Kapitalizm, ekososyalizm ve yeşil politika

161

Joel KovelRahmi G. Öğdül ve Ümit Şahin’in Üç Ekoloji Dergisinde çıkan Joel Kovel ile söyleşisi

ABD’li psikanalist, yazar, ekososyalist ve yeşil politikacı Joel Kovel, geçtiğimiz Ocak ayında İstanbul’daydı. Hindistan’da yapılan Dünya Sosyal Forumu’na giderken yolu İstanbul’a da düşen Kove,l kitaplarını Türkçe’de yayımlayan Ayrıntı Yayınları’nın düzenlediği bir toplantıda konuştu ve Açık Radyo’da yayımlanan Bağbozumları programında Rahmi G. Öğdül ve Yaşar Çabuklu’nun konuğu oldu. Kovel ile radyo programının kaydından sonra bir araya geldik ve uzun bir söyleşi yaparak ekososyalizmi nasıl tarif ettiğini, tinsellikten ne anladığını, kapitalizmi ve yeşil politika deneyimini konuştuk. Kovel’in aralarında son kitabı “Doğanın Düşmanı (The Enemy of Nature)” da olan çok sayıda kitabı bulunuyor. Bunlardan “Tarih ve Tin” 1994’te, Arzu Çağı ise 2000’de Ayrıntı yayınlarından yayımlanmıştı.

Rahmi G. Öğdül – Tinsellik ile ekoloji ya da ekolojik kriz arasındaki bağlantı sizce nedir?

Joel Kovel – Ekolojik kriz, sermaye birikimi yüzünden, dünya genelinde ekosistemlerin dengesini yitirmesi sonucu, insan ve doğa arasındaki ilişkinin genel olarak parçalanmasını vurgulayan bir terim. Tinselliğe gelince, tinsellik ruhun tecrübeleri, etkinlikleri demek. Tin ya da diğer bir deyişle ruh ise insanın, özün kendini aşarak daha öteye geçişi. Sermayenin önem kazanmasıyla birlikte ruhsallığın parçalanması kaçınılmazdır. Örneğin farklı köktenciliklerin dünyayı nasıl da etkilediğini insanların farkettiğini sanmıyorum. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki hıristiyan köktencilik, musevi köktencilik, hindu köktencilik, islami köktencilik… Benim düşünce tarzıma göre bunlar, dünya genelinde ekosistemlerin çöküşüne karşı verilen ruhsal reaksiyonlardır. Eğer bir ekosistemi tabiatın öğeleri arasındaki bir bağlantı olarak düşünecek olursanız, insan toplumlarını insan ekosistemleri olarak görmek mümkün olacaktır. Farklı tinselcilikler, ekosistem öğelerinin birbirlerine nasıl bağlandıklarını göstermenin birer yolu ve tinselcilik insanın, özün, kendisini aşarak onu kendisinin ötesi ile ilişkilendiren bir şey olarak karşımıza çıkıyor.

Dolayısıyla dehşet bir parçalanma ile karşı karşıya kalıyoruz. Marx ve Engels daha 1948’lerde yzdıkları komünist manifestoda, bildiğiniz o ünlü deyişleriyle, kapitalizmin yükselişi ile birlikte katı olan herşeyin buharlaşarak havaya karşıtığını söylemişlerdi. Bu da, kapitalist dönem öncesi ilişkilerin hepsinin yok edildiği, istila edildiği ve parçalandığı anlamına geliyor. Biliyorsunuz, biz bunu ‘modernite’ adı altında, insanların kendilerini yerleştirdikleri, içinde umarsızca hareket ettikleri yeni bir dünya düzeni adı altında yüceltiyoruz. Modernite, hep sermayenin himayesi altına sığınarak, yaşamda tüketici olarak var olmayı seçenleri ve emek piyasalarını ele geçirdi. Ve her halükarda, geleneksel toplumların parçalanması, dünyanın hemen her yerinde yüzlerce, binlerce, milyonlarca insanın yaşamlarındaki tutarlılığın, bütünlüğün ve anlamın inanılmaz ölçülerde yitimi anlamına geldi. Kapitalizmde servet üretilir, ancak amaç ve anlam gibi kavramlar, belki de daha büyük şeylerin anlamı yitirilir. Bu yıkım, materyalizmin kurbanları ile birleştiğinde tıpkı petrol gibi, aslında size ait servetlerin de elinizden alınması anlamına gelir.

