Kıbrıs’ın seçimlik halleri – Murat Kanatlı

165

Murat Kanatlı(Evrensel Pazar*) Kıbrıs’ın kuzeyinde cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı!

Bunu Türkiye’deki birçok kaynaktan okumuşsunuzdur. Bununla beraber Derviş Eroğlu yerine Mustafa Akıncı’nın seçildiğini de okudunuz. Bunun yanında, bazılarınca çok önemli değişiklik olduğunu da çeşitli haber sitelerinden, gazete köşelerinden takip de etmişsinizdir ancak acaba bu doğru bir bilgi mi?

Son söyleyeceğimi önceden söyleyim, sonuçlar merkezde bir “görev” değişikliğini işaret etmekte, merkez sol ve merkez sağda bulunan siyasi partiler bu sonuçlar sonrası yeniden yapılanma sürecinde, hala daha Kıbrıs’ın kuzeyinde TC devleti en etkin güç, Erdoğan bu noktada “hatırlatma” vuruşlarını yapmaya devam ediyor… Merkezin solunda yer aldığını söyleyen ama geçmiş deneyimleri ile düşünüldüğünde “ulusal sol” diye tanımlayabileceğimiz Mustafa Akıncı, seleflerinden ne kadar farklı hareket edebilecek? Söylemi ile pratiği birbirini tamamlayabilecek mi? Bunu söylemek şimdiden zor ama sistem içi çözümler her zaman için kendi sonlarını da kendileri hazırladığı için Akıncı’nın da bir noktada tıkanacağını söylemek mümkün. Akıncı’nın bu tıkanmadan çıkışı, sistem dışı çözümler aramak, bunun için de iyimser olmak için Akıncı’ya dair elde çok fazla pratik deneyim yok…

Türkiye’de yaşanmaya devam eden iç dinamiklerin hareketli hali ve Yunanistan ile Kıbrıs’ın her iki yanındaki her birinin kendi iç dinamikler ile düşünüldüğünde çok kolay sonucu kestirilemeyecek bir sürecinde içinde olduğumuz söylenebilir.

Kıbrıs’ın kuzeyindeki sistem sürdürülemez olduğu netlik kazandı, tam da burada sorun, sistemin restorasyonunun kendine sol diyenlere kalması.

Neredeyiz ve bu süreç bizi nere taşıyacak?

 

Dünden bugüne Kıbrıs

14 Ağustos 1974’te Ayşe tatile çıktığında aslında bu 40 bin askeri kapsayan basit bir operasyon değildi. Adanın yüzde 37’si işgal edilmişti ve 160 bin Kıbrıslı Rum tüm malını mülkünü bırakıp güneye silah zoru ile göç etmek zorunda bırakılmıştı. Bundan sonraki süreç bir fetih politikası çerçevesinde sürdü.

Kıbrıslı Rumların bıraktığı tüm taşınır ve taşınmaz mal varlığına el kondu. 2000’lerin başına kadar izlenen tam da bu ganimetin dağıtımının “koordine” edilmesiydi. Ulusal Birlik Partisi (UBP), çok uzun süre bu ganimeti ve ayrıca Türkiye’den gönderilen finansal kaynakları “üleştirme” üzerine bir düzen kurdu. Bu nedenle Kıbrıs sorunun çözümsüzlüğü aslında bir fikir değil tamamen duygusal bir refleksti.

1975 yılından itibaren işgal edilen yüzde 37’lik toprağı işlemek için gerekli olan işgücü adı altında adaya nüfus da taşınmaya başlandı. Bugün itibari ile Kıbrıs’ın kuzeyindeki nüfus tam anlamı ile bilinmemektedir ama demografik yapının ciddi şekilde bozulduğunu herkes kabül ediyor…

Bu noktada seçimlere dair bazı rakamlara bakmak, bize bir takım ipuçları verecektir.

1976’da ilk yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçmen sayısı 75 bin 781 iken 2015 yılında seçmen sayısı 176 bin 912 oldu… Kıbrıslı Türklerin yoğun göç verdiği de düşünüldüğünde bu artışın izahı zordur.

Türkiye’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için ise oy kullanabilecek seçmen sayısı 91 bin 588’dir… Bu seçmenin tümü elbette Kıbrıs’ın kuzeyindeki seçmen listesine yazılı değil ama toplam içinde düşünüldüğünde önemli etki yapabilecek bir kitleden söz edebiliriz. Ayrıca bu 91 bin kişi 18 yaşından büyük, daimi ikametgahı Kıbrıs’ın kuzeyi olanların sayısı…

Bunun yanında AKP hükümeti ile birlikte, TC devletinin kuzeydeki kurumsal yapılanması devam ediyor. Borçlandırıp kendine muhtaç bıraktırma siyaseti her yanda sürmekte…

Gelinen aşamada, finansal kaynakların önemli bir kısmında tam kontrolü bulunan TC devleti, 40 bin askeri ile burada “güvenlik” vurgusu ile de kendini hissettirmeye devam ediyor.

