Kıbrıs sorunu – Murat Kanatlı

68

Çok kolay gibi duran, herkesin bildiğini sandığı ‘Kıbrıs sorununun çözümü” konusu gittikçe daha da içinden çıkılmaz hale gelmekte…

Kıbrıs sorununda kaç taraf var, o bile çok net değil…

Kolay cevap ‘ABD ne isterse o olur’ ama acaba cevap bu kadar basit mi?

Immanuel Wallerstein’ın “Dünya Sisteminde Yapısal Kriz” (Monthly Review’un Temmuz 2011) başlıklı yazısında ilginç bir tespit yapıyor; “ABD hegemonysı çökmeye başladı”…

Wallerstein yazısında, George W. Bush döneminde bu sürecin hızlandığı söylüyor… ABD’nin jeopolitik yarı tekel konumunu hızla kaybettiğini söyleyen yazar, ancak ABD hegemonyasının yerini tam olarak dolduran başka bir gücün de henüz ortaya çıkmadığına vurgu yapıyor…

Zaten dünyadaki birçok başka yazar da BRIC ülkelerinin yükselişine dikkat çekmekte… BRIC yani Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin… Avrupa Birliği zaten ABD hegemonyasına karşı ekonomik bir ittifak olarak kurulmuştu… Yani hegemonya mücadelesinde aktörler çoğalmakta…

Şimdi bunları Kıbrıs sorunundaki pozisyonlarını tespit etmek gerek…

Rusya ile Kıbrıs Cumhuriyeti geçen ay, Ekim ayında 2.5 milyar euroluk antlaşma gerçekleştirmişti… Genel faiz oranları ortalaması altında verilen bu kredi dikkat çekicidir.

Çin ile Kıbrıs’ın yakın temasının da devam ettiği biliniyor…

Bugünlerde Kıbrıs açıklarında 12. Parselde sondaj yapan Nobel Enerji grubu İsrailli enerji şirketleriyle yaptığı ortaklıklar biliniyor… Nobel Enerji şirketi, İsrailli enerji şirketleriyle İsrail açıklarında hale hazırda gaz çıkarma ile ilgili çalışmalarını sürdürüyor…

Yani Türkiye-İsrail gerginliği basit bir Mavi Marmara olayı ya da Erdoğan’ın ‘Gazze aşkı’ değil!…

Bölgede olan yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin paylaşılmasına yönelik hegemonya kavgasına çeşitli ülkeler ve AB bir şekilde dâhil olmakta, dâhil olmaya çalışmakta…

Bu nedenle “bölgede ABD ne isterse o olur” zamanı bir miktar geçmiş durumdadır. Wallerstein’ın yazısında bahsettiği denge durumundan uzaklaştıkça her yeni durum, normal etkisinden daha büyük bir etki yaratmakta… Bu nedenle ABD’nin ağrılığı birçok yerde hissedilse de ‘tekel’ olma hali eskisi kadar baskın değil’

Arap Baharı denen durumu da buradan okumak gerekir. Mısır ve Tunus’ta olan toplumsal muhalefetin başarısı idi ama iktidarı dolduracak güçleri olmadığı için yükselen değişim dalgası hızla tersine döndü ama mevcut durum denge durumunda olmadığı için yeni bir değişim hala mümkün çünkü toplumsal muhalefet hala canlı… Libya ve Suriye ise toplumsal muhalefetin değil dış güçlerin müdahalesi ile değişime zorlanmakta… Benzer durum Irak ve Afganistan’da denendi ancak mevcut durum hâlâ ‘normalleşmenin’ uzağında, ABD ve diğer NATO güçleri bu iki ülkede çok küçük bir alan dışında kontrolü elinde bulundurmuyor… Yani ABD ciddi bir askeri güç gibi dursa da Irak ve Afganistan’da tam kontrol sağlayamadı, direnişler sürüyor. Somali ve Yemen unutulan iki askeri müdahaleydi, ilk ikisi kadar büyük asker operasyon olmasa da ancak buralarda da siyasi istikrarsız sürmekte…

Buradan bakınca Kıbrıs’taki belirsizlik durumunu anlamak daha kolaydır. Denge durumundan uzakta olan Kıbrıs, özellikle 2004’ten beri sürekli bir belirsizliğin içinde…

2004 öncesi en azından ulaşılmaya çalışılan bir hedef vardı, ya da varmış gibi durmaktaydı artık o da ortadan kalktı… En azından bu durum terminolojilerde netti! Federasyon bir dönem sağ kesimler için bir sövgü kelimesi iken artık bunu kendilerince anlamlandırıp kullanabilmektedirler. Barış kelimesi ise onlar için 74 sağlamış bir defakto durumdu, çoğu zaman Kıbrıs sorunun olmadığını, 74 ile çözüldüğü iddia etmekteydiler artık bunu da söyleme gereği duymuyorlar. Eroğlu hem “KKTC yaşayacak” deyip hem de “barış yapacağız” demeçlerini ayni anda kullanabilmekte… Yani tartışma zemini için kavramların netliği önemliyken, artık bu olanak ortadan kalktı, herkes kendince anam yüklediği kelimelerle konuyu tartışmaya çalışıyor!

