Kıbrıs’ta neo-ittihatçı etnisite mühendisliği – Murat Kanatlı

113

(Sömürgecilik üzerine 3)

Kıbrıs’ın kuzeyindeki Türkiye’nin sömürgecilik ilişkilerini örtemeye çalışan yaklaşımlar bizleri basit, içinde bol “anti” olan bir mücadeleye, “Ankara elini yakamızdan çek” sloganlarına dayanan bir zemine çeker.

“Ankara elini yakamızdan çek” anlık ya da dönemsel bir talepse yani bir taktik slogansa bir sorun yoktur ama stratejik bir slogansa çok ciddi sorunlar içermektedir. Çünkü başka sömürge karşıtı mücadelelerde de gördük, eğer nüfus politikalarını doğru kavranmazsa bizleri ciddi çıkmazlara sürüklemektedir. Bu nedenle Cezayir’deki süreç iyi okunmalı, iyi değerlendirilmelidir. Cezayir’de tek problem Paris’in elini çekip çekmesi sorunu değildi, orda kolonyal ilişkiler başka bir ilişki ağlarını daha kurmuştu. Cezayir kolonyal süreci bu nedenle sancılı ve sorunlu olarak günümüzde de devam etmektedir, Fransa’daki Cezayirliler, Cezayir’den ayrılmak zorunda kalan Cezayirli Fransızlar/Avrupalılar sorunu bugün dâhil tam anlamı ile çözümlenmiş sayılmaz.

Kıbrıs’taki yerleşiklerin geleceğine dair son sözün büyük kısmı ile söylenmesi Kıbrıs sorundaki bir antlaşma ile olacaktır, bu nedenle ne tümü gitsin, ne de tümü kalsın yaklaşımları gerçekçi değildir. Kalacakların statüsünün de kademeli olacağı bellidir. Bazıları yeni cumhuriyetin yurttaşı olacak, kimileri yeni cumhuriyetin yasaları çerçevesinde ‘yabancı işgücü’ kategorisine girecek, kimi ise dönmeye teşvik edilecek. En azından Annan Planı bunları ön gördüğünü söyleyebiliriz. Bunların sayılarını ise kimse bilmiyor. Bu nedenle sayılarla spekülasyon yapmak kimseye bir şey kazandırmaz. Gene Annan Planında kimsenin zorla atılmayacağı da açıktı!

Ancak Kıbrıs’taki yerleşiklerle kurulan sömürgecilik ilişkilerini atlayan, onu yok sayan ‘insani’ sorun kategorisine sokan yaklaşım iki amaç güdebilir Türkiye’nin sömürgecilik ilişkilerini örten, saklayan bir amaç olabilir, ya da Türkçe dilini temel alınarak herkesin bir ulusun/halkın parçası olduğu varsayımına dayanabilir. Bunun bilerek yapılması ya da farkında olmadan yapılması fazla bir şey değiştirmez.

Neresinden bakılırsa bakılsın, ne niyetle yaklaşılırsa yaklaşılsın, nüfus taşınması konusunu atlayan bir yaklaşım, Türkiye sömürgecilik ilişkilerini ciddi şekilde örten bir davranıştır. Bu herhangi bir oluşumun radikal Türkiye karşıtı slogan atıp atmaması ile ilişkisi olan durum değildir. Türkiye’nin işgaline karşı, Türkiye’nin dayatmalarına karşı olunması ile Türkiye’nin sömürgecilik ilişkilerine karşı olmak ayni şey değildir.

Sömürgecilik ilişkileri atlayan yaklaşımın sloganlardaki tüm radikalliğine rağmen, gerçek bir mücadeleyi örme şansı yoktur.

Ancak onlarca yılda tüm sömürge süreçlerinde olduğu gibi çok taraflı nüfus hareketleri melez kimlikleri, yeni kimlik hareketlerini de yaratmıştır, bunları da atlayan bir mücadele bir yere gidemez.