Geleneksel yetkelerle tekrar ileri sürülen İncil’in kelamını, Kuran’ın kelamını, alimlerin, üstatların, tapınakların, hükümdarların kelamını empoze ederek moderniteyi silip geçen, moderniteyi kaçıran bir köktenci ayaklanma yaratılması anlaşılır bir durum. Zira kapitalizm tutarsız. İnsanlar böylece amaç ve anlam hislerini, itibarlarını geri kazanıyorlar. Ya da bu, en azından onlara bir umut veriyor. İşte, bence bu yüzden köktenci tinselcilikler bu denli kuvvetli. Ancak diğer taraftan, elbette yıkıcı yanları da var. Ben şahsen bunu kapitalizme karşı verilmesi gereken tam da uygun bir cevap olarak göremiyorum. Çünkü, aslında kapitalizmi zayıflatamıyor. Evet, kapitalizme düşman, ama bir alternatif olarak ortaya çıkmıyor. Ve kapitalizm öyle güçlü ki, bünyesine pek çok şeyi katarak güçlenip büyüyor ve dünyayı yok ediyor. İşte bu, ekolojik krizin en dehşet tarafı. Ayrıca ekolojik krizi aşabilmemiz için, kapitalizmi aşmış, -ki bu da temelinde ataerkil olan köktencilik üzerine kurulu olmayan, yeni tinselcilik biçimleri geliştirmemiz anlamına gelecektir- bir dünya inşa etmememiz gerekiyor. Köktencilik, aslında güçten düşen babanın otoritesini yeniden güçlendiriyor. Bilirsiniz, emirleri veren babadır ve her şey buna göre gelişir. Ancak, aslında dünyamızın başına musallat olan en büyük sorunun kökeni de bunda yatıyor. Kapitalizm, ataerkil bir biçimde gelişti ve asla ataerkilliğin yerini almadı. Sadece bunu başkalaştırarak kullandı. Bu yüzden ataerkil olmayan yeni tinselcilikler geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Özgürleşmiş insan üretimine, post kapitalist ilişkilere dayalı, daimi bir yeni dünya üzerine kurulu tinselcilikler. Belki, artık ‘yeter!’ demenin vaktidir.

Ümit Şahin – Ekolojist hareketlerin tinselciliği ya da bu tür eğilimleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunlar, sizin de bahsettiğiniz gibi ataerkil düzene karşı çıkarak daha feminen, daha anaç değerleri vurguluyorlar. Bu konudaki fikirleriniz nelerdir?

J. Kovel – Doğrusu bu bir adım, ama maalesef tek bir adım. Ve kolaylıkla yakalanıp izole edilerek temel bir değişim üretmesi engellenebilir, zira bugün en önemli şey kapitalizmin, kapitalist toplumun feminist eleştirisini üretmek. Sonra ekofeministler var, bunların hepsi büyük önem arz ediyor. Hatta feminist ayrımcılık yapan, babaya tapmanın yerine anneye tapmayı koyan bir çoğunluk da var, ki bence bu genel anlamda tercih edilebilir, hiç olmazsa o kadar şiddet içermiyor. Ancak ben bunların bir yere varacağını düşünmüyorum. Elde ettiğimiz salt soyutlanma oluyor. Kapitalizm göz ardı edilerek aşılamaz. Kapitalizmi aşmak için içinden geçmeli, yarıp öte tarafa ulaşmalısınız. Yeni üretim yolları keşfetmelisiniz. Gerçekten de başka bir toplum yaratmaya çalışmalısınız. Yeryüzünde ekolojik olarak yaşamamıza olanak sağlayacak teknoloji biçimleri geliştirmelisiniz. Her düşünce tarzına açık politik uygulamalara ihtiyacımız var. İnzivaya çekilmekten ya da geri çekilmekten kaçınmalıyız. Zira bu, ruhani bir çıkmaz anlamına gelecektir. Bir başka açıdan baktığımızda, tinselciliğin en önemli eksiği kapitalizmin gerçek anlamda bir eleştirisinin yapılmıyor olması. Kapitalizmi görmezden gelmek ya da kapitalizmi yok saymak, tinselcilerin bir tavrı. Ancak bana göre, kapitalizmi yok sayamazsınız, unutup gidemezsiniz, zira kapitalizm yaşamanızın her köşesini şekillendiren bir şey. Amerika Birleşik Devletleri’ne baktığımızda, rahat bir hayat yaşamak isteyen feministlerin, gidip dünya ile dans edebilecekleri bir inziva köşesi bulduklarını görmek mümkün. Bu insanlar gerçekten hoş insanlar, hatta içlerinden bazıları benim iyi arkadaşlarım, ama bu tavırları ile açıkça görülüyor ki kapitalizm ile hiçbir şekilde mücadele etmeye kalkışmıyorlar.

