KONU PANKARTLARLA ÖRTÜLEMEYECEK KADAR DERİN – Murat Kanatlı – Birgün

45

Kıbrıs önemli bir süreçten geçiyor… Ama o kadar çok şey aynı anda yaşanıyor ki, bir makale içinde eksik kalmadan hepsini yazmak ne kadar mümkün, işte bu ciddi bir sorun…
Türkiye kamuoyu maalesef Kıbrıs’a her zaman mesafeli oldu, yakından sürekli ilgilenense hep sağ, faşist kesimler olageldi. Kimi zaman bazı farklı kesimler, hatta bazı sol iddialı kesimler ilgilense de, üzücüdür, Kıbrıs’a yaklaşırken çoğu zaman içinde Türk Milliyetçiliği barındıran bir pozisyonda oldular.
Milliyetçiliğe çok bulaşmayanlarsa, “ama Kıbrıs’ta bizim de çıkarlarımız var” cümlesini içinde Kıbrıs geçen tartışmalarda çoğu kez belki de iradeleri dışında ama egemenlerin beyin yıkaması sonucu kuragelmişlerdi…
Şimdi aniden fotoğraf dramatik bir şekilde değişti… Türkiye’de birçok kesim Kıbrıs’ın bağımsız olduğunu, başka bir ülke olduğunu söylüyor. Bu değerli bir süreç; sol, sosyalistlerin bu süreci ileri taşıması gerekiyor…
Bu süreç değerli çünkü Türkiye’nin yakın tarihi ile militarist kimliği ile resmi devlet çizgisi ile hesaplaşmak isteyen herkesin yolu Kürt ve Ermeni sorunu/konusu/problemleri gibi mutlaka Kıbrıs sorunu ile de kesişecek… Tabu olan bu üç başlıkla ciddi hesaplaşmaya girmeden sağlıklı ‘geçmişin hesaplaşmasını’ yapmak çok da mümkün değil…
Türkiye sokaklarında, Irak’ta, Afganistan’da işgale son denirken, kendi ordusunun işgaline göz kapamanın yarattığı etik sorunların ve politik duruştaki çelişkilerin aşılması için de önemli bir süreç…
Tüm dünyadaki savaşların nelere sebep verdiği, orduların nelere yol açtığı ortada iken kendi ordusunun savaşına hâlâ ‘Barış Harekâtı’ demek, kendi askerinin oraya (yani aslında buraya, Kıbrıs’a) barış ve demokrasi getirdiği yanılsamasını bazı siyasi kesimlerin sürekli üretmesi de ayrı bir sorundu…
Tüm bunların tartışıldığı önemli bir süreçten geçiyoruz…
Ancak bu sürece nasıl geldik? Bu sürece aslında 28 Ocak’ta açılan birkaç pankart ile gelmiş gibi görünüyoruz ama değil!
Gelinen süreç Türkiye’nin kendi iç dinamikleri ile de bağlantılı, Türkiye’nin diğer ülkelerle olan ilişkilerinin yarattığı sorunlarla da… Konunun tam da torba yasa TBMM’de tartışılırken gündeme düşmesi de ayrıca not edilmesi gereken diğer bir yan… Yani yalnızca pankartlarla açıklanamayacak kadar çeşitli yönü olan bir sürecin içindeyiz…
Dar alan içinde bu yazı ile yalnız Kıbrıs ayağını açıklamaya çalışayım. Ki bu çaba ile daha büyük resimdeki detayların bir kısmı daha açığa çıkar ve bazı şeyleri daha iyi tartışabiliriz…


