Koskoca Siyasete Sığdırılamayan ‘Benim Çocuğum’ – Mehmet Tarhan

113

fft64_mf1346178LİSTAG Gönüllüsü ve Benim Çocuğum Filmi Danışmanı olan vicdani retçi Mehmet Tarhan’ın Radikal Gazetesindeki yazısı

Gözlerimle görmedim ama o gün orada olanlardan dinleme şansım oldu: LİSTAG’dan Pınar Özer, Meclis’teki odasına “Ben bir dönme annesiyim” diyerek girdiğinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu elindeki bir kutu çikolatayla kalakalmış. Kuşkusuz bu anekdot Türkiye siyasi hayatı için bir kırılma/atılım sayılmayabilir ancak benim siyasi serüvenimde her zaman ilham verici olacaktır.

2008 yılında LİSTAG (o zamanki adıyla Lambdaistanbul Aile Grubu, daha sonra LGBT Aileleri İstanbul Grubu) fikri aslında birdenbire ortaya çıkmamıştı. Dünya deneyimini yakından takip eden LGBT hareketi LGBT Haklarının tanınmasında ailelerin öneminin farkındaydı ve daha önce “Bilen Aile” adıyla LGBT’lerin yakınlarının katıldığı bir etkinlik de gerçekleştirmişti. Sadece buluşmaya yönelik ve LGBT’leri merkeze alan bu etkinlikte koca salonun karşısına birer birer çıkıp “benim kardeşim gey” ya da “benim halam lezbiyen” demişti aileler. Maalesef bu çalışmanın devamı gelememişti.

LGBT hareketi toplumsal kabul konusunda “entegrasyon/asimilasyon talebi” kaygısını sürekli tartışma konusu yapagelmiştir. Gündelik siyaset ile politik doğru arasında bir seçim yapmaktan daima kaçınmak, mümkün olduğu kadar ikisini de görünür kılmak, çalışmalarını her zaman tartışmalı bir zeminde yürütmek hareketin tutarlı bir şekilde yürüttüğü geleneksel yordamı olmuştur. LİSTAG’ın kuruluş sürecine Lambdaistanbul ve diğer tüm LGBT örgütlerinin de destek vermesi de bu gelenekle değerlendirilmelidir. Ne mutlu ki LİSTAG, politik doğrularla sürekli çatışan salt gündelik siyasetin bir aracı olmanın çok ötesinde bir yapı olarak kendisini oluşturdu.

LİSTAG kurulurken Bilen Aile’den çıkardığımız bir ders vardı: Bilen Aile’de sorun LGBT’leri merkeze almaktı, oysa örgütlenecek insanların kendilerinin siyasi özneler olarak merkezde olmaları gerekiyordu. Ebeveynlerin sorunu homofobi/bifobi ve transfobinin kendilerine uyguladığı baskının ortaya çıktığı yerde tanımlanmalıydı. Bu yüzden her ne kadar homofobi/bifobi/transfobi ortak baskı biçimleri olsa da, aile kurumu ve ebeveynliğe yüklenen siyasi ve toplumsal değerler asıl mücadele alanı olarak görüldü. Dolayısıyla LGBT ebeveynlerinin örgütü LGBT kimliğinin kabulünün mücadelesini veren bir örgütten ziyade, normatif aile yapısının bir şekliyle ilgası ve normatif ailelerin oluşturduğu varsayılan toplum dinamiklerinin en azından değişmesi için mücadele etmek zorunda olan bir örgüt olmalıydı. “Benim Çocuğum” filminde de sık sık dile getirilen “el alem ne der?” kaygısının yarattığı baskıya karşı birbirlerini bularak bir anlamda yeni bir “el alem” yaratan ebeveynler yeni bir aile anlayışını ve toplumsal yapıyı da oluşturmuş oluyorlar.

Filmde gördüğümüz LİSTAG aktivisti ebeveynlerin şehirli orta sınıflardan olmaları siyasi zemin konusunda tabii olarak kuşkular doğurabilir ancak bu noktada verili halde ailelerine açılabilen LGBT’lerin büyük kısmının orta-üst sınıf avantajlarından yararlanarak bağımsız hayatlar kurabilen kişilerden oluştuğu gözden kaçırılmamalıdır. Kuşkusuz Translar için durumun tam olarak böyle olduğu söylenemez ancak örgütlü LGBT’lerin hemen hepsi, en azından kültürel ya da sosyal sermaye ile orta-üst sınıf bir hayat sürmeye yetecek ikame araçlarına sahiptir. Kısacası buradaki siyasi risk, LGBT hareketi, kadın hareketi ve pek çok hareketin de paylaştığı bir risktir.