R. G. Öğdül – Sizin “Kapitalizm, Doğa ve Sosyalizm” ve “Sosyalist Ekoloji” diye dergileriniz var, öyle değil mi?

J. Kovel – Hayır, bu tek bir dergi. Dergimizin alt başlığı ‘sosyalist ekoloji dergisi’.

R. G. Öğdül – Bir de sosyal ekoloji var. Sizce sosyal ekoloji ile sosyalist ekoloji kavramları arasında ne gibi farklar var?

J. Kovel – Aslında ikisi de büyük ölçüde birbiriyle örtüşen kavramlar. Aralarında köktencilikle olduğu kadar farklar ya da düşmanca çelişkiler olduğunu düşünmüyorum ne sosyal ekolojinin, ne de sosyalist ekolojinin. İkisi arasında bazı gerilimler mevcut, ama düşmanca çelişkiler yok. Sosyal ekoloji hiyerarşi üzerine odaklanıyor, sosyalist ekoloji ise kapitalist üretimin etkileri üzerine. Gerilim buradan doğuyor. Başka bir açıdan bakarsak, basit bir hiyerarşi meselesinden ziyade, beni şahsen tahakküm, başkalarının kaderine el konması, başkalarının kontrol altına alınması gibi meseleler daha fazla rahatsız ediyor. Çünkü, hiyerarşi aslında insan tabiatında olan bir şey. Aslında bazı hiyerarşiler olmasa, belki de insan olamazdık. İnsanlar dünyaya herhangi bir içgüdüsel bilgiden yoksun olarak geliyorlar. Pek çok şeyi geleneklerden, bizden önce yaşamış olanlardan öğrenmek durumunda kalıyoruz. Bu nedenle eğitim de belli bir dereceye kadar hiyerarşi içeriyor, aslında size vereceği bir şey olan bir öğretmen ortaya çıkıyor ve siz de “ne bileyim, bilen sensin, sen söyle!” diyorsunuz. Yani burada da hiyerarşik ilişki söz konusu. Tek sorun, hiyerarşinin tahakküme dönüşüyor olması ve aradaki fark, hiyerarşinin tahakküm olmaması gibi tahakküm altına almamanın da karşılıklı alış veriş anlamına gelip gelmediği. Gerçek bir öğretmen önce öğretir, ancak daha sonra geri çekilmesi ve öğreneni kendi haline bırakması gerekir. Bilmeyen onlardır. Siz öğretirsiniz. Ve öğretirken de öğrenmelerini sağlayabilmek için kuvvetli bir otoriteye sahip olmanız gerekir. Ama aynı zamanda onların büyümesine ve vakti geldiğinde herşeyi devralmalarına da izin vermeniz gerekir. İnsan mevcudiyeti aslında budur, böyle olmalıdır. Yani, nihayetinde tahakküme dönüşmüş hiyerarşiler vardır. Tahakkümden bahsederiz. Tarihte ortaya çıkmış tahakküm kalıplarından bahsederiz, ki bence hepsinin kaynağı cinsiyettir. Cinsiyet tahakkümünden sınıf tahhakkümü doğar. Sınıf tahakkümünden, günümüzün sınıf tahakküm biçimi olarak ortaya çıkan kapitalizm doğuyor. İnsanlar, kapitalist üretim ilişkilerinin buyruğu altında. Artık insani varoluşlarından uzaklaşıyorlar. İşte benim fark olarak gördüğüm şeyler bunlar. Ancak bunlar asla düşmanca farklar değil. Elbette geçmişte zaman zaman ortaya çıkmış düşmanlıklar olagelmiştir, ancak bu insanın tabiatından kaynaklanır bir durumdur, yani insan da hataları, eksiklikleri olan bir varlıktır. Ancak bunlar, bahsettiğim anlamda köktencilikten çok daha önemsiz kalan meselelerdir.

