Kapitalizme karşı ve kapitalizmin ötesinde müşterekler – George Caffentzis ve Silvia Federici

174
Zapatista kadınlar müşterek bir bostanda çalışıyorlar (fotoğraf: George Caffentzis)
Zapatista kadınlar müşterek bir bostanda çalışıyorlar (fotoğraf: George Caffentzis)

Giriş

‘Müşterekler’, günümüzün siyasal, ekonomik ve hatta gayrimenkul lisanında yaygın şekilde yer etmiş durumda. Sol ve sağ, neoliberaller ve neo-Keynesçiler, muhafazakârlar ve anarşistler, kavramı kendi politik müdahalelerinde kullanmaktalar. Dünya Bankası, Nisan 2012’de, “içerde yürütülen veya bağışları ile desteklenen tüm araştırmaların Yaratıcı Müşterekler telif hakkı lisansı kapsamında erişime açık olması” gerektiğini belirterek, kavramı benimsemiş olduğunu gösterdi (Dünya Bankası, 2012). Neoliberalizmin en büyük savunucularından Economist bile, müşterekler konulu çalışmaların duayeni sayılan Elinor Ostrom’un vefatı vesilesiyle yayınlanan anma yazısında onu överken, kavramı benimser tarzda kullandı:

“Elinor Ostrom’a göre, dünya büyük bir ortak akıl içeriyordu. İnsanlar, kendi başlarına bırakılmaları halinde, hayatta kalmak ve geçinmek için rasyonel yollar bulacaklardı. Dünyanın ekilebilir arazileri, ormanları, içme suyu ve balıkçılık alanlarının bir sonu olmasına rağmen, bunları tüketmeden paylaşmak ve savaşmadan korumak mümkündü. Başkaları, meselenin aşırı avlanma ve aşırı ağaç kesimi tarafını görerek müştereklerin trajedisi hakkında kasvetli yazılar yazarken, Bayan Ostrom, o kahkahası ile, neşeli ve aykırı bir duruş sergiliyordu. (Economist, 2012)”

Son olarak, ‘müştereğin’ veya ‘müştereklerin’, üniversite kampüslerinin, alışveriş merkezlerinin ve etrafı çevrili güvenlikli sitelerin gayrimenkul diskurunda savurgan şekilde kullanılmakta olduğu göz ardı edilemez. Elit üniversiteler öğrencilerinden yıllık 50 bin dolara varan paralar talep ederken, kendi kütüphanelerini ‘bilgi müşterekleri’ diye tanıtıyorlar. Şu artık neredeyse çağdaş toplumsal yaşamın bir kuralı haline geldi: Müşterekler, ne kadar çok saldırıya uğrarlarsa o kadar çok övülüyorlar.

Bu makalede, bu gelişmelerin sebeplerini ve bugün antikapitalist müşterekçilerin yüz yüze olduğu ana sorunlardan bazılarını ortaya koymaya çalışacağız:

  • ‘Antikapitalist müşterekler’ derken neyi kastediyoruz?
  • Mücadelelerimizin meydana getirdiği müştereklerden, emeğin sömürüsü üzerine kurulu olmayan yeni bir üretim tarzını nasıl ortaya çıkarabiliriz?
  • Müştereklerin sistem içileştirilmesini ve batmakta olan kapitalist sınıfın faydalanabileceği platformlar haline getirilmesini nasıl önleriz?

 

Tarih, kapitalizm ve müşterekler

Hangi yollardan bölündüğümüzü ortaya çıkardığında bile, eğer ki çoğul seslerle anlatılıyorsa, tarihin kendisinin de bir müşterek olduğunu akılda tutan tarihsel bir perspektifle başlıyoruz. Tarih, kolektif belleğimizdir, bizi geniş siyasi pratiğimize anlam ve güç kazandıran bir mücadeleler dünyasına bağlayan, uzamış gövdemizdir.

O zaman, tarih bize ‘ortaklaşmanın’ insanlığın binlerce yıldır varoluşunu örgütlediği prensip olduğunu gösterir. Peter Linebaugh’un bizlere hatırlattığı üzere, kalbinde/özünde müştereklerin yer almadığı bir toplum yok gibidir (Linebaugh, 2012). Bugün bile, komünal mülkiyet sistemleri dünyanın birçok yerinde, özellikle de Afrika’da ve Latin Amerika’nın yerli halkları arasında varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla, hayal edilen ya da var olan, paylaştığımız refah formları olarak ‘müşterek’ veya müşterekler prensibinden söz ettiğimizde, yalnızca küçük ölçekli deneyimleri kast etmemekteyiz. Prekolonyal Amerika’da var olmuş, günümüz Şili’sinden Nikaragua ve Teksas’a uzanan, geniş bir ekonomik ve kültürel değiş tokuş düzeni ile birbirine bağlanan komünal topluluk ağları gibi geçmişte kıta çapında var olan büyük ölçekli toplumsal formasyonları kast etmekteyiz. İngiltere’de, müşterek topraklar yirminci yüzyılın başına kadar önemli bir ekonomik faktör olmayı sürdürdü. Linebaugh, 1688’de, İngiltere ve Galler’in toplam alanının çeyreğinin müşterek topraklar olduğunu tahmin etmektedir (Linebaugh, 2012). Milyonlarca akrelik özelleştirmeyi içeren iki yüzyıldan uzun süren çitlemelerin ardından, 1911’de kalan müşterek toprak miktarı, 1.500.000 ila 2.000.000 akre idi, yani İngiliz topraklarının yüzde 5’i kadar. Yirminci yüzyılın sonu itibariyle, müşterek topraklar, halen toplam toprakların yüzde 3’ü idi (Naturenet, 2012).

