İnsan değil, doğa merkezli, ekolojist anayasa için HAYIR

259

anayasayahayir_wYKP anayasa değişiklik paketindeki “çevre” düzenlemesini değerlendirdi. Açıklama şöyle:

Anayasa değişiklik taslağındaki bazı maddelerin olumlu olduğu iddiaları vardır, bunlardan biri de “çevrenin koruması” başlıklı maddedir…

İlk göze çarpan “Çevrenin Korunması” başlıklı 40. Maddenin değişikliğinde “denizlere, barajlara, göllere veya derelere akıtamaz veya dökemez” cümleleri çıkarılmakta yerine “çevreye akıtamaz veya dökemez” kelimeleri konmakta…

Belirli bir tanımlama olan “denizler, barajlar, göller veya dereler” tanımlamaları yerine belirsiz bir çevre kelimesi ile yer değiştirildiği görülmektedir…

Bu nedenle ilk sorgulamamız gereken çevre ne demektir? Türk Dil Kurumu diyor ki “bir şeyin yakını, dolayı, etraf, periferi”, “kişinin içinde bulunduğu toplumu oluşturan ortam” yani burdan da anlaşılacağı gibi “çevre” doğayla, ekosistemle birebir ilişkisi olan bir kavram değil… Daha belirgin ama gene de net olmayan “doğal çevre” tanımıydı… Ama tercih çevre oldu! Kelime üzerinden hukuk süreçlerinde ciddi tartışmalara neden olacak bir terminoloji tercih edildi; “ekoloji” karşı “çevre” mücadelesi tartışması bu kelimenin tanımlanma sorunu nedeniyle yılardır devam etmektedir…

Devletlerin anayasalarında yer alan çevresel hükümler genelde insanın çevre hakkına, insanın sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına atıf yaparak çevre korumada devletlerin ve kişilerin ödevlerine odaklanıyor. Ekolojik Anayasa tartışmalarının bu hükümlerden ayrıldığı nokta ise doğanın da insan gibi bir hak öznesi olup olamayacağı üzerinedir.

Örneğin Ekvador Anayasası’nın, 71. maddesi hayatın gerçekleştiği doğanın ya da Pachamama’nın (Toprak Ana) var olma hakkını tanıyor ve anayasal koruma altına alıyor. “Hayatın içinde yeniden ürediği ve meydana geldiği tabiat veya toprak ana bir bütün olarak var olma, yaşam döngü ve işlevlerinin evrimsel süreçlerinin korunması ve yeniden canlandırılması hakkına sahiptir” denmektedir.

Eğer ekoloji mücadelesinden bahsetmekteysek doğaya hükmetmeye çalışan insanı değil, doğayı hak öznesi olarak tanımamız gerekmektedir ama değişiklikler bu görüşten çok uzakta olduğumuz gösteriyor.

Bu nedenle eğer gerçek anlamda ilerleme istenirse Türkiye’deki Ekolojik Anayasa Girişimi’nin önerisi üzerinden bu maddenin değiştirilmesi gerekirdi. Ekolojik Anayasa Girişimi’nin önerisi bizce üzerine çalışılması gerekir; “sağlıklı bir çevrede ve Doğa’da yaşamak bütün canlıların hakkıdır. Devlet ve vatandaşlar gelecek kuşaklar adına doğal varlıkların emanetçisidir. Doğayı korumak Devletin ve vatandaşların görevidir”…

Ekolojik Anayasa Girişimi manifestosunda dendiği gibi Yeryüzü / Doğa; insan faaliyetleri nedeniyle, her türlü kirlenmeden, zehirli ve radyoaktif atıklardan zarar görmekten; yaşamsal bütünlüğünü, sağlıklı işleyişini tehdit edecek şekilde genetik yapısında bozulmalardan korunma hakkına sahiptir.

Ancak yapılan değişiklik koruma değil, zarar gördükten sonra parasal ceza yoluna gitmeyi öngörmektedir.

“Çevrenin Korunması” başlıklı 40. Maddenin değişikliği ile “devlet, çevre ile ilgili tüm faaliyetlerini, kirleten öder, önleyicilik ve katılımcılık ilkeleri çerçevesinde yürütür cümlesi eklenmesi önerilmektedir… Böylelikle ekolojik sorunlar kirletilmeye indirgenmiş oluyor ama dünyada ekolojik sorunlar kirletmeden daha derin ve geniştir…

Örneğin taş ocaklarını sorunun esasını kirletme üzerinden tartışamazsınız, kirletme daha yüzeysel bir sorundur… Ayrıca kirletme son eylemdir, çok kez geri dönüşümü yoktur, nükleer kazalarda istediğiniz kadar kirletene ödettiniz, geri dönüşümü yoktur… Petrol tankeri veya petrol rafinerisi kazaları da benzerdir, ne kadar da kirletene ödetseniz de bölgedeki ekosistem ölür, ölümcül yara alır, para verip ekosistem satın alamazsınız!

Bu mantık doğayı değil tipik kapitalist toplum mantığı içinde insanı merkezine alan yaklaşımın eseridir… Ekoloji mücadelesi geleceğe dair mücadele eder, doğayı, yeryüzünü korumaya yönelik tedbirler önerir. Bu nedenle kirleten öder ilkesi çevreci bir yaklaşımda önemli olabilir ama ekoloji mücadelesinde çok da ciddi ilerleme değildir. AKSA zaten kirletir ve öder, ama bu sorunu çözmeye yetmez, yetemez… Ayrıca zaten böylesi bir detayın anayasaya girmesi de gerekmez!

Dava açma konusu da “Herkes, çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını ve biyolojik çeşitliliği korumak ve çevre kirlenmesini önlemek amacıyla yetkili makamlara başvurma ve dava açma hakkına sahiptir” diye tanımlanmaktadır… İlk elden olumlu gibi duran bu değişiklik, dava açma alanını bu hali ile daraltılmıştır, mahkemeye yukardakiler çerçevesinde başvurulabilinir yani ekosistemdeki, doğadaki, yeryüzündeki her türlü tahribat konusunda dava açma konusu “çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını ve biyolojik çeşitliliği korumak ve çevre kirlenmesini önlemek” gerekçelerine dayandırılması gerekir, bunlara dayandırılamadığı koşullarda dava açılamaz!

Ama esas sorun algı/yaklaşım meselesidir, ekolojik sorunların kirlenmeye indirgenmesi, insanı merkez alan çevre terimine dayanması gelişen ekoloji temelli hak mücadelesinde çok hızlı demode olacak bir anayasa madde üzerinde konuşmaktayız… Bu maddeyi 2-3 yıl içinde yeniden tartışır hale geleceğiz ve ekolojik hak mücadelesinde ciddi şekilde ayak bağı olabilecek bir düzenlemedir…

Bu nedenle bu maddedeki değişiklikte dolayı anayasa değişikliğine evet demenin mantığı yoktur!

Yeni Kıbrıs Partisi, insan değil, doğa merkezli, ekolojist anayasa için HAYIR!