Daha önce Kıbrıs güneyindeki ulusal konseye bakıp “AKEL-DISY nasıl uzlaşabilir?” diye kendi kendimize sorarken, güneyde ulusal konsey konsepti hızla çözülürken Kıbrıs’ın kuzeyinde fiili konsey kuralları oraya çıktı, şimdi “UBP-CTP uzlaşması” moda… Eroğlu son New York ziyareti öncesi “elim çok güçlü gidiyorum” diyebilmiştir!

Böylesi bir ortamda soğumaya bırakılmış “Kıbrıs çatışması”nın nihai çözümü konusunda belli oluyor ki kimsenin acelesi yoktur. Wallerstein’ın demesi ile çökmeye başlayan ABD hegemonyasının, siyasi ve ekonomik kriz içindeki AB’nin çözüm konusunda tek başlarına artık karar verici midirler, bu da ciddi tartışma konusudur.

Bölgesel tarihi aktörler açısında bakıldığında, Yunanistan’ın içinden geçmekte olduğu ekonomik ve siyasal krizi bir yana koyup Kıbrıs’ta bir şey yapacak hali olmadığı hemen anlaşılmaktadır. Türkiye zaten statükodan memnundur. Yarattığı bu statükoyu daha yapısal bir hale getirmek için nüfus taşımaya devam etmekte, yalnızca taşıma değil bunları ‘kalıcı iskân’ da ederek Kıbrıs’ın kuzeyinde daha fazla “Türkiyelileştirmekte”dir…

Son bahsettiğimiz konuyu sistematik olarak iki ülke yakın sayılacak tarihlerden beri yapmaktadırlar, İsrail ve Türkiye… 1967 yılında bugüne İsrail, işgal ettiği Filistin ve Suriye topraklarına sistemli bir şekilde yeni İsraillilerin yerleştirilmesini sağlıyor… 1.5-2 milyon yerinden edilmiş Filistinlinin dönüş konusu Filistin sorunun en önemli ayağını oluşturmakta, ne de olsa yarıya yakın Filistinli zorla yerinden edildi ve bıraktıkları topraklarda artık Yahudi yerleşimciler var… Türkiye ise 1974 yılında 200 bin Kıbrıslı Rum’u yerinden etti… Bu, o günkü nüfusun yüzde kırkı gibi bir orana denk geliyordu. 1975 yılından bugüne Anadolu’dan gelen, getirilen, gelmelerine teşvik edilenlerle birlikte işgal edilen topraklara yerleşim, yani iskân devam ediyor. Tıpkı Filistin sorunu gibi toprak ve yerleşikler Kıbrıs’taki silahla oluşturulan yeni durumun çözümü önünde engel…

İki durum arasındaki en önemli fark birinde sıcak çatışma sürüyor, birinde ise ateşkes hali…

İki sorunun da çözüm için güçlü bir uluslararası desteğe veya baskıya ihtiyaç duyulduğu bir gerçek… Çünkü yerel dinamikler sorunları çözmek için yeterli olamamakta… Ancak yukarda andığımız siyasi belirsizlik, çözülen veya yer değiştiren güç dengeleri üzerinden böylesi bir baskı veya desteğin hemen gelmeyeceği de belli oluyor.

Bu nedenle son dönemdeki başarılı uzlaşma örneklerini temel alıp Kıbrıs’taki yerel dinamikler olarak konuyu yeniden ele alıp yeni yollar üretmeliyiz…

Bu noktada Kuzey İrlanda önemli dersler sunmaktadır…

Tıpkı Kuzey İrlanda’da olduğu gibi bir çerçeve antlaşması ve yol haritası için mücadele etmek, Kıbrıs sorunun çözümünde bir umut olabilir. Çerçeve antlaşmasını İrlandalılar ve Britanyalılar sıfırdan üretmek zorundaydılar ama bizim açımızdan 40 yıla yakın devam eden görüşmelerin sonunda temel konularda uzlaşma mevcuttur, bu nedenle Kuzey İrlanda uzlaşmasından daha ileri noktadayız. Annan planı döneminde de hazırlanmış bir yol haritası mevcuttur, bunu revize edilmesi ile çok kısa sürede hazır hale getirebiliriz. Bunu süreçte eksik olan güvendir, bu nokta da daha önce üzerinde uzlaşılan güven artırıcı önlemler devreye konabilir…

Sorun bunun için bu coğrafyada yaşayanları harekete geçirmek ve siyasi bir baskıyı iki görüşmeciye de yapabilmek… Çünkü mevcut liderlikler, siyasi oluşumlar ve uluslararası güçlerin kendiliğinden harekete geçmeyeceği, acelelerinin olmadığı nettir!

Bu sorunun devamının yarattığı belirsizlikten ve sorunlardan kim kurtulmak istemez, hele de mümkün olan bir çözüm modeli için?

Bu nedenle bugüne düşen bir antlaşma umudunu ayağa kaldırmak ve çözüm sürecinde belirleyici aktör olmak için harekete geçmektedir, bunun için de umut vardır!