Bu değerlendirmeler, müştereklere dayalı bir toplumun ütopya olduğuna veya müştereklerin küçük ölçekli projeler olması gerektiğine, yeni bir üretim tarzına temel olmaya müsait olmadıklarına dair varsayımlardan kurtulmak için önemli. Müştereklerin binlerce yıldır var olagelmesinin yanı sıra, komünalliğe dayalı bir toplumun unsurları da, kapitalist gelişme komünal mülklerin ve ilişkilerin yıkımını gerektirdiği için sürekli olarak saldırı altında olmalarına rağmen, halen etrafımızdadır. Avrupa’da köylülüğü topraktan süren on altıncı ve on yedinci yüzyıl ‘çitlemeleri’ne referansla – modern kapitalist toplumun doğuşu eylemi – Marx ‘ilksel’ veya ‘birincil’ birikim demiştir. Fakat bunun mekânsal ve geçici olarak çevreleyen tek seferlik bir ilişki değil, bugüne uzanan bir süreç olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz (Midnight Notes Collective, 1990). ‘İlksel birikim’, kapitalist sınıfın emek üzerindeki hâkimiyetini yeniden tesis etme ihtiyacı duyduğu kriz dönemlerinde daima başvurduğu bir stratejidir ve neoliberalizmin gelişiyle birlikte bu strateji uçlaşmış, dolayısıyla özelleştirme varoluşumuzun her yanına uzanmıştır.

Artık içtiğimiz sudan vücut hücrelerimize ve genlerimize kadar her şeyin fiyat etiketi taşıdığı bir dünyada yaşıyoruz ve şirketlerin dünya üzerindeki son açık alanları da çitleme ve bizi buralara erişmek için para ödemek zorunda bırakma hakkına sahip olmasını sağlamak için hiçbir çabadan kaçınılmıyor. Daha önce benzeri görülmemiş boyutlarda yeni bir ‘toprak gaspı’ şeklinde, topraklara, ormanlara ve balıkçılık alanlarına ticari kullanım amacıyla el konması tek mesele değil. Yeni Delhi ve New York’tan Los Angeles’a, kentsel mekân özelleştirilmekte, sokak satıcılığı, kaldırımlarda oturmak veya bir plajda parasız uzanmak yasaklanmakta. Nehirlere barajlar kuruluyor, ormanlar keresteye dönüştürülüyor, sular ve pınarlar şişeleniyor ve piyasaya sürülüyor, geleneksel bilgi sistemleri Fikri Mülkiyet Yasaları ile cebe indiriliyor ve devlet okulları kar amaçlı işletmelere dönüştürülüyor. Bu durum, müşterekler fikrinin kolektif tahayyülümüzde neden bu denli çekicilik taşıdığını açıklıyor: bunları kaybetmek, varlıklarının ne kadar önemli olduğunu fark etmemizi sağlıyor ve haklarında daha fazla şey öğrenme arzumuzu artırıyor.

 

Müşterekler ve sınıf mücadelesi

Müşterekler, maruz kaldıkları tüm saldırılara rağmen yok olmadılar. Massimo De Angelis’in savunduğu üzere, kapitalizmin ‘dışında’, birçok ortaklaşmacı bünyenin yanı sıra radikal tahayyülü de besleyerek sınıf mücadelesinde kilit rol oynamış müşterekler daima var olageldi (De Angelis, 2007). On dokuzuncu yüzyıl karşılıklı yardım toplulukları bunun örneğidir (Bieto, 2000). Daha da önemlisi, sürekli olarak yeni müşterekler oluşmaktadır. Kapitalizmin bize daha fazla sefalet ve bölünmeden başka bir şey getirmeyeceğinin farkına varılması ile birlikte, ‘ücretsiz yazılımdan’ ‘dayanışma ekonomisi’ hareketine kadar koca bir yeni toplumsal ilişkiler dünyası, komünal paylaşım prensibi temelinde vücut buluyor (Bollier ve Helfrich, 2012). Hatta ve hatta, işlere, ücretlere ve toplumsal alanlara sürekli saldırı yaşanan günümüz kalıcı kriz koşullarında, müştereklerin inşası – ‘zaman bankaları’, kent bostanları, topluluk destekli tarım, gıda kooperatifleri, yerel para birimleri, ‘yaratıcı müşterek’ lisansları, takas pazarları – kritik önemdeki ayakta kalma yolları olarak öne çıkıyorlar. Yunanistan’da, geçtiğimiz iki yıl içinde, ücretler ve sosyal ödenekler ortalama yüzde 30 kesintiye uğrarken ve işsizlik gençler arasında yüzde 50’ye varırken, ücretsiz sağlık hizmetleri, çiftçilerin ürünlerinin kent merkezlerinde dağıtımına yönelik ücretsiz ağlar ve faturası ödenmediği için kesilen elektrik hatlarının ‘onarılması’ gibi çeşitli karşılıklı yardım biçimleri ortaya çıktı.

Fakat ortaklaşma inisiyatifleri, yaşamlarımıza yönelik neoliberal saldırıya karşı set olmaktan daha ötesini ifade ediyorlar; bunlar oluşmakta olan alternatif üretim tarzının embriyo halindeki tohumları. Birçok kentsel periferide ortaya çıkan işgal hareketlerine de bu gözle bakmalıyız, formel dünya ekonomisi ile bağı kalmamış ve artık kendilerini devlet ve piyasa denetimi dışında yeniden üreten, büyümekte olan bir kent sakinleri nüfusunun işaretleri (Zibechi, 2012).