R. G. Öğdül – Anarşist olarak adlandırılmaktan rahatsız olur muydunuz?

J. Kovel – Hayır, hiç, ama sakın beni köktenci olarak nitelemeyin! (gülüşmeler)

Ü. Şahin – Sosyalizmi ekolojik hareket dahilinde vurgulama gereğini neden duyuyorsunuz? Yeşil hareketin içerisinde olduğunuzu biliyoruz, Yeşil Parti’ye üyesiniz, yeşillerle çalışıyorsunuz ve biliyoruz ki pek çok yeşil ekolojisttir, bazıları daha anarşisttir, bazıları ise sosyalist. Ancak siz, ekolojik düşünce ve ekolojik hareket dahilinde sosyalizmi özellikle vurgulamayı tercih ediyorsunuz. Neden buna ihityaç duyduğunuzdan biraz bahseder mizsiniz?

J. Kovel – Son kitabım Doğanın Düşmanı [1]’nda da savunduğum üzere, olayların nedenlerine bakmanın pek çok farklı yolu mevcut ve ben de etkin neden kavramını geliştirdim. Yani, diğer nedenleri de açıklayan bir neden, durumu özünde taşıyan bir neden. İzleye izleye en uca kadar varabileceğiniz ve bu nedeni değiştirdiğinizde, temel durumun kendisinin de değişeceği bir neden. Ben bunu kapitalizm olarak tanımlıyorum… Bence kapitalizm, insan emeğini kontrol altında tutmanın, ya da temelde tahakküm etmenin, üretici insan gücünü kontrol altında tutmanın, insanı yabancılaştırmanın ve onu artı değere dönüştürmenin bir yolu. Benim düşünceme göre, bu kuramsal bir temel oluşturmalı. Fiili politika açısından, bence politika anti-kapitalizm ile başlar. Ancak, “ben anti-kapitalist bir dünya istiyorum” dediğinizde, bu sizin kapitalizmi aşmış, kapitalizmden öteye giden bir şey inşa etmeyi istemeniz anlamına geliyor. Bence kapitalizm, insanların kendi yapıcı güçlerini özgür bir şekilde kullanabildikleri bir dünya inşa etmek anlamına geliyor ve bu özgürce üretme kapasitesi, sosyalist gelenekte anlaşılabilir bir şey. ‘Doğanın Düşmanı’nda üzerinde önemle durdum ki, geçen yüzyılın sosyalist gelenekleri bu umudu karşılayamamış ve yetersiz kalmıştır. Aslında emeği kontrol altına alarak, insanları üretici olmayan güçten uzaklaştırdılar. Bunu defalarca gördük.

Ü. Şahin – Sizce sorun sadece otoriter sistemler oluşturmuş olmaları değil yani?