Bu durumda seçimlerdeki değişimi nasıl okumak gerekir?

 

Sistem içi yenilenme

1998 yılına gelindiğinde yukarda bahsettiğimiz 1974’te elde edilen ganimetin dağıtımı süreci tıkandıı. Son bir hamle yapılarak TC ile bir ekonomik paket hazırlandı. Bu ekonomik paketi savunmak ve hayata geçirmek görevi de UBP-TKP koalisyon hükümetinin başbakanı olarak Derviş Eroğlu ile başbakan yardımcısı olan Mustafa Akıncı’ya verildi. Sendikaların yıkım paketine dedikleri bu yeni dayatma paketine karşı ciddi bir tepki doğdu. Kıbrıs’ın güneyinin Avrupa Birliği üyeliği süreci ile Kıbrıs’ın kuzeyinin çözümsüzlük ile belirsiz bir geleceğe mahkum olması ihtimali de bu hareketlilik ile birleşince ortaya muazzam bir toplumsal muhalefet çıktı. Çeşitli grev ve eylemler, başka gerginliklerle birleşti ve istifalar yaşandı, hükümetler devrildi, yeni seçimler yapıldı. Bu sürecin sonunda artık hiçbir şeyin eskisi gibi gidemeyeceği anlaşılmıştı. Bu sürecin bir faturası da Akıncı’ya çıktı ve 2000 yılında parti başkanlığını bıraktı. 2003’ün başlarında bu kez 3 partinin ortak oluşturduğu bir koalisyon partisinin Barış ve Demokrasi Hareketi’nin başı olarak yeniden siyasete döndü ama süreç, bölünmeler sonucu 4 partiyi ortaya çıkarınca, bunun siyasi bedelleri oldu, 2005 yılında Akıncı bir kez daha aktif siyasete ara verdi…

Akıncı’nın şansı bir türlü tutmazken, tıkanan sistemin restorasyonu bu kez başka bir merkez sol parti CTP’ye verildi. Mehmet Ali Talat 2003 seçimlerinde başbakan, 2005’te ise cumhurbaşkanı oldu. Denktaş’tan alınan koltuk ile herkes Kıbrıs’taki statükonun yıkıldığını söyledi ama 2009 yılındaki seçimlere gelindiğinde Derviş Eroğlu küllerinden yeniden doğdu, önce başbakan oldu, daha sonra 2010 yılında ilk turdan cumhurbaşkanlığını aldı.

Bu dönemde, AKP ile birlikte, eski ganimetin ve TC’den gelen finansal kaynağın dağıtımı değil, neoliberal politikaların ve TC’den gelen finansal desteği ile gerçekleşen projelerin rantının dağıtımı üzerine yeni bir sistem yavaş yavaş hayata geçirildi.

Eskiden TC yönetimleri kendi çıkarları için ciddi finansal destekler de vererek, Denktaş, Eroğlu yönetimlerinin hükümet etmesini sağlamaya çalışmaktaydılar. Ancak yeni rejimde AKP, TC elçiliğini tam bir valilik olarak kurguladı. Bir il yönetimi politikası izlendi, Kıbrıs’ın kuzeyindeki bakanlar kurulu aslında şeklen varlığını sürdürürken gerçekte tüm finansal konular elçilik altındaki TC yardım heyeti sektör sorumluları aracılığı ile kontrol edildi, hangi projenin nasıl yapılacağına son noktayı sektör sorumluları karar verdiği bir düzen oluşturuldu. Hükümet programları yapılsa da, esas olan ve uygulanan TC ile yapılan ekonomik protokoller oldu. Sektör sorumluları ile koordinasyon için Kıbrıs’ın kuzeyindeki bakanlıklarda TC’den bürokratlar yetkilendirildi.

Bu sürecin geldiği bugünkü noktada, TC’den gelen finansal kaynaklar TC yardım heyeti aracılığı ile “projeler” adı altında direk veya dolaylı gene TC’li şirketlere verildiği, adada kalan kısmının da gene TC’den gelen ithal malların satın alınması ile Türkiye geri döndüğü, bir birleşik kaplar sistemi oluştu.

Sorun, tam da burdan başladı, önemli bir rant oluşturan bu sistemi Kıbrıslı Türkler adına kim yönetecek? Yönetecek olanın Türkiye ile ilişkileri nasıl olmalı?