Amerika kıtasındaki yerli halkların toprakları ve suları üzerindeki süregiden özelleştirmeye karşı direnişleri, müşterekler mücadelesine yeni bir ivme kazandırdı. Zapatistaların kolektif mülkiyeti tanıyan yeni bir anayasa çağrısı, Meksika devletinin umurunda olmazken, yerli halkların kendi bölgelerindeki doğal kaynakları kullanma hakları Venezüella Anayasası tarafından 1999 yılında tasdik edildi. Bolivya’da da, 2009 yılında yeni bir anayasa ile komünal mülkiyet tanındı. Bu örnekleri çağrısını yaptığımız müşterekler toplumunu destekleme konusunda devletin yasal aparatına güvendiğimizi değil, toplumsal işbirliği prensibine göre örgütlenmiş yeni toplumsallık formları yaratılmasına ve hâlihazırda mevcut komünalizm formlarının savunulmasına yönelik olarak tabandan gelen talebin ne kadar güçlü olduğunu göstermek için veriyoruz. Raquel Gutiérrez (2009) ve Raúl Zibechi’nin (2012) gösterdiği üzere, Bolivya’da 2000 yılında yaşanan ‘su savaşları’, Aymara ve Quechua arasında yaşamı düzenleyen aylu ve diğer komünal sistemlerin sağladığı girift toplumsal ilişkiler ağı olmaksızın mümkün olmazdı.

Yerel kadın inisiyatifleri, bu bağlamda özel bir rol oynamıştır. Giderek büyüyen bir feminist literatürün gösterdiği üzere1, ücretli istihdamla güvencesiz ilişkileri nedeniyle, kadınlar doğa müştereklerinin savunulması ile daima erkeklerden daha ilgili olmuşlardır ve birçok bölgede çevresel yıkıma karşı ilk ayağa kalkanlar kadınlardır: ormanların kesilmesine, ağaçların ticari amaçlarla satışına ve suyun özelleştirilmesine karşı. Kadınlar aynı zamanda, var olan en eski ve en yaygın halk bankacılığı formlarından biri olan ‘tontin’ gibi çeşitli kaynak biriktirme formlarına da hayat vermişlerdir. Bu girişimler, kemer sıkma planlarının ve siyasi baskıların birçok ülkedeki birleşik etkilerine (örneğin Arjantin ve Şili) yanıt olarak, kadınların hem bütçelerini doğrultmalarını hem de izolasyon ve yenilginin yarattığı paralize olma halini kırmalarını sağlayacak komünal yeniden üretim formları oluşturmak üzere bir araya geldiği 1970’lerden bu yana, katlanarak artmıştır. Şili’de, Pinochet darbesi ardından kadınlar, aşevleri – comedores populares – kurmak üzere kolları sıvayarak mahallelerinde imece usulü yemek pişirmişler ve yalnızca aileleri için değil, topluluktaki karnını doyuramayacak kişiler için de yemek çıkarmışlardır. Darbe sonrası ülkenin üzerine inen korku perdesini aralama noktasında aşevleri deneyimi öylesine güçlü olmuştur ki, devlet bunları yasaklamış, polisleri gönderip tencere ve tabakları kırdırmış ve kadınları komünist aşevleri kurmakla suçlamıştır (Fisher 1993). Farklı şekillerde, bu 1980’ler ve 1990’lar boyunca Latin Amerika’nın birçok yerinde tekrarlanan bir deneyim olmuştur. Zibechi’nin (2012) bildirdiği üzere, Peru ve Venezüella’da da daha çok kadınlar tarafından örgütlenen gıda, toprak, su, sağlık, kültür gibi konularda binlerce halk örgütlenmesi, kooperatif ve topluluk alanı ortaya çıkmış ve kullanım değerlerine dayalı ve hem devlet hem de piyasadan bağımsız işleyen, işbirliğine dayalı bir yeniden üretim sisteminin temelini döşemiştir. 2001’de ekonomik çöküşün eşiğinden dönen Arjantin’de de kadınlar, mahallelerin yanı sıra otoyolları da ‘ortaklaştırmak’ üzere öne çıkmış ve yemek tencerelerini piquete’lere götürüp yol kapatmaların sürekliliğini sağlamışlar ve aynı zamanda halk meclisleri ve kent konseyleri örgütlemişlerdir (Rauber, 2002).

ABD’nin birçok kentinde, örneğin Chicago’da da, kısmen zaruretten, kısmen de ekonomik yeniden yapılanma ve soylulaştırmanın parçaladığı toplumsal dokuyu yeniden oluşturma ihtiyacından kaynaklı olarak özellikle de kadınlar ticari ağların erişiminden kurtulan çeşitli pazar, takas ve karşılıklı yardım formları örgütledikçe, formel olanın kapsamı dışında yeni bir ekonomi büyümektedir.

 

Müştereklerin sistem-içileşmesi

Bu gelişmeler ışığında bizim görevimiz, bu farklı realiteleri birbirine nasıl bağlayabileceğimizi ve yarattığımız müştereklerin toplumsal ilişkilerimiz üzerinde gerçekten dönüştürücü etki yapmasını ve sistem-içileştirilememesini nasıl sağlayabileceğimizi anlamaktır. Sistem-içileşme tehlikesi gerçek bir tehlikedir. Yıllardır, uluslararası kapitalist düzenin bir kısmı, daha yumuşak bir özelleştirme modelini teşvik etmekte ve neoliberalizmin tüm ekonomik ilişkileri piyasa diktasına bırakma girişimine bir çare olarak müşterekler prensibine başvurmaktadır. Piyasa mantığının en uca kadar zorlanarak uygulanmasının, verimli bir üretim sistemi için gereken işbirliğini dışlayarak kapitalist birikim açısından bakıldığında bile üretkenlik karşıtı bir hal aldığının farkına varılmıştır. Bilimsel araştırmanın ticari çıkarlara tabi kılındığı ABD üniversitelerinde bilim insanları arasındaki iletişim azalmış, bu rekabet ortamı onları araştırma projelerini ve sonuçlarını gizlemeye mecbur kılmıştır.