J. Kovel – Kesinlikle değil. Belirtmek istiyorum ki, benim Doğanın Düşmanı’nda bahsettiğim sosyalizm, geçen yüzyıldaki, sosyalizmin ilk devrinden çok farklı bir sosyalizm. Ben buna ekososyalizm diyorum ve ekososyalizm dememin sebebi de bu sosyalizmde, insan üretici gücünün, artık gelişmekte olan ekosistemler üretecek olmasıdır. Bir ekosistem, doğada birbirleriyle içsel bir ilişkisi olan tüm unsurların toplamı, onların bir bütünüdür. Bu unsurlar bir araya gelir ve bir form oluştururlar. İnsan ekosistemleri de, insanın yaratıcı olarak sisteme girdisel bir etkisinin bulunduğu bu formun oluşma şekillerinden sadece birisidir. Biliyorum, bu biraz kulağa soyut geliyor, ancak bunun en basit örneği bir anne ile çocuk, ya da bir bahçenin ekilmesi. Bahçe, insanların dışarıdan müdahale ettiği bir ekosistemdir. Eğer serpilip gelişen bir bahçe yapacak, düzenleyecek olursanız, bu bahçede hangi unsurların bulunacağına siz karar verirsiniz. Bu ve başka unsurları, tohumları, suyu, ışığı, ısıyı bir araya getirerek bahçenizin nasıl olacağına karar verirsiniz. Sınıf ortamı da buna benzer bir örnektir. Sonuçta sınıf da bir ekosistemdir. Öğrencilerin her birisi ayrı ayrı, bu ekosistemdeki bilinç merkezleridir ve asıl mesele, bizim bu sınıfı nasıl üretken, verimli bir hale getireceğimiz, bu sınıf dahilinde nasıl daha dolu, daha gelişmiş insanlar üretebileceğimizdir. Siyasi bir parti de benzer şekilde bir ekosistem olarak görülebilir. Buradan hareketle üretim fikrini, insanların yaratıcı bir şekilde müdahele ettikleri tüm ekosistemlerin üretimi şeklinde genellemek istiyorum. İşte, benim ekososyalizm diye adlandırdığım şey aslında bu.

Sosyalizm fikrini ideolojik olarak tamamlamaya hazır değilim, ancak tüm bu söylediklerimi daha iyi toparlayacak başka bir sözcük de bilmiyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nde siyasi hareketlerle ilgili ilginç bir yaklaşım vardır: işbirliğine dayalı toplum (cooperative commonwealth). İnsanların toplanıp bir araya geldiği ve işbirliği içinde, birarada yarattıkları işbirliğine dayanan bir dünya. Ancak, bu kavramı ekolojik bir bakış açısıyla ele alabileceğimizi pek sanmıyorum. Eco-cooperative commonwealth bir kere kulağa tuhaf geliyor. Ayrıca bence sosyalizm, dünyanın genelini ve insanları düşündüğümüzde, yapmaya çalıştığımız şeyi düşündüğümüzde, diğer terimlerden çok daha iyi bir terimmiş gibi geliyor bana. Ayrıca insanlar bu sözcüğe daha aşina, içeriğini daha iyi anlıyorlar, hem de sözcüğün belirli bir rezonansı var. Aslında hayatta isteyeceğim en son şey, ‘dogmatik bir sosyalist’ olarak adlandırılmak. Benim bahsettiğim sosyalizm çok farklı bir şey. Geçen yüzyılın sosyalizmlerinden oldukça farklı.

Ü. Şahin – Sizin duruşunuzla ‘Monthly Review’ dergisi çevresi arasında ne gibi bir fark var? Onlar kendilerini ‘Marksist Ekolojist’ olarak adlandırıyorlar.