28 OCAK EYLEMİNE GİDEN SÜREÇ
28 Ocak eylemi aslında ilk değildi. Süreç, bir önceki Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) hükümetinin döneminde başlamıştı. CTP, TC ile yapılan protokollerde yer alan bazı yasal düzenlemeleri meclise getirmeye başladığında, sendikal mücadele de sertleşerek yığınsallaşmaktaydı. Özellikle Sosyal Güven(siz)lik Yasası önemli bir süreçti…
Kamuya girişteki başlangıç maaşlarını ve ek mesai ödenekleri oranlarını yeniden düzenleyen ‘Kamu Çalışanlarının Aylık (Maaş, Ücret) ve Diğer Ödeneklerinin Düzenlenmesi Yasası’nı ‘Göç Yasası’ olarak nitelendiren sendikalar ve örgütler, taslak olarak meclis komitesine gelmesinden itibaren itirazlarını koydu. CTP hükümetinin çeşitli başka gerekçelerle de istifa etmesi sonrası, erken seçime gidilme kararı alındı…
Yapılan erken seçim, arkasından Nisan 2009’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi nedeni ile yeni seçilen UBP hükümeti TC ile yapılan protokolleri bir nevi dondurmuş, zaman kazanmaya çalışıyordu. Süreç ilerledikçe TC yetkilileri para yardımının devamı karşılığı protokolün uygulanmasını talep etti.
Son protokolü Eroğlu cumhurbaşkanı olmadan önce imzalamış ve yeni UBP hükümeti bunu cumhurbaşkanlığı seçimine kadar rafa kaldırmıştı. Seçimlerin ardından meclis alt komitelerinde bekleyen yasalar yavaş yavaş gündeme geldi. Gündeme gelinmesi ile de sendikaların tepkileri de sokağa indi.
İlk kitlesel eylem 28 Ekim 2009 tarihinde meclis önünde gerçekleşti. Polis, meclis önüne barikat kurdu; eylemcilerle polisin arbede yaşadığı olaylı miting sonrası iki eylem daha yapıldı. 23 Kasım 2009 tarihindeki eylemde 16 kişi ve 2 Ağustos 2010 tarihinde de aralarında sendika başkanlarının da olduğu 25 kişi tutuklandı… Tüm bu eylemlerde polis barikatı yıkılmış ve meclisi önüne kadar gelinmişti.