Hayırsever görünme peşindeki Dünya Bankası bile özelleştirmeye olumlu bir imaj kazandırmak ve muhtemel direnişi köreltmek için müşterekler dilini kullanıyor. ‘Küresel müştereklerin’ koruyucusu pozunda, insanları nesiller boyudur yaşadıkları ormanlık alanlardan çıkarıp sürmekte ve piyasanın en rasyonel muhafaza aracı olduğu argümanı ile, oyun parkına ve başka ticari işletmelere dönüştürülen bu alanları, parasını ödeyebilenin erişimine açmaktadır (Isla, 2009). Birleşmiş Milletler de dünyanın ana ekosistemlerini, yani atmosferi, okyanusları ve Amazon ormanlarını yönetmenin ve bunları ticari sömürüye açmanın hakkı olduğunu öne sürmektedir, ve yine “insanlığın ortak mirasını koruma” adına.

‘Komünalizm’ ücretsiz emeği kullanmak için de başvurulan bir jargon olmuştur. Bunun tipik bir örneği, İngiliz Başbakan Cameron’un, insanların enerjisini, sosyal hizmetlerde kendi yönetiminin ekonomik kriz adına yaptığı kesintileri telafi etme amaçlı gönüllü programları için mobilize eden ‘Büyük Toplum’ programıdır. Margaret Thatcher’ın 1980’lerde ‘There is no such thing as Society’ (TINA – Toplum diye bir şey yok) diyerek başlattığı gelenekle ideolojik bir kopuşma olan ‘Büyük Toplum’ programı, kreşlerden kütüphanelere ve kliniklere kadar, devlet sponsorluğunda organizasyonlara, sosyal kaynaşma olarak tanımlanan ve tümü de toplumsal yeniden üretimin maliyetini azaltan, ‘toplumsal değer’i artıran faaliyetlere dâhil olacak yerel sanatçıları ve gençleri hiçbir ücret ödemeksizin işe koşmaları doğrultusunda yol göstermektedir. Bu, yaşlılara yönelik programlar sunan kar amacı gütmeyen organizasyonların, kapitalizme yerleşik, toplumsal ve çevresel olarak sürdürülebilir bir toplumun avantajlarını hesaba katan özel bir aritmetiğe göre hesaplanan ‘toplumsal değer’ yaratabilmeleri durumunda bir miktar devlet fonundan yararlanabilecekleri anlamına gelmektedir (Dowling, 2012). Bu şekilde, piyasanın dışında, dayanışma ve işbirliğine dayalı varoluş formları inşa etme yolundaki komünal çabalar, yeniden üretimin maliyetini düşürmek ve hatta kamu sektöründeki işten çıkarmaları hızlandırmak için bile kullanılabilir.

 

Meta üreten müşterekler

Antikapitalist müştereklerin tanımına ilişkin farklı bir sorun türünü ortaya çıkaran, piyasa için üretim yapan ve ‘kar motifinin’ belirleyici olduğu müşterekler de söz konusudur. Bunu klasik bir örneği, büyük İsviçre süt ürünleri endüstrisi için süt sağlayan mandıra inekleri için her yaz otlağa dönüşen İsviçre’nin Alp meralarıdır. Bu meraları, çabalarında son derece işbirliği içinde olan mandıra çiftçileri meclisleri yönetiyor. O kadar ki, Garret Hardin, İsviçre peynirinin buzdolabına kadar nasıl geldiğini incelemiş olsaydı, ‘Tragedy of Commons’ eserini yazmış olamazdı (Netting, 1981).

Piyasa için üretim yapan ve sık atıfta bulunulan bir başka müşterek örneği, Maine’in 1000’in üzerindeki ıstakoz avcısı tarafından organize edilmekte ve her yıl milyonlarca ıstakozun yaşadığı, çoğaldığı ve öldüğü yüzlerce millik kıyı suları boyunca işletilmektedir. Yüzyıldan fazla bir sürede, ıstakoz avcıları, sahilin, yerel ‘tayfalarca’ yönetilen, üzerinde anlaşılmış ayrı bölgelere ayrılması temeline ve yakalanacak ıstakoz sayısı konusunda gönüllü olarak uyulan sınırlara dayanan komünal bir ıstakoz avı paylaşım sistemi inşa etmişlerdir. Bu her zaman barış içinde işleyen bir süreç olmamıştır. Maine’liler daima sağlam bireycilikleri ile övünmüşlerdir ve farklı tayfalar arasındaki anlaşmalar zaman zaman bozulur. O zaman ayrılan av bölgelerini genişletme veya av sınırlarını aşma amaçlı rekabet mücadelelerinde şiddet patlak verir. Fakat avcılar bu gibi mücadelelerin ıstakoz stokuna zarar verdiğini çabucak öğrenmişler ve zamanla müşterekler rejimini yeniden hâkim kılmışlardır (Woodward, 2004).

