KCK davasını anlamak için tek celse yeter – Dilek Kurban – Radikal

86

Bu saatten sonra KCK davasını olumlayan, meşrulaştıran, savunan herhangi bir sözün hükmü olamaz. Hele ki, davanın görüldüğü Diyarbakır Özel Yetkili 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sergilenen tiyatroyu yerinde gözlemlememiş, yargı eliyle ‘gözümüzün önünde’ gerçekleşen bu adaletsizliğe tanıklık etmemişlerin sözünün. Ne BDP’yi özgürleştirmekten dem vuranların sözünün değeri olabilir ne KCK sanıklarının PKK ile ilişkili olduklarının.

Ülkelerin tarihlerine geçen siyasi davalar vardır. Ceza yargısının rayından çıktığı, adaletin ne usul ne esas açısından tecelli ettiğinin ve bunun zaten beklenmemesi gerektiğinin bilindiği, davanın sonunda verilecek kararın baştan belli olduğu, iddianamenin yerini bulması gereken bir âdetten ibaret olduğu, adil yargılanma ilkesini gözetmek zorunda hissetmeyen mahkemenin yasaları ve anayasayı açıkça çiğnediği davalardır bunlar. ABD’deki Sacco ve Vanzetti ile Ethel ve Julius Rosenberg davaları gibi. KCK davası, ABD toplumu ve yargısının bugün utançla andığı –ancak sanıklar ‘terör şüphelisi’ Müslümanlar olduğunda aynısını yapmaktan çekinmediği- bu davaların Türkiye’deki örneği. Yargımızın uluslararası utanç davaları literatürüne güzide katkısı.

Diyarbakır mahkemesinde bir gün

KCK davası hakkında ne kadar okumuş, sanık avukatlarıyla ne kadar konuşmuş olsam ve davanın siyasi olduğuna dair ne denli güçlü bir hissiyatım ve kanaatim oluşmuş olsa da o salonda yaşananlara tanıklık etmek, meselenin benim için geri dönülmez biçimde netleşmesini sağladı. Ben, bu davayı ‘anladım.’ O duruşma salonunda aslında neyin/kimin, neden yargılandığını, bu davanın ne menem bir ‘dava’ olduğunu gördüm, belledim.

Bütün bir gün boyunca, mahkeme başkanının sinirleri alınmışçasına sakin, güler yüzlü ancak günün sonunda umursamaz ve uzlaşmaz tavrını, Kürtçe savunma meselesi üzerinden cereyan eden absürt diyalogları, kendilerini anadillerinde savunmak isteyen sanıkların ikinci cümlelerinde mikrofonlarının susturulması karşısında sergiledikleri vakarı, mahkeme heyetinin davadaki usulsüzlüklere yılmadan işaret ederek adeta ‘ceza yargılama usulüne giriş dersi’ veren avukatların talepleri ile birbiri ardına yaptıkları olağanüstü savunmalar karşısında içine düştüğü aczi izledim.

Türkiye’nin ceza yargısının ne denli adaletsiz olduğunu, bu adaletsizliğin, avukatların, adliyelerde soğuk odalarda bekletilen sanıklara elektrikli ısıtıcı verilmesi ve CMUK’un amir emri uyarınca duruşma tutanaklarının sanık avukatlarına tebliğ edilmesi gibi en makul taleplerinin dahi reddedilerek veya görmezden gelinerek anbean yeniden üretildiğini gördüm.

‘Bu ülke için yeni bir şey yapın’

Emin Aktar, duruşmanın sonunda mahkeme heyetine böyle seslendi. 21 aya varan süre boyunca tutuklu olan 104 sanığın tahliyesini talep ederken bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu bu tarihi davada taşıdıkları sorumluluğu hatırlatarak. Türkiye’nin AHİM’de adil yargılanma hakkı ihlali ‘şampiyonu’, bu davanın bu haliyle Strasbourg’dan dönmesinin kesin olduğuna işaret ederek. Mahkeme heyetine Hizbullah sanıklarını hatırlattı avukatlar. Herhangi bir şiddet olayına bulaşmamış, suç işlememiş, ‘üzerlerinden bir çakı dahi çıkmamış’ insanların, sadece siyasi faaliyetlerinden dolayı tutukluluklarının devamının toplumun vicdanını yaraladığını, adalete güvenini sarstığını belirttiler. Hâkime, tutuklulukların devamının Yargıtay’ın açık içtihadını ihlal ettiğini hatırlattılar. “Artık salıverirler” diye geçirirken içimden, “Talebin değerlendirilmesine gerek görülmedi” dedi hâkim.

Yani, özel yetkili ağır ceza mahkemesinde sanıksanız, hele ki Kürtseniz, siyaset yapıyorsanız ve konjonktür uygunsa, oradan çıkış yok. Veya insan hakları avukatıysanız ve müvekkilleriniz sonucu baştan belli siyasi davaların sanıklarıysa, ne denli nitelikli ve zeki olursanız olun, karşınızdaki hâkimin nezdinde yaptığınız savunmaların zerre kadar değeri, etkisi olmayacaktır. Ta ki, ‘birileri’ adaletin artık tecelli edebileceğine hüküm verene kadar.