Bu nedenle bugün ihtiyacımız olan ulusalcı bir sömürge karşıtı mücadele değil, insanı merkezine alan, enternasyonalist, anti-kapitalist, anti-emperyalist bir sömürge karşıtı mücadele hattını örmektir.

 

Tarihe bakmak!

Türkiye’nin sömürgecilik ilişkilerini kavramak için Osmanlı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) iktidarlarının etno-politik amaçlarla nüfusun sevk ve iskanı politikalarını unutmamamız gerekir.

Nüfus politikası konusunda fikri hep iktidar ama kendileri kimi zaman hapishanede, bazen hükümette olan ülkücü camiasının teorisyenlerinden Nihal Atsız’ın 1971 yılında Ötüken Dergisi’nin 85. Sayısında yazdıklarını hatırlamakta yarar var;

“Kıbrıs asırlarca Türk ülkesi olarak kalmış, bize mal olmuş bir adadır. Hatay nasıl geri alındıysa Kıbrıs da geri alınacaktır. Bugünkü durumda Türk nüfusunun az olması tarihî hakkımızı asla elimizden alamaz. İsrail devleti kurulduğu zaman bugünkü İsrail topraklarındaki Yahudiler yüzde kaç tutuyordu? Bir millet millî inancı kuvvetli olduktan sonra haklarını geri almasını bilir ve o toprakları yine yüzde yüz kendi milletiyle doldurur”

Nihal Atsız net bir şekilde ‘geri almasını bilir ve o toprakları yine yüzde yüz kendi milletiyle doldurur’ demektedir, buna rağmen hale buradaki nüfus politikasını görmemek biraz tuhaftır. Nihal Atsız, Hatay’ı da örnek vermektedir ki Hatay’da da nüfus politikalarının ne kadar etkin olduğu bilinmektedir.

Nihal Atsız’ın yaklaşımı temelsiz değildir. Fuat Dündar’ın ‘Modern Türkiye’nin Şifresi’ ve ‘İttihat ve Terakki’nin Müslümanların İskân Politikası’ kitapları Osmanlı ve İTC’nin nüfus politikalarını anlamanıza ciddi şekilde yardım etmekte. Fuat Dündar özellikle İTC’nin Anadolu’nun Türkleştirilmesi için yaptıklarını etnisite mühendisliği olarak tanımlıyor. ‘İttihatçıların sevk ve iskâna sadece Türkleştirme aracı olarak değil, bir savaş aracı, bir savaş stratejisi olarak başvurduğunu anlatması bakımından tercih’ ettiğini belirtiyor. (Modern Türkiye’nin Şifresi, syf 32)

Kıbrıs’ın jeopolitik ve jeostratejik önemi üzerine özellikle askerin birçok yazısı vardır. Askerler için Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması Ege’de ve Akdeniz’de Anadolu için bir kuşatılmışlık yaratacaktır. Bunu bir tehdit olarak gören asker için Kıbrıs önemli noktadır. Bu kuşatılmışlığın kırılması için de Kıbrıs’ın ‘yeniden kazanılması’ önemlidir.

Paul Sweezy sömürgecilik ilişkilerinde atlanan konulara değinir, her toprak kazanımından mutlaka hemen kazanım elde etmek olmadığının altını çizer. Sweezy, (aktaran Harry Magdoff) korumacı toprak kazanımı ilkesini ‘önemli olan rakibin önlenen hamlesinin başarılı olması durumunda ortaya çıkacak yeni duruma oranla kaybın ya da kazancın ne olduğudur’ olarak yazar. (Sömürgecilikten günümüze emperyalizm, Harry Magdoff, syf 17)

Bu nedenle Türkiye-Yunanistan arasındaki rakip kolonyal ilişkilerinde karşı toprak kazanımları ‘korumacı toprak kazanımı ilkesi’ içinde de düşünülebilir.