Onlarca yıl anti-tröst yasalarını ihlal ettiği gerekçesiyle yasaklanan müşterek temelli bu avcılığı artık Maine eyaletinin av idaresi dairesi bile kabul ediyor (Caffentzis, 2012). Resmi tavırdaki bu değişimin bir sebebi ıstakoz yataklarının durumu ile Maine Körfezi’nde ve Körfezin okyanusa bağlandığı Georges Bank’te yapılan taban balıkçılığınınki (örneğin morina, mezgit, pisi ve benzeri türlerin avlanması) arasındaki karşıtlıktır. İlki son çeyrek yüzyılda sürdürülebilirlik yakalayıp bunu korumuşken (öyle ki en şiddetli ekonomik sıkıntı dönemlerinde bile), 1990’ladan bu yana, taban balıkçılığı ile periyodik olarak bir türün ardından bir diğeri aşırı avlanmaya maruz kaldı ve George Bank’in art ardına yıllarca resmi olarak kapalı kalmasına sebep oldu (Woodward, 2004). Meselenin özünde, taban balıkçılığı ve ıstakoz avcılığı için kullanılan teknolojideki farklılıklar, hepsinin üzerinde de, avlanmanın yapıldığı yer farkı bulunmaktadır. Istakoz avcılığı ortak havuz kaynağının sahile yakın ve eyaletin karasuları dâhilinde olması avantajına sahiptir. Bu durum, yerel ıstakoz tayfalarına bölge ayrılmasını mümkün kılmakta, oysa Georges Bank’in derin suları kolayca bölümlere ayrılabilir değildir. George Bank’in 20 millik karasuları sınırının dışında olması, büyük trol tekneleri kullanan yabancıların karasuları sınırlarının 200 mile uzatıldığı 1977’ye kadar avlanabilmesine neden olmuştur. 1977’den önce dışarıda tutulmamaları mümkün değildi, bu da balık yataklarının tükenmesinde büyük bir etki yarattı.

Son olarak ise, ıstakoz avcılarının kullandığı görece arkaik teknoloji, rekabeti teşvik etmemektedir. Bunun aksine, 1990’ların başından itibaren, ‘taban balıkçılığı teknolojisindeki ilerlemeler, yani daha iyi ağlar ve balıkları daha etkili şekilde tespit eden elektronik ekipmanlar, açık erişim prensibine dayalı olarak organize olmuş bir endüstride tahribat yaratmıştır (‘bir tekne bul ve avlan’). Daha gelişmiş ve ucuz tespit ve yakalama sistemlerinin kullanılabilmesi, sektörün ‘herkes herkese ve doğa hepimize karşı’ mottosuyla belirlenen rekabetçi organizasyonu ile çatışmış ve sonuç, Hardin’in 1968’de tasavvur ettiği ‘Tragedy of the Commons’ (Müştereklerin Trajedisi) olmuştur. Bu çelişki Maine taban balıkçılığına özgü değildir. Dünya çapında balıkçı topluluklarını salgın gibi sarmıştır. Bu topluluklar balıkçılığın endüstriyelleşmesi ve okyanusları ağları ile tüketen büyük trol teknelerinin kudreti ile giderek daha artan oranlarda yerlerinden olmaktadır (Dalla Costa, 2005). Newfoundland’deki balıkçılar bu nedenle, topluluklarının yaşam koşulları üzerinde talihsiz sonuçlarla, Georges Bank’takilere benzer bir durumla yüz yüze kalmışlardır.

Şimdiye kadar Maine ıstakoz avcıları, müştereklerin yalnızca özel ve sınırlı koşullar altında ayakta kalabileceğine dair neoliberal kuralı teyit eden zararsız istisnalar olarak değerlendirildiler. Ancak sınıf mücadelesi perspektifinden ele alındıklarında, Maine ıstakoz müştereği, çalışma süreci ve sonuçlarına ilişkin bazı önemli kararlar üzerinde işçilerin denetimini içermesi itibariyle antikapitalist bir müştereğin unsurlarına sahiptir. Öyleyse bu deneyim, büyük çaplı müştereklerin nasıl işleyeceğine dair örnekler sunan paha biçilmez bir pratik teşkil etmektedir. Öte yandan, ıstakoz müştereklerinin kaderi halen parçası oldukları uluslararası deniz ürünleri piyasasınca belirlenmektedir. ABD piyasası çökerse veya eyalet Maine Körfezi’nde açık deniz petrol çıkarma faaliyetlerine izin verirse tasfiye olacaklar. Öyleyse Maine ıstakoz müşterekleri, bizler için model teşkil edemez.

 

‘Üçüncü sektör’ olarak müşterekler: barış içinde bir arada yaşam mı?

Piyasa açısından müşterekler, eski çalışma imecelerinin işlevsiz kalıntısı olarak görülebilse de, neoliberalizmin aşırılıklarından kaygı duyan ve/veya komünal ilişkilerin gündelik yaşamın yeniden üretimi açısından avantajlarının farkında olan çok çeşitli sosyal demokrat güçlerin, müştereklere yönelik artan miktarda bir ilgisi söz konusudur. Bu bağlamda, müşterek/ler, devlet ve piyasanın ötesinde ve bunlara denk bir olası ‘üçüncü’ alan olarak belirmektedir. David Bollier ve Burns Weston tarafından, ‘yeşil yönetişim’ tartışmalarında formüle edildiği üzere:

“genel amaç, otoriteyi yeni baştan gruplandırmak ve yeni, daha faydalı yollardan konfigüre etmek için, neoliberal devletin/piyasanın, müştereklerle birlikte bir “üçlü iktidar” şeklinde (devlet/piyasa/müşterekler) yeniden kavramsallaştırılması olmalıdır. Devlet, temsili hükümet ve kamu mülklerinin idaresi görevlerine devam edecektir, tıpkı özel işletmenin piyasa sektöründe satılabilir mal ve hizmetler üretmek amacıyla sermaye sahibi olmaya devam edecek olması gibi (Bollier ve Weston, 2012, s. 350).”

