Kemalizm, Atatürk ve Kıbrıslı Türk aydınlar – Murat Kanatlı

101

Kıbrıs’ın kuzeyinde birçok tartışma maalesef tamamlanamamıştır…

Örneğin Sovyetler Birliği bu konudaki en önemli zaafımızdır… Bu konu açıldığında hala yetersiz tartışmanın zaaflarını yaşamaktayız. Bazıları hala daha Sovyetler Birliğini Stalin-Troçki ekseninde tartışmayı marifet sayabilmekte… Eski retoriği, 1990 öncesine ait olan 20. Kongre sonrası, Stalin sonrası Sovyetlerin bürokratik sosyalizm kayması argümanını tekrarlayıp konuyu tartıştığını düşünen çok kişi vardır, çünkü biz 1990 sonrası sol, sosyalizm içi tartışmaları ne Kıbrıs’ın kuzeyinde ne de güneyinde yönetebildik, ileriye taşıyabildik!

Benzer konu Türkiye yakın tarihi ile de ilgilidir… Ne zaman fundamentalist bir sorun karşımıza çıksa Türkiye’deki tipik laiklik cephesinin argümanları aklımıza gelir, hemen Kemalizm’e sığınırız. En çok kullandığımız argüman ise Atatürk ve onun nutukta anlattıkları…

İşin ilginci son dönemde birçok araştırma gün yüzüne çıkmış, Nutuk’un Mustafa Kemal tarafından kendi tarihini dayatma bağlamında yazıldığı, birçok konuyu çarpıtarak, dönemin önemli figürlerini kendi amaçları doğrultusunda Nutuk’a almayarak ya da eleştirel alarak tasfiye ettiği, karaladığı, değerini düşürdüğü artık genel kabul gören bir gerçek…

Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki (İTC) geleneğinin bir subayı idi, güç dengesi içinde öne çıktı. İTC kendini resmen tasfiye etmek zorunda kaldığı koşullarda eski liderlerin öne çıkmaması, yeni bir başlangıç izlenimi için verilen liderlik kavgasında Mustafa Kemal bir adım öne geçti… Ama milli anlatı durumu maalesef böyle sunmaz!

1908’den itibaren Anadolu coğrafyasında ikili iktidar koşullarının olduğu, Saltanatın ciddi iktidar sorunu yaşadığı da artık genel kabul görüyor… Yani yeni Türkiye, reform ve değişiklikler için Mustafa Kemal’i beklememişti, bu değişim süreci 1908’den başlamıştı…

Ama bu demokratik bir süreç değildi. Tepeden inmeci militarist bir modernleşmeydi… Kelimenin tam anlamı ile askeri güç dengeleri sürecin her anında belirleyici oldu. Muhalefete kısıtlı imkanlar tanındı. Çeşitli isimlerle oluşturulmaya çalışılan her türlü muhalefet güçlenmeye başladığı anda sertlikle dağıtıldı. Bu süreç İTC dönemi ile başladı ama Mustafa Kemal döneminde de devam etti… 1937 Dersim Katliamı buna net bir örnektir. Gayri Müslimlere karşı operasyonlar, Ermeniler, Pontuslulara yapılanlar ile ilgili İTC dönemine atıfta bulunulur, suçlanır ama 1934’te Trakya’dan Yahudilerin göçe zorlanması Mustafa Kemal dönemine denk gelir…

Sermayenin, eğitimin, coğrafyanın Türkleştirilmesi için İTC kadrolarının operasyonları 1913-1914’lere rastlar…

Türk’ten Türk’e kampanyasını İzmir’de yönetenlerden biri de Celal Bayar’dır. Sermayenin Türkleştirilmesine hız verilir, gayri Müslimler göçe zorlanır, sermayelerine, birikimlerine zorla el konur!. Dil dayatmaları da gene bu dönemde olur. Nüfus hareketleri de gene bu döneme denk düşer… Ermenilerin ve diğer gayri Müslimlerin yaşadığı trajediler de bu dönemin içinde yaşanır… Coğrafyanın paylaşımına yönelik operasyonlara karşı silahlı direnişi örgütleyen de İTC liderliği idi…

Mustafa Kemal tüm bunların mirasını Nutuk’ta kendince yorumlarla iyileri kendinin, kötüleri muhaliflerin hesabına yazarak sahiplenir…

Bu bağlamda Mustafa Kemal için söylenen yedi düvele karşı savaş basit bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Bir yandan İTC dönemini yok sayan, onu suçlu gören anlayış, Türkiye kuruluş tarihi ile kendini ayrı tutmak isterken, direniş tarihini İTC döneminin içine kadar uzatıp kendi ile çelişkiye düşer ama ne gam, amaç büyük anlatıyı güçlendirmektir…

Mustafa Kemal dönemine şekil veren Türk-Yunan savaşından başka bir şey değildir. Bu nedenle Kemalizm’in mayasında Yunan düşmanlığı önemli bir yer tutar. Ama Mustafa Kemal’in tek başına liderliği aldığı iddiasında bulunduğu 1919 sonrası yedi düvelle savaşmak anlamında önemli bir askeri çarpışma yaşanmamıştır. Yerellerde çoğu İTC kadrolarının isyanlar, düzensiz ordu savaşları şekilde bazı çarpışmalar yaşandı ama o kadar…

En önemli yanılsama İTC’nin ve Mustafa Kemal’in dinle olan ilişkisidir. İTC de, Mustafa Kemal de ulusal kurtuluş sürecinde her ulusal hareket gibi dini kullanmıştır. Zaten Balkan ve Kafkaslardan toplanan ve Anadolu’ya getirilenlerle Anadolu’da kalanlar farklı etnik gruplara aittiler, olanları bir arada tutacak tek bağ dindi. Mustafa Kemal bu nedenle yeni Türkiye coğrafyasına dayanan Türk milliyetçiliği çalışmasını başlatırken, elindeki tek bağı da uzun süre en etkili şekilde kullandı.

Daha sonra Kemalizm’in takipçisi olduğunu söyleyen askerler de özellikle darbe dönemlerinde dini etkili şekilde kullanmaya devam ettiler. En taze olan 12 Eylül darbesi sonrası Evren’in mitinglerinde dini metinler okuması olarak hatırlatılabilir. İmam Hatipler de 12 Eylül cuntası döneminde yaygınlaştı… Kenan Evren cuntası 12 Eylül sonrası birleştirici olarak Türk-İslam sentezini üretip Türkiye halklarına dayattı…

Kemalizm kendi tarihi boyunca demokratik olamadı, askeri kökleri ona demokratik olma imkanı tanımadı, tüm sorunlarını zor yolu ile çözdü. Dinle olan ilişkisi de kendi tekelinde tutma, bu aracı özellikle diğer dini cemaatlere kullandırmak istememesinden başka bir şey değildi…

Bu nedenle Kıbrıs’ın kuzeyinde dini cemaatlerin karşısına Kemalist argümanlarla karşı çıkmak, kelimenin tam anlamı ile neo-İtilafçı – neo-İttihatçılar cepheleşmesinde saf tutmaktan başka bir şey değildir…

Bu nedenle Haziran 2011’de Yeniçağ’daki “Vesayet rejimi yeniden kurulurken”* yazımdaki soru hala güncelliğini korumaktadır; “Kemalistlerin ordusu ile imamın ordusunun çarpıştığı koşullarda demokrasi çıkar mı?”

Çıkmaz dersak, bize düşen üçüncü cephenin kurulmasıdır!

 

* http://www.yenicag.com.cy/yenicag/2011/06/10/vesayet-rejimi-yeniden-kurulurken-murat-kanatli/