‘GÖÇ YASASI’
‘Göç Yasası’ diye nitelendirilen bu yasa 1 Ocak 2011 tarihinde yürürlüğe girdi. Bunun üzere sendikal platform tarafından 28 Ocak’ta yasanın geri çekilmesi için miting gerçekleştirildi. Bu mitinge giderken çeşitli yerlerde de süresiz grevler devam ediyordu…
Sorun göç yasası gibi gözükse de sendikalar için yaşamsal bir konu… Yasa ile sendikaların toplu sözleşme hakları ciddi şekilde kısıtlanmakta. Bu yasa ve bu yasadan sonra diğer başka yasalarda yapılan değişikliklerle ya da kanun hükmünde kararnamelerle maaş ve fazla mesai hariç çalışanlara hiçbir ek gelir verilmemesi düzenlemesi getirildi. Fazla mesailer de ciddi oranda kısıtlandı.
Adı geçen yasa ‘göç yasası’ ismini ise, getirdiği mali kısıtlamalar nedeni ile gençleri ülkeyi terk etmeye iteceği için hak etti… Sendikaların yaptı hesaplamalara göre bir önceki dönemde işe girenlerle 1 Ocak itibari işe girenler arasında maaş ve özlük haklarda yüzde 40’lara varan bir hak gerilemesi söz konusu… Bu yönü ile zaten çalışma koşulları ve çalışma süreleri çok kötü olan özel sektörde iş bulmakta zorlanan gençler için son umut olan kamu da seçenek olmaktan çıkarılıyor ve bir nevi genç kuşaklar göçe zorlanıyor…
Bu göç yasası kısmı ama bunun yanında protokoldeki diğer maddelerin de hayata geçmesi ile sendikal mücadeleye ket vurulmaya çalışıldığı çok net olarak görülüyor.
Eski TC Teknik Heyet Başkanı yeni elçi Halil İbrahim Akça’nın Fortune dergisinin Şubat ayı sayısında yayınlanan röportajındaki “birçok yasada sendikal hakların daraltılmasına ve kullanım şeklinin düzenlenmesine ihtiyaç var” cümlesi aslında bu sürecin itirafı…
Bunun yanında telefon, elektrik, havaalanlarının özelleştirilmesi de protokolde yer almakta…
Bu nedenle sendikal platform yanında tek tek sendikaların paketin çeşitli yönlerine karşı verdiği mücadele de son yıllarda artarak sürmekte. Özellikle yakın süreçte elektrik ve telefon hizmet ve sistemlerinin özelleştirilmesinin daha net ifade edilmesi ile bu sektörlerde örgütlü sendikalar daha çetin mücadeleler için hazırlıklarını sıklaştırdı…
Yani 28 Ocak’ı doğuran ve 2 Mart’a giderkenki süreci tetikleyen aslında TC’nin dayattığı paket gibi gözüküyor ama öfke Ankara’ya…
Öfke Ankara’ya, çünkü bugün içinden çıkılamaz hale gelinmesinde 74’ten beri çeşitli Ankara hükümetlerinin dayatmaları, paketleri neden oldu. Bu konudaki kırılma noktası 86’daki Özal’ın Kıbrıs’taki hükümete dayattığı ekonomik paketti ve sonrasında yaşananlardı…
Ekonomik paketler yanında Anadolu’dan sürekli akan nüfus, 74’te 100 bin olan nüfusu 90’larda 200 binlere çıkardı, bugün aktif nüfus en iyimser hali ile 500 bin…
Bu hem sosyal-kültürel boğucu bir baskı oluşturuyor hem de Türkiye’den geldiği iddia edilen paranın kullanımını ciddi şekilde kısıtlıyor. Hâlâ daha eğitim, sağlık kimi kamusal hizmetler 200–250 binlik bir nüfusa göre yapılandırılmışken, bugünkü nüfus yükünü taşımadığını artık 74 sonrası adaya gelenler çığlık çığlığa söylemeye başladı. Ama bu akış bugün bile durmaksızın devam ediyor…
Yani bir yandan adaya dıştan akış sürüyor, diğer yandan emek, sosyal kültürel haklar geriletilerek dışa göç süreci hızlandırılıyor…
Tüm bu nedenlerle adanın kuzeyinde yaşayanlar tüm bu süreci kendi varoluşlarına karşı bir saldırı olarak algılıyor… Bu nedenlerle eylemlerin ana teması ‘varoluş’ mücadelesi…
“Varoluş kime karşı” sorusunun cevabı aslında bazı kesimleri öfkelendiriyor. Bunun cevabını bazı kesimler “AKP’ye karşı” ile kısıtlamaya çalışıyor ama öfke sokakta ve sloganlarda, gerçek cevap ete kemiğe bürünüyor…
AKP öfkeli, hem seçime giderken kendine karşı yükselen muhalefetten rahatsız hem de Kıbrıs sorunun çözümü için artan baskılardan… Öfkesi onu hata yapmaya itiyor… Hata yaptıkça daha önce yaptığı sahte açıklamaları deşifre oluyor, deşifre oldukça daha çok öfkeleniyor…
Öfkesi yalnız siyasi değil, bu muhalefet Kıbrıs’taki özelleştirme süreçlerine karşı da yükselecek. Bu muhalefet günün sonunda kontrolsüz, denetimsiz Ankara’da açılan Kıbrıs’ta yapılan işlerin ihalelerine de yönlenecek. Bu muhalefet, Kıbrıs’ta yaratılan kara para-kumarhane-insan kaçakçılığı düzenine karşı da gelişiyor… AKP ve çevresindekilerin buralardan rant elde ettiğini bilmeyen yoktur.
Yani kavga yükseliyor ve yükselen bu kavgada saflar belirginleşiyor. Kıbrıs’ın kuzeyindekiler kendilerine dayatılan savaş koşullarından, arka bahçe olmaktan, gerginlikten kurtulmak için, iradelerini ele almak için mücadeleyi yükseltmeye çalışıyor…
Bu mücadelede birileri koltuk kapmaya çalışabilir, kimileri başka çıkarlar peşinde de olabilir ama 28 Ocak’ta sokağa çıkan resim bize umutlu olmak için yeteri kadar pozitif enerji veriyor…
Yani işin özü aslında pankartlarla örtülemeyecek kadar derinde…

MURAT KANATLI
Yeni Kıbrıs Partisi (YKP) Yürütme Kurulu Sekreteri