe nasıl çareler bulacağımıza dair sorular soruyorduk. Toprağa ihtiyacımız vardı. Toprak kimin elinde? Infantado Dükünün. 17 000 hektarlık toprak dükün elinde bulunuyordu. Ve onun topraklarını işgal etmeye basladık. Hem de yüzlerce defa. Genel grevler ve açlık grevleri yaptık, yolları bloke ettik, Malaga ve Sevilya havayollarının uçak pistlerini işgal ettik…Senelerce süren mücadeleler sonucu, 1991′de,1200 hektar toprağı almayı başardık ve bu topraklarda şimdi sayısı sekiz olan kooperatifler kurduk”.

 

Kooperatifler ve öz-yönetim ilkesi

Topraklar işgal edildikten sonra, toprağın kendi başına bir anlam ifade etmediğini anlayan Marinaledalılar, bölgenin ziraii yapısını göz önünde bulundurarak kooperatifler kurmaya başlıyorlar.

“Toprak sahibi olmayı başarmak büyük rahatlama yarattı, ama hemen farkına vardık ki, üzerinde çalıştığımız toprak, sadece toprak, işsizliğe bir çare değildi. Böylece, bölgemizde yetişen : biber, artişo, zeytin ve zeytin yağı üretimini sağlayacak bir saniyi kurduk”

Kapitalist şirketlerde veya düklere ait topraklarda çalışmış ama daha sonra işsiz kalmış Marinaledalılar, bir yandan ütopyalarını kurmak için mücadele verirken, diğer yandan da, bu ütopyalarının, karşı oldukları sisteme benzememesi için kafa yormuşlar. Kapitalist işletmelerin tersine, kurulan kooperatifler onların denetimindeydi. Öz-yönetim ilkesine göre hareket ediyorlardı ve herkese aynı ücret ödeniyordu. İhtisaslaşma var, iş örgütlenmesinde hiyerarşi var, ama kooperatiflerle ilgili kararlar hep birlikte alınıyor, statüsü ne olursa olsun, herkes altıbuçuk saat çalışıyor (Cumartesi dahil) ve aynı ücreti alıyor. Kapitalist işletmelerde, işçilerin sırtından kazanılan artı-değer patronun cebine giderken, Marinaleda da, yeni iş alanlarının yaratılmasına ve şehrin altyapısının geliştirimesi için harcanıyor.

 

“Doğrudan ve katılımcı demokrasiyi tercih ettik!

Öz-yönetime ve doğrudan demokrasiye dayanan Komün’de, her sene onlarca toplantı yapılıyor. Bu toplantılar bütün Marinaledalılara önceden duyuruluyor. Herkese açık bir şekilde ve herkesin katılımıyla yapılan bu halk meclislerinde halk yasadığı Komün ile ilgili kararlar alıyor. Belediyede çalışanlara para verilmiyor ve halk belediye başkanı da dahil, bütün çalışanları görevden alabiliyor. Karizmatik, yıllarca verilen mücadelelerde toplumun saygınlığını kazanan, yedi defa tutuklanmış, iki defa silahlı saldırıya uğramış ve 1979′dan beri seçilen Belediye Başkanı’nın daha çok sembolik bir iktidarı olduğunu söylemek abartılı olmaz. Kendisine en fazla eleştiriler de Belediye Meclisi’nde azınlık olan ve Marinaleda da bile oturmayan “sosyalistlerden”geliyor. Belediye Başkanı’nı halkı manipüle etmekle suçluyorlar. İşin aslı, Marinledalıların söylediği gibi, Marinaleda’nın anti-kapitalist olması ve doğrudan demokrasi ile halkın kendi kendini yönetmesinden kaynaklı olduğu ve iki politik kültürün çatıştığını söylemek daha doğru olur.

 

“Ekonomik demokrasi olmadan politik demokrasi bir anlam taşımıyor”

Belediye Başkanı Gordillo, doğrudan ve katılımcı demokrasiyi uygulamalarının sebeplerini ve ekonomik demokrasi ile birlikte ele alınmadığında neden anlamsız olduğunu şu cümlelerle açıklıyor:

” (…) biz iktidarın nötr olmadığını düşünüyoruz, emekçilerin elindeki iktidar katılımın temel alındığı bir karşı iktidar olmak zorundadır. İşte bu yüzden halk meclislerini en yüksek karar alma mekanizması olarak oluşturduk. Doğrudan demokrasinin temsili demokrasiden daha iyi olduğunu fark ettik, çünkü insanlar dört senede bir politikaya katılmak yerine günlük yaşamlarını ilgilendiren konularla ilgili tartışmalara ve karar alma mekanizmalarına katılıyor, ama doğrudan demokrasinin burjuva demokrasisinden daha iyi olduğunu görmemize rağmen, ekonomik demokrasi olmadan, politik demokrasinin kocaman bir uydurma olduğunu çabucak keşfettik”

 

Marinaleda’da polis yok!