Ailenin siyasi bir kurum olduğunu çoğunlukla gözden kaçırma eğilimindeyiz. İktidarın yeniden üretilmesinde ve disiplin toplumunun devamında ailenin en önemli kurumlardan olduğunun söylemsel düzeyde farkında olsak da çoğu zaman kendi ailelerimizi bu siyasi kurumun dışında apolitik bir şey olarak görmek eğilimindeyiz. Keza ailelerimiz ile ilişkilerimiz iyiyse “onlar farklı, ben şanslıyım” diyerek ebeveynlerimizi siyasi anlamda aile kurumunun dışına taşıyarak depolitize etme; kötüyse de “aile zaten korkunç bir kurumdur” diyerek bireylerin ve dolayısıyla ailelerin farklılıklarını görmezden gelme konforunu seçiyoruz. Bu elbette aile kurumu hakkında soyut politik cümleler kurmamızı engellemiyor. Ancak bulunduğumuz nokta itibarıyla içine doğduğumuz ilişkilerin siyasi analizini yapmaktan bizi alıkoyması nedeniyle kurduğumuz cümlelerin zeminine dair kuşku taşımamızı gerektiriyor. Bu durumda yapabileceğimiz en iyi şeyi yaparak LİSTAG’ın neler yaptığına bir bakalım:

Sanırım LİSTAG’ın en önemli faaliyeti kendileri gibi çocukları LGBT olan ebeveynlerin toplumsal dışlanma ya da dışlanma kaygısıyla yalnızlaşmalarının önüne geçmek için toplantılar gerçekleştirmek, birbirleriyle tanışmak ve deneyim alışverişi yapmaktı. Örneğin; grup LGBT ebeveynlerinin çocuklarıyla bir araya geldiği yemekler organize etti. Bu yemeklerden birinde Ankaralı bir anne trans oğluyla misket oynadıktan sonra “oğlumla ilk kez karşılıklı oynadım” demişti. Pek çok düğüne katılmışlar ama birileri bir şey söyler korkusundan hiç beraber oynamamışlar. Aile bağlarını güçlendiren, dolayısıyla da klasik aileyi güçlendiren bir hikaye gibi gelebilir kulağa. Ancak aynı evde yaşayan bu iki kişinin, toplumun beklentilerinin aksine kamusal bir alanda trans kimliği ve kabulünü sergilemeleri kendileri açısından devrimci olmakla kalmıyor, aile üyelerinin normatif dayatmalar dışında yeni dayanışma ilişkileri kurabileceğini de gösteriyordu. Kabul görme ya da kabul etme her zaman asimilasyon/entegrasyon talebine dayanmaz. Annelerin bu yemeklerde bir süre sonra birbirlerine yemek tarifleri vermeye başlaması, akranlar arasında kadınlık ve erkekliğe dair sorgulamaları kendiliğinden geliyordu. Toplumsal cinsiyet normları dolayısıyla dışlanan ebeveynler toplumsal cinsiyet normlarıyla didiştikçe rolleri sorguluyor, manasızlığı hakkında konuşuyorlardı.

CETAD ve Uzmanlarla yapılan toplantılar ise bilimsel söylemin gücünden yararlanarak yeni ailelerle ilk temasların kurulacağı uğrak olarak kullanılıyordu. Anayasa Süreci, Nefret Şuçları Kampanyası ve TBMM ziyaretleri gibi faaliyetler ise egemen siyasi iklime ve dile karşı LGBT’lerin haklarının zannedilenden daha geniş kesimler tarafından önemsendiği göstermek, hatta hiç akla gelmeyecek “kutsal aile” bağları ile de desteklendiği hatırlatılarak bir buzkıran etkisi yaratmayı hedefliyordu. Anayasa çalışmalarında LGBT haklarının bu kadar tartışılmasında 20 yılı aşkındır süren LGBT hareketinin tazyiki kadar bu yeni enstrümanın da etkisi dikkate alınmalıdır.