J. Kovel – Evet, Marksist. Ben yeşil ve kızılın yakınsamasına çok inanıyorum. Ben ekososyalizm dediğim zaman, özünde yeşil-kızılı kastediyorum. Bir kızıl şart, bir yeşil şart koymak istiyorum ve ikisinin birbirlerine yakışması gerektiğini düşünüyorum. Sosyalist bir ekolojiye, ekolojik bir sosyalizme ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Zira, eğer sermayeyi dönüştürmezsek, sermaye dünyamızı yok etmeye devam edecek. Temizleyebilecek olsak bile, bir ya da başka bir yeri temizleyebilmek için ekolojik bir sosyalizme ihtiyacımız var, çünkü bu, doğayı değiştirebileceğimiz ve doğanın kendi kendine serpilip gelişmesine izin verebileceğimiz tek yol. ‘Monthly Review’deki kişilere gelince, bunlardan bazıları benim yakın dostlarım, yoldaşlarım ve bu kişilerin bazıları, tüm bu sorunların cevabının klasik Marksizm’de yattığını savunuyorlar, ancak ben bu fikre hiç katılmıyorum. Evet, Marx, birçok insanın farkettiğinden çok daha fazla şey söyledi doğa hakkında. Hem de çok ilginç şeyler. Ancak Marx, hiçbir şekilde içinde bulunduğumuz, bulunacağımız ekolojik krizi kavrayamazdı, çünkü bu krizin aldığı en berbat halden çok uzun yıllar önce yaşadı ve olanların hiç birini tam anlamıyla görmedi. Eğer sağ olsaydı, o bile dünyanın yeni bir döneme girdiğini ve sadece bu yüzden, Marksizmin sil baştan ve yeni bir gözle ele alınması gerektiğini söylerdi. Marx, sermayenin emeği sömürmesinin ilk ortaya çıktığı dönemlerde yazdı. Dünya genelinde, insani ve doğal ekosistemler de dahil olmak üzere, ekosistemlerin azalmasını, yokolmasını görmedi. İşte bu yüzden, klasik Marksizm’in tüm cevapları bünyesinde barındırdığını iddia etmenin, biraz ortodoks bir dünya görüşünü empoze etmeye çalışmak olduğunu düşünüyorum.

Ü. Şahin – Şimdi biraz daha popüler, biraz daha güncel bir soru: ABD başkanlık seçimlerinde adaylığınızı koymuştunuz…

J. Kovel – Evet, kazanamadım. (gülüşmeler)

Ü. Şahin – Peki, bize biraz bunun hikayesini anlatır mısınız? Neden Yeşil Parti’de Nader’a karşı aday adayı oldunuz? Sizin yaklaşımınızdaki farklar nelerdi? Bugünkü Avrupa’nın yeşil partileri hakkındaki fikirleriniz neler?

J. Kovel – Evet, bu biraz uzun bir soru oldu. Cevabım biraz uzun kaçarsa umarım sıkılmazsınız. Keza, bu soruya oldukça uzun bir cevap verebilirim. Evet, bu mesele çok önemli. Herşeyden önce, Birleşik Devletler’de Yeşil Parti’ye katıldım, çünkü yeşil siyasetin, ekososyalist dönüşümün çok önemli bir parçası olduğuna inanıyorum. Bence yeşil politika, ekolojik krizin anlamını kavrayan bir politika. Sermayenin olduğu gibi, yerlerin, toplumların, ekolojik parçalanmanın, doğrudan ekolojinin istila edildiğinin farkına varan bir politika. Ancak, bu tür bir siyaseti benimsiyorsanız, gerçek ve somut bir dönüşümü de içeren bir programa kendinizi adamalısınız. Sadece arkanıza yaslanıp, devrimin olacağı uzak bir tarihten bahsetmemelisiniz! Benim ‘öngörülü’ olarak niteleyeceğim adımlar atmalısınız, ki bu da bugün gerçekleştireceğiniz bir değişimin, gelecekte daha büyük değişimlere açacağı yollara işaret eder. Seçim siyaseti, bunu yakalamak için oldukça tehlikeli bir alan, en azından Amerika Birleşik Devletleri’nde. Zira, insanları içine çekmek ve daha sonra da merkeze sürüklemek gibi bir tavrı var. Seçime katılan bir partiye adım atarak, seçilmek için, daima ödün vererek merkeze yaklaşabiliyorsunuz. Sanırım Yeşiller de iktidarı istiyor, nerede olurlarsa olsunlar, isteme eğilimindeler. Avrupa hareketinde çok iyi arkadaşlarım var, onlar da iktidarı elde ettiklerinde, erdemlerini muhafaza ediyorlar, evet, ama yaratıcı demokratik-devrimci duruşlarını yitiriyorlar. Her zaman yeşil politikanın devrimci bir politika olması gerektiğini düşünmüşümdür. Bir yeşil olarak seçimlere katıldım ve aday oldum. Bu her yeşilin yapması gereken bir şey bence. Bence yaratıcı bir şekilde, mevcut toplumlar dahilinde gerçekleştirilmesi imkansız parti programları önermelisiniz. Ancak herşeyden önce söylemle, sonra da siyasi eylemle insanları yetersizlikleri ve yoksunluklarından haberdar etmeli, onları bilinçlendirmelisiniz. Bu yüzden ben, hiç böyle bir iktidarı elde etme hevesine kapılmadım. Daha ziyade, insanları daha bilinçli, daha farkında ve daha devrimci bir hale getirmekti benim amacım. Zaten başkanlığa adaylığımı koymadan evvel, New York’da Senato seçimlerine girmiştim, 1998 yılında, New York eyaletinde Yeşil Parti’den asıl aday oldum. Gerçekleri hedefleyen programlar seçtim. Asıl işe koyulmamı sağlayan mevzu, küresel ısınma meselesiydi. ABD Senatosu Kyoto Protokolünü kabul etmeye yanaşmıyordu. Bu çok ciddi bir sorundu, aynı zamanda da mide bulandıırıcı ve olmasını beklediğiniz bir şeydi. Küresel ısınmayla ilgili programlar geliştirdim. Değil Kyoto protokolündeki gibi %7, %10, karbon emisyonlarını %70 azaltmayı hedefleyen bir program. Yeni ulaşım yolları, yeni sanayileşme şekilleri üzerinde çalıştım. Fosil yakıtlarla sınırlı olmayan, endüstri sürecinde benimsenebilecek yeni ekolojik enerji biçimlerini de konuya dahil ettim. Oldukça kapsamlı bir program hazırladım sonuçta. Gerçekleştirilmesi kesinlikle imkansız bir program. Ancak mevcut sistemimizin halini ortaya serecek bir programdı bu ve tabii gelecekte nelere ihtiyaç duyacağımızın bir göstergesi. Elbette kaybettim. Dikkate değer bir oy da alamadım. Ancak asıl önemli olan taraf, Yeşil Parti’yi New York eyaletinde de sandığa sokmuş olmamızdı.