Özel mülkiyetin olmadığı, üretenlerin üretim araçlarını kontrol ettiği, üretimden elde edilen gelirin eşit bir şekilde çalışanlar arasında dağıtıldığı, ev kiralarının 15 avro olduğu ve havuz, yaşlılar evi, kreşler, temizlik, eğitim vb. şeylerin ya bedeva ya da çok cuzi olduğu bir yerde, suçun olmamasını, Marinaledalılar çok doğal karşılıyor. Gloria’nın dediği gibi, ” İnsanlar, kendilerine ait olan şeyleri niye çalsınlar, niye zarar versinler ki? ” Üstelik polisin olmaması, her sene 350 000 avro tasarruf yapmalarını ve bu paraları başta eğitim olmak üzere Komün’ün değişik ihtiyaçlarına harcamalarına yaramış.

 

“Konut sorununu belediye halkla birlikte çözüyor”

Öncelikle şunu belirtelim: Marinaleda’da, kiralar ayda 15 avro civarında. İspanya genelinde ortalama kiraların 300 avro olduğunu düşünürsek, Marinaledalıların nerdeyse bedeva oturduğunu söyleye biliriz. Her Marinaledalı yurttaşın ev sahibi olma hakı var, ama bir bekleme listesi var ve öncelik çocuklu ailelere ve çiftlere (evli veya değil) veriliyor. Belediye, ev yapımında bilgisi olmayanlar için bazı formasyonlar düzenliyor. Bütün malzeme ve araç-gereci belediye sağlıyor, bu işten anlayanlarda birlikte, evler imece usulü inşa ediliyor. Şimdiden üç yüz evin yapıldığı Marinaleda’da, aile fertleri ev sahipleridir ve evi kendinden sonrakilere devr edebiliyorlar, ama evi satma hakları yok. Taşınıp gitmeleri durumunda ise ev Kömün’ün malı oluyor.

Sonuç olarak, Marineladalılar, bir yandan devrimin sadece iktidarı almak anlamına gelmediğini, halkın kendi ihtiyaçlarına göre üretebileceğini, ürettiklerini eşit bir şekilde bölüşebileceklerini, doğrudan ve katılımcı bir demokrasi ile insanların yaşadıkları şehiri yönetebieceklerinin en güzel örneği. Kısacası, Marinaleda deneyimi, hem anti-kapitalist belediyeciliğin mümkün olduğunu, hem de 21. yy. sosyalizminin nasıl olabileceğiyle ilgili çok önemli ipuçları barındırıyor içinde. Bu önemli tecrübeden yararlanmak, analiz etmek ve Türkiye’nin özgün koşullarını göz önüne alarak, anti-kapitalist bir belediyeciliği adım adım inşa etmek bizim elimizde. Ama bunu yapmak için, öncelikle böyle bir perspektive sahip olmamız gerekir. Yerel seçimleri red etmek yerine, öz-yönetime, doğrudan ve katılımcı demokrasiye dayanan anti-kapitalist bir yerel yönetim stratejisi geliştirilir, yukarıdan ve aşağıdan geliştirilen ve birbirlerini diyalektik bir şekilde tamamlayan mücadele yöntemleriyle sosyalist bir belediyecilik inşa edile bilinir. Böyle bir modelin, tıpkı Marinaleda’da olduğu gibi, ekonomik, politik ve toplumsal demokrasiyi birbirinden ayırmadan ve genel mücadeleden kopmadan yapmanın olanakları Türkiye’de fazlasıyla mevcut.

 

Not: Alıntılar Isabelle Fremeaux ve Jean Jordan’ın yazdıkları “Les sentiers de l’utopie” adlı kitaptan alınmıştır.

Kaynak: http://www.harfvolver.com/2014/07/16/marinaleda-ispanyada-yeseren-sosyalist-utopya/