Aynı şekilde, çok çeşitli gruplar, örgütler ve teorisyenler, bugün müştereklere bir güvenlik, toplumsallık ve ekonomik güç kaynağı olarak bakmaktadır. Bunlar, ‘ortaklaşmanın’ onlara daha iyi satın alma koşulları getireceğine inanan tüketici gruplarının yanı sıra evlerini satın almakla birlikte, güvenliği ve sağlanan mekânlar ve faaliyetler bakımından geniş bir olanaklar aralığını da garanti eden bir topluluk bulma arayışında olan ev alıcılarını içermektedir. Kaynağı belli taze gıda arzusunun büyüdüğü günümüzde birçok kent bostanı da bu kategoriye girmektedir. Bunların tümü kuşkusuz meşru arzulara hitap eden oluşumlardır. Ancak bu gibi inisiyatiflerin sınırı ve tehlikesi, müştereklerin bizler için ifade ettiği prensibin aksine ‘ötekinden’ korunma sağlayan, sıklıkla girişe tabi topluluklar üreten, üyelerinin homojenliği temelinde inşa edilen müşterekler ile, kolaylıkla yeni bir çitleme formu yaratabilecek olmalarındadır.

 

Müşterekleri yeniden tanımlamak

O zaman ‘antikapitalist müşterek’ tanımını neye göre yapacağız? Tartıştığımız örneklerin aksine, bizim inşa etmek istediğimiz müşterekler, toplumsal ilişkilerimizi dönüştürmeyi ve kapitalizme alternatifler yaratmayı hedeflemektedir. Yalnızca sosyal hizmetler sağlama veya neoliberalizmin yıkıcı etkilerine karşı tampon oluşturma amacında değildirler ve kaynakların komünal yönetiminden çok çok daha öte bir şeydirler. Özetle, kapitalizme insan yüzlü geçiş yolları değildirler. Müşterekler ya eşitlikçi ve işbirliğine dayalı bir toplumun oluşumunun yolu olurlar ya da onlara ulaşabilecek ve dolayısıyla çevrelendikleri sefaleti daha kolay göz ardı edebilecek olanlar için güvenli alanlar yaratarak toplumsal bölünmeleri derinleştirme riski yaratırlar.

O zaman antikapitalist müşterekler, hem yeniden üretimimizin koşulları üzerindeki kontrolü geri alabileceğimiz otonom alanlar olarak hem de çitleme süreçlerine karşı çıkmanın ve hayatlarımızı aşama aşama piyasa ve devletten kurtarmanın zeminleri olarak anlaşılmalıdır. Dolayısıyla, Ostrom Ekolünün savunduğu, müştereklerin kamu ve özel sektör ile bir ‘bir arada varoluş’ ilişkisi içinde olduğu tahayyülden farklıdırlar. İdeal olarak, Marksist ve anarşistlerin arzuladığı ancak gerçekleştirme konusunda başarısız olduğu bir vizyonu somutlaştırmaktadırlar: ‘özgür üreticiler birlikleri’nden oluşan, kendi kendini yöneten ve yalnızca soyut bir eşitlik temin etmek için değil, halkların gereksinimlerini ve arzularını tatmin etmek için de örgütlenmiş bir toplum vizyonu. Bugün bu dünyanın yalnızca kesitlerini görmekteyiz (tıpkı geç Ortaçağ Avrupa’sında kapitalizmin yalnızca kesitlerini gördüğümüz gibi) ancak inşa ettiğimiz müştereklerin, sermaye ve devlet karşısında daha fazla güç kazanmamıza yardımcı olması ve artık rekabet prensibine değil kolektif dayanışma prensibine dayanan yeni bir üretim tarzına dair tasarımlar vermesi gerektiği, kesin.

Bu hedefe nasıl ulaşılacak? Birkaç genel kriterle, sermaye ilişkilerinin hâkim olduğu bir dünyada yarattığımız müşterek/lerin zorunlu olarak geçici formlar olacağını akılda tutarak, bu soruya yanıt verilmeye başlanabilir.