Bu bağlamda AKP ’nin siyasi icraatıyla önemli bir siyasi kurum olarak öne çıkan ailenin önümüzdeki dönemde ciddi siyasi tartışmaların yaşanacağı bir alan olduğunu düşünüyorum. “Kadın Bakanlığı”nın “Aile Bakanlığı”na dönüştürülmesi kadar önemli bir başka gelişmeyi gözden kaçırdığımızdan endişe ediyorum. Yeni bakanlığın adı “Aile ve Sosyal Politika”. Yani sosyal politikalarla aile birbirine daha güçlü ve görünür bir şekilde bağlanmış oldu. Geçmişten bu yana sosyal güvenlikten tutun da barınmaya kadar tüm sosyal haklar aile kurumu üzerinden tanımlanagelmişti; şimdi ise adlı adınca tanımlanmış oluyor. Hala sağlık güvenceleri birey değil aile temelli örneğin. Evlilik tartışmaları da tam burada düğümleniyor. Heteroseksüel eşlerin yararlanabildikleri haklardan eşcinsel çiftler elbette yararlanamıyor. Ya da translar hala 18 yaş altındaysa tıbbi süreçleri için ailenin onayına muhtaç. Yine translar için aileden gelen sağlık güvenceleri tüm tıbbi süreçler için gerekli.

Eski sevgilim beyin kanaması geçirip uzun süre komada ve sonrasında da felçli olarak yaşarken verili aileye ve verili kurallara kabaca sırt dönmenin çok haddime olmadığını anlamıştım. Keza hastaneye girebilmek için birilerine yalan söylüyor, acil tıbbi müdahale gereklerinde bile “ailesinden” birilerinin hastaneye gelmesini bekliyordum. Bakımı sırasında da geniş ve gerçek ailemden saydığım pek çok arkadaşımın desteğini görsem de sevgilime annem, ablam, sevgilimin annesi, ablaları ve enişteleri ile birlikte baktık. Bildiğiniz gibi benimde katıldığım birçok eleştiriye muhatap olsa da devlet tarafından evde bakım ücreti ödenmekte. Sevgilime bakmama ve bu yüzden çalışamıyor olmama rağmen bu bakım ücretini ben alamayacaktım. Neyse ki ikimizin de aileleri hiç yüksünmeden maddi ihtiyaçlarımızı karşıladı. Eğer ailelerimiz bizim eşcinsel bir çift olmamızı dert ediyor olsaydı bu desteği de sağlamayacaklardı. Fark ettim ki bu dayanışma çok da normatif değildi. Evet annem, ablamın ya da bir kadınla evli olan erkek kardeşimin başına böyle bir şey gelse ne yapacaksa onu yapıyordu. Ama bu normalliğin kendisi “normal”i darmadağın eden bir şeydi.

Burada klasik aile yapısının bir talep olmasını öneriyor değilim, ancak verili durumda kuşatılmış olduğumuz aile kurumunun dışında konumlandırıldığımız için elimizden alınan sosyal haklarımızı talep etmemiz gerektiğine inanıyorum. Elbette birey temelli sosyal politika siyaseti cazip bir çıkış kapısı sunuyor. Ancak verili durumda ihtiyaç sahipleri ile ihtiyaç sahibi olmayanların söylemsel farklılığını ideolojik bir farklılıktan çok siyasi pozisyon farkı olarak görmek gerekiyor. Ve ne yazık ki bu siyasi pozisyon farkı sınıfsal konuma veya örtük sınıf atlama isteğine dayanıyor gibi görünüyor.

Melek Okan, 57 bıçak darbesiyle hunharca katledilen kızı İrem’in ardından “Benim çocuğum cinsel kimliği nedeniyle hep toplumdan itildi. Okumak istedi okutmadılar. Koskoca dünyaya sığdıramadılar evladımı” demişti. Bugün LİSTAG ve Benim Çocuğum’a getirilen eleştiriler Melek Okan’a “Okul zaten disiplin kurumudur, çalışmak kapitalizme hizmettir, ‘benim’ demek de İrem üzerinde iktidar kurmaktır” demek gibi geliyor kulağıma. Önermeler doğru da olsa bağlamdan yoksun önermelerle politika yapmak ise benim açımdan en hafif tabiriyle siyasal konformizmdir. Aile siyasi bir kurumdur ve ona yönelik yapılan tüm çalışmalar – kendi siyasi perspektifimize uysa da uymasa da – siyasi özellik taşır. Bu anlamda Benim Çocuğum ister LGBT filmi, ister aile filmi olarak tanımlansın, son dönemlerde iktidarın dayattığı aile algısına karşı en önemli siyasi karşı çıkışlardan biridir.