2000 senesi, Yeşil hareketin büyümesi için iyi bir seneydi. Ralph Nader de adaydı. Nader harika birisidir. Amerika’da gayet iyi tanınır ve oldukça da önemli, nüfuzlu bir şahsiyettir. Arkasında sağlam bir örgütlenme vardır. Harika bir örgütçüdür ve pek çok kurum kurmuştur. Yapıp ettikleri saymakla bitmez. O sıralarda, bir aday olarak çok iyi bir adaydı. Hatta bence çok çok iyi bir adaydı. Benden çok daha iyi bir aday, çünkü tüm o şöhret ve tanınmışlık ile benim alabileceğimden çok daha fazla oy toplayabilirdi. Ancak tüm o oyları toplayabilecek olmasının asıl nedeni, onun siyasetinin benimkine oranla daha az radikal olmasıydı. Onun siyaseti gerçekten anti-kapitalist değildi. Onunkisi gibi siyasetlere, biz Amerika’da popülist siyasetler diyoruz, çünkü yurttaş hareketleri üzerine inşa edilen bir siyaset oluyor bu. Şirketlerin güçlerini vergilerle ya da şu ya da bu biçimde sınırlamak için karşıt kurumlar oluşturacak bir siyaset. Ben insanlara sordum, yeşil politikanın bu sınırı aşmaması mı gerekiyordu? Ben bizim şirketleri, kuruluşları sınırlandıracak değil, daha en alt seviyelerden itibaren, bu şirket ve kuruluşların yerine işbirlikçi ve üretici kooperatifler geçirecek ve emeği gerçek anlamda demokratikleştirecek sosyalist içerikli bir siyaset izlememiz gerektiğini anlattım. Gücümüz bu şirket ve kuruluşları düzenlemenin ötesinde, bazı şeylerin kendi kendine olabilmesini de sağlamaya yeter. Bir de, Nader’in siyasetinin oldukça ekonomist ve hukuksal bir tarafı vardı. O, kanunları ya da iktisadi politikaları nasıl değiştirebileceğinizle ilgileniyordu. Cinsiyetçilik ya da ırkçılık gibi mevzular, onu fazla alakadar etmiyordu. Bu konularla ilgilenen bendim. Ve ben yeşil politikanın insanların bulunduğu, yaşadığı yere yakın olması gerektiği, yaşamın içinden olması gerektiğine inanıyordum. Yaşamsal kaygılarımıza değinmeliydi.