Bu nedenle, Fuat Dündar’ın kullandığı etnisite mühendisliği Kıbrıs’ın kuzeyi için de geçerlidir, Kıbrıs’ın kuzeyinde yapılan yalnızca bir Türkleştirme operasyonu değil, Türk-Yunan çatışmasında iktisadi ve militarist savaş aracıdır da…

Fuat Dündar ‘fethedilen toprakların kolonizasyonu’ dışa dönük bir nüfus hareketiydi diyor. Dündar “Osmanlı Beyliği, güttüğü nüfus ve kolonizasyon politikası gereği, her fetih sonrası, toprakların etnik-dinsel kompozisyonuna müdahale ediyordu” (Modern Türkiye’nin Şifresi, syf 41) diyerek yazmakta.

“Balkanlardaki her fetih ve kolonizasyon, sistemli bir sevk ve iskan politikası eşliğinde yürütülüyordu. Bunun için, Anadolu halkından bir miktar nüfus, sistemli bir şekilde fethedilen topraklara transfer ediliyordu” diye yazıyor. (age, syf 41-42)

Fuat Dündar, İttihatçılar yaptıklarına resmi zemin oluşturmak için 1918’de sahte kitaplar da bastıklarını da anlatıyor. Bunlarda bir tanesinde, yabancı bir yazara ithaf edilen eserde ‘üç çeşit iskân metodundan bahsedilmekte; ‘kolon grubu yerleştirmek’, ‘yerli halkı asimile etmek’ ve ‘yerli halkı iskâna ikna etmek’ anlatılıyor. Yazının devamında “asimilasyonun başarılı olması için, yeterli miktarda “muhacir iskân”ının gerektiği ve özellikle ekonomik güç olmaksızın muhacir iskânı ve asimilasyona başvurmanın gülünç bir şey olacağı belirtilir” ve çok iyi bildiğimiz bir tavsiyede bulunulur “zira yerli halkın “milli akidesi”ni terk etmesini sağlamak için ekonomik araçlar vazgeçilmezidir.” (age syf 138)

Osmanlı’dan İttihatçılara gelen bu ilişkiler TC devletinde de durmamıştı.

Daha önce İmroz üzerine “Türkleştirme politikası!” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. (Yeniçağ Gazetesi, 15 Kasım 2012)

“İmroz Rumları; Gökçeada Üzerine” (Derleyen Feryal Tansuğ-heyamola yayınları, Ekim 2012) kitabında farklı kesimlerin yazıları ile ada ele alınıyor, bu kitaba dayanan bir yazı idi.

Bu kitapta da olan Elif Babül’ün daha önce “New Perspective on Turkey” adlı dergide İngilizce yayınlanan (2006) makalesinden yeninden bir alıntı yapalım;

“İmroz Cumhuriyet dönemi tarihi, genel olarak bir Türkleştirme projesine işaret eder. Bu projenin en temel araçlarından biri Osmanlı’daki uygulamaları takiben hayata geçirilen yeniden yerleştirme politikaları oldu. 1946’da Karadeniz’den getirilen 10 hanenin devlet eliyle adaya yerleştirilmesinden başlayarak ada sistemli bir göç ettirme, yerleştirme, istimlak ve yeniden isimlendirme projesine maruz kaldı. 1973, 1984 ve 2000 yıllarında sırasıyla Trabzon, Isparta, Burdur ve Çanakkale’den köylerini heyelan veya baraj yapımı sebebiyle kaybeden göçmenler getirildi adaya. (…) Bugün adadaki dokuz köyden dördü ve bir büyük mahalle, devletin Anadolu’dan gelenleri yerleştirmek için kurduğu iskân köyleri karşımıza çıkıyor.” (age, syf 235)

Kitaptaki başka bir makalede Alexis Alexandris “İmroz’a yerleşmek isteyen Türkler’e hükümet toprak ve maddi yardım sağlıyordu” (age syf 187) diye yazmaktadır.