Sistem içi seçenekler bu konuda kendi aralarında rekabet halindeler. Siyasal olarak solunda veya sağında olmak üzere merkezde kendini tanımlayan partiler seçim sonuçlarına bakıldığında kendi içlerinde ciddi bir rekabete girişmiş durumdadırlar.

İlk tur sonuçlarında mevcut siyasi partilerden destek görmeden yüzde 22 oy alan Kudret Özersay’ın ekibin içine eski soldan kesimleri de alarak merkezde “dört eğilimi” barındıran “yeni sağ” bir oluşuma gideceği konuşulmakta. Merkezdeki sayısal olarak büyük sağda UBP ve solda CTP kendi içlerinde alınan seçim yenilgisi sonrası “yenilenmeyi” önlerine koyduklarını ilan ettiler.

Kazanan Akıncı, başka bir merkez sol denebilecek siyasi parti, eski BDH ve TKP birleşmesi ile oluşan Toplumcu Demokrasi Partisi (TDP) ile siyasi akrabalığı olan kişidir.

Elbette doğal olarak her seçilen kendi “imajı” ile seçilir ve kendini dilini kullanmaya devam eder, önemli olan pratikte bunun ne getireceğidir.

Bu nedenle, pratik konusunda Davutoğlu’nun hatırlatması önemliydi. Davutoğlu, “sayın Talat geldiğinde de böyle olmuştu ama rayına girdi” diyerek önemli bir hatırlatma yaptı.

Erdoğan’ın ve etrafındaki TC yetkililerinin açıklamalarını ise Türkiye’deki seçime yönelik, milliyetçi kesimleri mobilize edecek bir söylem olarak düşünmek mümkündür. Bu ayni zamanda esas patronun kim olduğunu hatırlatmaya, Kıbrıs’ta alternatif yol arayanlarının umudunu da kırmaya yönelik bir zorlamadır…

Bu zorlama karşısında Akıncı’nın “söylem” konusunda düz duruyor hali, alt metinlerde hiç de öyle değil. Erdoğan’a verdiği cevapta Akıncı “bu topraklarda da artık Rum toplumuyla baş edebilmek adına, kendi kişiliğini kanıtlamak adına, bebeklikten, yavruluktan kurtulup ayakları üzerinde durmalıdır” diyerek, gene kendini “öteki”lerle, Kıbrıslı Rumlarla karşılaştırarak aslında ulusal sol karakterini hatırlattı…

 

Umut?

Bu belirsizlik içinde umuda dair olumlu şeyler söylemek de mümkündür. Öncelikle YKP, TC’nin müdahalelerini ve demokratik bir seçimin olmadığı söyleyerek boykot çağrısı yapmıştı. Az veya çok YKP’nin çağrısından da etkilenenler, ama çoğunlukla bu seçimden beklentisi olmayan 63 bin kişinin sandığa gitmemiş olması önemli bir mesajı içermekte. Aşağı yukarı bu oy ile Akıncı’nın seçildiği düşünüldüğünde, bir o kadar da tepkinin varlığı olduğu söylenebilir. Umut, en azından bunun bir kısmının rejime karşı, sistem dışı bir seçenek için örgütlenebilmesi ihtimalidir.

Bunun yanında Erdoğan’ın Kıbrıs’a dair söylemine karşı Türkiye coğrafyasından hızla yükselen tepkiler de çok önemlidir. Türkiye’de kimi sol kesime de sızan milliyetçi söylemi aşındıran böylesi bir konuşma hali, Türkiye’deki sol hareketin kendi coğrafyası dışında 40 bin asker bulundurarak, fetih politikası sürdürmesinin daha geniş kesimlerce tartışılmasını sağlaması, kendi coğrafyamızda, Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye halklarının dayanışma ile ortak bir geleceği kurabilme umudunu artıran bir ihtimal…

Sistem içi seçenek olsa da Akıncı’nın cumhurbaşkanı olması, Kıbrıslı Rumlarda bir hareket sağlaması, Türkiye’deki kimi çevreleri de AKP karşıtlığı üzerinden de olsa tepki göstermesi, Kıbrıs sorunun çözümüne katkı sağlayabileceği ihtimali çok düşük olsa da, sokak muhalefetleri ile desteklenirse yeni olasılıkları açabilme ihtimalinden ihtiyatlı bir iyimserlik ile takip edilmesi gerekecek süreç olacak…

Yok eğer, Davutoğlu’nun hatırlattığı yere gelirsek, ortaya çıkacak sonuç, ayni tas, ayni hamam ama tellak değişmiş olacak…

  • Evrensel Gazetesinde 3 Mayıs 2015 tarihinde yayınlandı