Neyse, sonuçta ben bir on yıldır Yeşil Partilerle çalışıyorum, ki 1998 kampanyası da buna dahil. Birinin Yeşil Parti’den aday olması gerektiğini düşünmüştüm. Ancak, onlar üç nedenden dolayı kaybettiler. İlk neden, yeterince radikal olamamamızdı. İkinci neden, biraz fazla ekonomist bir programdı. Üçüncü ise, olup biten herşeyin temelde Yeşil Parti’nin aleyhine gelişmiş olmasıydı. Aslında ilkesel olarak, biz kendimizi halktan gelenler olarak niteliyoruz. Demokrasi anlayışımız da buna dayalı olmalı. Sonuçta demokrasi halktan gelmeli. Ancak demokrasi halktan gelmiyordu. Ralph Nader adında harika birisi vardı ve o, Yeşil Parti’yle birlikte hareket edecekti. Tıpkı bir atın arabayı çekmesi gibi. O aslında Yeşillerin içinden birisi değildi. Ben de Kaliforniya Eyaleti’nden adaylığımı koydum, ki Birleşik Devletler açısından baktığımızda Kaliforniya, yeşil politikadaki en önemli eyalettir, yani yeşillerin belli bir sayının üzerinde olduğu bir eyalet. Sonuçta adaylığımı koydum, çok iyi zamanlar geçirdim, ama ön seçimlerde ben kaybettim, Nader kazandı ve Yeşil Parti’den başkan adayı o oldu.

Ü. Şahin – Tekrar adaylığınızı koyacak mısınız?

J. Kovel – Aslında Doğanın Düşmanı’nı kaleme almak için eve döndüm. Bu kitabı bitirmek için. Yeniden aday olur muyum, bilmiyorum. Kesinlikle böyle bir arayış içinde değilim. Ancak eğer şartlar gerektirir de, bir fırsat çıkarsa olabilir. Yani, hiçbir koşul altında adaylığımı koymam demiyorum. Sonuçta çok hoşuma gitti, insanlarla tanışmak çok güzeldi. Bence Ralph Nader etkin bir konuşmacıydı, ama ben kampanyayı daha iyi yürütüyordum.

Ü. Şahin – Bazı insanlar Yeşil Parti’yi Bush’un seçilmesine neden olmakla suçluyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

J. Kovel – Bu biraz ince bir konu aslında. Elbette asla emin olamazsınız. Aslında Nader’in, diğer aday Al Gore’u sola iterek ve daha fazla oy almasını sağlayarak ona yardım ettiği de söylenebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yeşil politika oldukça sağa kaydı ve aslında her iki partinin de, medya tarafından da öne çıkarılan temel sağ kanat fikirlerini ve sistemin gerektirdiklerini kabul ettiklerini söyleyebiliriz. Belki de bu yüzden pek çok Amerikalı oy bile vermiyor. Keza Amerikalıların çoğu aslında sola daha yakınlar. Aslında meseleye genel olarak bakacak olursak, Yeşiller bir türlü iyileşmeye gidemiyorlar. Hala kendi adaylarını çıkartamıyorlar. Bunun sonucu da çok kötü olacak. Şu aralar Ralph Nader’in yine gündemde olması kötü bir fikir. Bugün şu noktada Amerikalılar Bush’tan nefret ediyorlar, hatta ziyadesiyle nefret ediyorlar. Seçilse bile ondan nefret eden milyonlarca insan olacak. Bu kişiler 2004 yılında Ralph Nader’e eski desteği hiçbir şekilde vermeyecekler. Ben de bu sefer Nader’i desteklemiyorum. Bir yeşil olarak hareket edeceğini de sanmıyorum. Ancak neler olacağını kimse bilemez tabii…

[1] The Enemy of Nature – The End of Capitalism or the End of the World?, Zed Books, 2002