  1. Müşterekler verilmez, üretilirler. Müştereklerin her yanımızda mevcut olduğunu – soluduğumuz hava ve konuştuğumuz diller paylaşılan varlıkların en önemli örnekleridirler – söylesek de, yaşamlarımızın üretiminde yalnızca işbirliği üzerinden bunları üretebiliriz. Çünkü müşterekler temel olarak maddi şeyler değil toplumsal ilişkilerdir, yapıcı/kurucu toplumsal pratiklerdir. Bu yüzden bazıları, tam da bu politik projenin ilişkisel karakterinin altınız çizmek için, ‘ortaklaşmadan’ veya ‘müşterek’ten söz etmeyi tercih ederler (Linebaugh, 2008). Fakat, müşterekler yaşamlarımızın yeniden üretimini güvence altına almalıdır. İnternet gibi ‘maddi olmayan’ müştereklere özel bir bağlılık, bunu sağlamayacaktır. Su sistemleri, topraklar, plajlar ve yanı sıra çeşitli kentsel mekân formları, ayakta kalabilmemiz için vazgeçilmezdirler. Burada da geçerli olan yeniden üretim işinin ve yeniden üretimin ilgili olduğu koşulların kolektif doğasıdır.
  2. Yeniden üretimimizi güvence altına almak için ‘müşterekler’, paylaşımlı doğal veya toplumsal kaynaklar formundaki bir ‘ortak varlıkla’ ilgili olmalıdır: hepsi de ticari olmayan amaçlarla kullanılacak olan topraklar, ormanlar, sular, kentsel mekânlar, bilgi ve iletişim sistemleri. Müşterek kavramını sık sık zaman içinde kendimizin saymaya başladığımız, sosyal haklar, sağlık hizmeti sistemleri, eğitim gibi çeşitli ‘kamu malları’nı ifade etmek kullanıyoruz. Ancak müşterek ile kamu arasında kritik bir fark bulunmaktadır. İkincisi devlet tarafından idare edilir ve bizim denetimimizde değildir. Bu demek değildir ki kamu mallarının savunulması ile ilgilenmeyelim. Kamu geçmiş emeğimizin çoğunun depolandığı yerdir ve özel şirketlerin bunu ele geçirmemesi bizim çıkarımızadır. Ancak antikapitalist müşterekler mücadelesi açısından, bu ayrımı gözden kaçırmamak kritik önemdedir.
  3. Bugün yüz yüze olduğumuz zorluklardan biri, kamuya dair mücadeleleri müştereklerin inşası için olanlarla birbirine bağlama, böylece birbirlerini güçlendirmelerini sağlama konusundadır. Bu yalnızca ideolojik bir zorunluluktan öte bir şeydir. Tekrar edelim: ‘kamu’ dediğimiz şey esasen bizim üretmiş olduğumuz ve geri kazanmamızın gerektiği refahtır. Ayrıca açıktır ki kamu işçilerinin mücadeleleri ‘topluluğun’ desteği olmaksızın başarıya ulaşamaz. Aynı zamanda, deneyimleri yeniden üretimimizi yeni baştan inşa etmemize, örneğin iyi sağlık hizmetinin ne olduğuna, ne tür bilgilere ihtiyacımızın olduğuna ve benzeri şeylere karar vermemize yardımcı olabilir. Yine de, kamu ile müşterekler arasındaki ayrımı göz önünde tutmak çok önemlidir çünkü kamu, bizim denetleyemeyeceğimiz bir özel ekonomik ve sosyal ilişkiler alanının mevcudiyetini var sayan bir devlet kuruluşudur.
  4. Müşterekler komünallik gerektirir. Bu komünallik herhangi bir ayrıcalıklı kimlik temelinde belirlenmemeli, müşterekleri yeniden üretmek ve onlardan alınanı yeniden üretmek için yapılan bakım işi temel alınarak belirlenmelidir. Müşterekler aslında haklar kadar yükümlülükler de getirmektedir. Dolayısıyla, prensip, müştereğe ait olanların sürdürülmesine katkıda bulunulması olmalıdır: bu yüzden (gördüğümüz üzere) bir ‘küresel müşterekler’den söz edilemez. Çünkü bu, bugün var olmayan ve belki de olası veya arzu edilir olduğunu düşünmediğimiz için asla var olmayacak olan küresel bir kolektivitenin mevcudiyetini varsayar. Dolayısıyla, ‘Topluluk Yoksa Müşterek de Olmaz’ derken, belirli bir müştereğin vücuda getirildiği ve sürdürüldüğü ilişkilerin üretiminde belirli bir topluluğun nasıl yaratıldığı var aklımızda.
  5. Müşterekler, paylaştığımız refahın nasıl kullanılacağı ve korunacağının şartlarını belirleyen düzenlemeler, eşit erişimli yönetim prensipleri, verilen ile alınan arasında karşılıklılık, kolektif karar alma ve sınanmış becerilerden kaynaklanan ve gerçekleştirilecek görevlere bağlı olarak farklı özneler arasında sürekli olarak el değiştiren aşağıdan yukarıya iktidar gerektirirler.
  6. (Yeniden) üretim yollarına eşit erişim ve eşitlikçi karar alma müştereklerin temeli olmalı. Bu vurgulanmak durumunda çünkü müşterekler tarihsel olarak eşitlikçi ilişkilerin pek de örneği olmamışlardır. Tersine, kadınları komünalizm konusunda kuşkucu hale getirecek şekilde, sıklıkla patriarkal bir yoldan örgütlenmişlerdir. Bugün de birçok mevcut müşterek, çoğunlukla cinsiyet temelinde, ayrımcıdır. Afrika’da kullanılabilir topraklar azaldıkça, kabileden olmayan insanların erişimini yasaklayan yeni kurallar devreye sokuluyor. Fakat bu durumlarda eşitlikçi olmayan ilişkiler müştereklerin sonu demek, çünkü eşitsizlikler, kıskançlıklar ve bölünmeler yaratarak bazı ortakçıları çitlemelerle işbirliğine gitme konusunda cezbediyorlar.

 

Sonuç

Sonuç olarak, müşterekler, yalnızca ürettiğimiz kaynakları eşitlikçi bir tarzda paylaştığımız yollar değil, aynı zamanda, kolektif özneler yaratma, yaşamlarımızın her alanında ortak çıkarların geliştirilmesi kararlılığıdır. Antikapitalist müşterekler, kapitalist olmayan bir dünya inşa etme mücadelesinin son noktası değil yoludurlar. Yeniden üretimimizi komünal bir tarzda örgütlemediğimiz, ve yalnızca toplantı ve gösterilerin mekân ve zamanını paylaşmakla kalmayıp, farklı ihtiyaçlarımız ve imkânlarımız temelinde tüm dışlama veya hiyerarşikleştirme prensiplerini reddederek örgütlenip yaşamlarımızı da müştereğe katmadığımız müddetçe, hiçbir mücadele dünyayı değiştirme konusunda başarılı olamaz.

 

Çeviren: Serap Güneş

https://dunyadanceviri.wordpress.com/2015/05/18/kapitalizme-karsi-ve-kapitalizmin-otesinde-musterekler-george-caffentzis-ve-silvia-federici/

Commons against and beyond capitalism

Bu makale, ‘müşterekler’in üretiminin altında yatan mantığı, kapitalist ilişkilerin mantığı ile karşılaştırmakta, ve ‘müştereklerin’, hangi koşullar altında devlet ve piyasanın ötesindeki bir toplumun tohumları haline geldiğini açıklamaktadır. Bunun yanı sıra ‘müştereklerin’, düşük maliyetli yeniden üretim formları sağlamak amacıyla sistem-içileştirilmesi tehlikesine karşı da uyarıda bulunmakta ve bu sonucun önüne nasıl geçilebileceğini tartışmaktadır.