Yard. Doç. Dr. Semra Purkis ve Doç. Dr. Hatice Kurtuluş’un TÜBİTAK çatısı altında yaptığı “Kuzey Kıbrıs’a Türk Göçünün Niteliği ve Göçmenlerin Ekonomik Sosyo-Mekansal Bütünleşme Sorunları” başlıklı bir araştırma var. Bu araştırma daha fazla ilgili hak ediyor ama bulunduğumuz yerden İmroz ile bağlantısını kurmak için bazı alıntılar yapalım…

Tıpkı İmroz’da olduğu gibi Kıbrıs’ta da “1975 Şubatında yapılan protokolden sonra, Türkiye’de toprakları baraj gölü altında kalmış ya da kalacağı için iskân kararı bulunan, heyelan bölgesi ilan edilmiş olan ve orman içinde kalmış olan köylerin bulunduğu 14 İlde valiler aracılığı ile Kıbrıs’a göçmen alınacağı duyuruları yapılmıştı. Bu bölgelerde bu konu ile görevlendirilmiş iskân memurları, muhtarlar, muhtarlar aracılığı ile köylülere, hangi koşullarda göç edeceklerine, nereye yerleşeceklerine, sahip olacakları sosyal haklara, kendilerine verilecek tarım arazisi ve evlere dair bilgiler vermiş ve göçü teşvik edici konuşmalar yapılmıştı” (age, syf 60)

Sözlü tarih görüşmelerinde de bu durum açıkça dile getirilmektedir; “bize, o ara gelen heyetler dedi ki, “Kıbrıs’ta çok para var, hükümet size yiyeceğinizi verecek, size yerine göre iş kuracak kadar para verecek”, nitekim verdiler de. Bir müddet verdiler.” (age, syf 62)

Osmanlı’da da durum çok farklı değil; “Anadolu Müslümanları bedava arazi, askerlikten ve vergiden muafiyet gibi teşviklerle fetih bölgelerine çekilmeye çalışılıyordu” (Modern Türkiye’nin Şifresi, syf 42)

Osmanlı, İTC, İmroz, Kıbrıs, nüfus hareketleri, aktarmalar, sürgünler; ne kadar çok benzer tarafları var, her biri arasında onlarca, yüzlerce yıl olmasına rağmen!

Elbette, bugün konuya bakarken birileri bunların yalnız tek bir yönüne dikkat çekmeye çalışabilir ama “göç pek çok ülke için emek göçü, mülteci ya da kalıcı yerleşimci gibi bir tip değil, ayni anda bunların hepsi demektir” tanımını da akılda tutmak önemlidir. (Göçler Çağı, Stephen Castles-Mark J. Miller)

Kıbrıs’ta da bu geçerlidir. Kıbrıs’ın kuzeyinde göç dalgası üç aşamada oldu, 80 öncesi, 80 sonrası ve 2000 diye kabaca tanımlayabileceğimiz “üç farklı göç dalgası arasında organik bir ilişkinin varlığı söz konusudur” (Yard. Doç. Dr. Semra Purkis ve Doç. Dr. Hatice Kurtuluş, syf 21)

Kıbrıs’a taşınan nüfusun geleceği ile Kıbrıs sorunun ciddi bağlantıları da söz konusudur.

Tüm bunlar hepsi göz önüne alınarak, nüfus konusu ele alınmalıdır.

Ama Osmanlı tarihinden gelen fetih bölgelerine nüfus taşınması geleneği de atlanılmaması gerekir.

Gerçek anlamda Türkiye elini yakamızdan çekecekse, çekmesi için mücadele öreceksek, sorunun tüm yönleri ile almamız, bilmemiz önemlidir.

Bugünün çağında ulusal değil, etnik değil, insanı merkezine alan başka bir sömürge karşıtı mücadele mümkün, yeter ki sorunların farkında olalım ve onların üstesinde gelmek için doğru zeminde mücadeleyi önümüze koyalım!