 

George Caffentzis

George Caffentzis, Midnight Notes Collective kurucu üyesi. Ayrıca Southern Maine Üniversitesi’nde fahri profesör. Toplumsal ve siyasal konularda birçok kitabın ve makalenin yazarı ve editörü. Son kitabı In Letters of Blood and Fire: Work, Machines and the Crisis of Capitalism.

 

Silvia Federici

Silvia Federici, çok eski bir feminist aktivist, bir öğretmen ve yazar. 1991’de Afrika Akademik Özgürlük Komitesi’nin kurucuları arasında yer aldı. Küreselleşme karşıtı harekette ve idam cezası karşıtı harekette faal şekilde yer aldı. Siyaset felsefesi, feminist teori, kültürel çalışmalar ve eğitim konusunda birçok makalenin yazarı. Yayınladığı kitaplar: Sıfır Noktasında Devrim (Otonom Yayıncılık), Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim (Otonom Yayıncılık), A Thousand Flowers: Social Struggles Against Structural Adjustment in African Universities (2000, editör olarak) ve Enduring Western Civilization: The Construction of Western Civilization and its ‘Others’ (1994, editör). Hofstra Üniversitesi’nde fahri profesör (Hempstead, New York).

 

Son notlar:

1 Kadınların işbirliğine dayalı yeniden üretim formlarının inşasındaki rolüne genel bir bakış için bkz. Federici (2010). Ayrıca bkz. Shiva (1989, 2005) ve Bennholdt-Thomsen ve Mies (1999).

 

Referanslar

de Angelis M. The Beginning of History: Value Struggles and Global Capital. London: Pluto Press; 2007.

Bennholdt-Thomsen V., Mies M. The Subsistence Perspective. London: Zed Books; 1999.

Bieto D. From Mutual Aid to the Welfare State: Fraternal Societies and Social Services, 1890–1967. Chapel Hill, NC: University of North Carolina Press; 2000.

Bollier D., Helfrich S. The Wealth of the Commons: a World Beyond Market and State. Amherst, MA: Levellers Press; 2012.

Bollier D., Weston B. H. Green governance: ecological survival, human rights and the law of the commons. In: Bollier D., Helfrich S., editors. The Wealth of the Commons: a World Beyond Market and State. Amherst, MA: Levellers Press; 2012. p. 343-352.

Caffentzis G. The making of the knowledge commons: from lobsters to universities. St. Anthony‘s International Review 2012;8(1):25-42.

Dalla Costa M., Monica C. Nostra Madre Oceano. Questioni e lotta dei movemento dei pescatoi. Rome: DeriveApprodi; 2005.

Dowling E. The Big Society, Part 2: Social Value, Measure and the Public Services Act. 2012. New Left Project, erişim: http://www.newleftproject.org/index.php/site/article_comments/the_big_society_part_2_social_value_measure_and_the_public_services_act (Ağustos 2012).

Federici S. Uses of a Whirlwind: Movement, Movements, and Contemporary Radical Currents in the United States. Oakland, CA: AK Press; 2010. Feminism and the politics of the commons in an era of primitive accumulation. Edited by the Team Colors Collective.

Fisher J. Out of the Shadows. Women, Resistance and Politics in South America. London: Latin America Bureau; 1993.

Gutiérrez Aguilar R. Los Ritmos del Pachakuti. Levantamiento y Movilización en Bolivia (2000–2005). México, DF: Sísifo Ediciones; 2009.

Isla A. Who pays for the Kyoto Protocol? In: Salleh A., editor. Eco-Sufficiency & Global Justice: Women Write Political Economy. London: Pluto Press; 2009.

Linebaugh P. The Magna Carta Manifesto: Liberties and Commons for All. Berkeley: University of California Press; 2008.

Linebaugh P. Enclosures from the bottom up. In: Bollier D., Helfrich S., editors. The Wealth of the Commons: A World Beyond Market and State. Amherst, MA: Leveller Press; 2012. p. 114-124.

Marx K. Capital. Vol. I. New York: International Publishers; 1967.

Midnight Notes Collective. The New Enclosures. Boston: Midnight Notes; 1990.

Naturenet,. Common land. erişim at: http://www.naturenet.net (13 Ağustos 2012).

Netting R. Balancing on an Alp: Ecological Change and Continuity in a Swiss Mountain Village. Cambridge: Cambridge University Press; 1981.

Rauber I. 2002. Mujeres Piqueteras: El Caso de Argentina. Fenneke Reusoo, ed., pp. 107–123.

Shiva V. Staying Alive. Women, Ecology and Development. London: Zed Books; 1989.

Shiva V. Earth Democracy. Boston: South End Press; 2005.

The Economist. Elinor Ostrom, defender of the commons, died on June 12th, aged 78. 2012. erişim: http://www.economist.com/node/21557717 (3 Nisan 2013).

Woodward C. The Lobster Coast: Rebels, Rusticators, and the Struggle for a Forgotten Frontier. New York: Penguin Books; 2004.

World Bank. World Bank Publications and Research is now Easier to Access, Reuse. News and Broadcast. 2012. erişim:http://web.worldbank.org/WBSITE/EXTERNAL/NEWS/0,,contentMDK:23164771~pagePK:64257043~piPK:437376~theSitePK:4607,00.html (3 Nisan 2013).

Zibechi R. Territories in Resistance: A Cartography of Latin American Social Movements. Oakland: AK Press; 2012.