İktidar, Üç Beş Ağaç ve Ekolojik Dayanışma – Stefo Benlisoy

114

stefo benlisoyKüresel ekolojik kriz yeryüzündeki hayatı tehdit edecek boyutlara varmanın eşiğinde. Doğanın sermaye tarafından acımasızca talanı bu ölçekte devam edecek olursa, içerisinde bulunduğumuz yüzyılda insanlık kendisini topyekûn bir çöküşle sonuçlanacak bir medeniyet krizi içerisinde bulacak.

Kapitalizmin ekolojik krizle baş edebileceği, “yeşil teknolojilerin” artan kullanımıyla “sürdürülebilir bir kalkınma” rotasına sokabileceği, hatta tüketicilerin bilinçlenmesiyle adeta “yeşil kapitalizme” dönüşebileceği yönündeki iddialarsa hızla geçersizleşiyor. Kapitalizmin biyosferi dev bir çöplük olarak kullanabilmesinden ötürü, sistemin ekolojik krizin içerisinde dahi sermaye birikimini derinleştirebilmesi, ekolojik bozulmadan kâr sağlaması ve yeryüzünü geri dönülmez seviyede tahrip etmeye devam etmesi, kendisini düzenleyecek mekanizmaların yokluğunda çok daha mümkün bir olasılık. Egemenler tarafından büyük bir tantanayla sunulan “yeşil ekonomi”yse, sermayenin doğayı, yani müşterekleri nihai bir çitleme harekâtı. Doğanın unsurları bir takım temel ekolojik destek hizmetleri ve doğadaki döngülerin işleyişini gerçekleştirdiklerinden bu “hizmetleri” ölçüsünde değerlenecek ve mülk haline getirilecekler. Harvey’in “el koyarak” ya da “mülksüzleştirme yoluyla birikim” dediği bu nihai veya yeni çitleme dalgası alabildiğine hızla ilerliyor. Bizdense, ekolojik krizi yaratan sermayenin, sorunu alt etmede en önemli enstrüman olduğuna inanmamız beklenmekte.

Sermaye iktidarının müştereklere yönelik hareketi aslında iki boyutlu. Bir yanıyla emeği piyasaya mahkûm ediyor, onu nicelleştirip olabildiğince basitleştiriyor. Öte yandan doğayı bir meta haline getiriyor. Marx “zenginliği” emek ile doğaya dayandırır. Aslında bu ikisi de Marx’a göre doğadır, çünkü en nihayetinde emek de doğanın parçasıdır. İşte sermayenin hareketi aynı zamanda doğayı da bozuyor. Onu da nicelleştirip ve basitleştirip bir metaya indirgiyor. Sermaye hareketinin doğanın çevrimlerine riayet etmek gibi bir kaygısı hiç olmadı. Onu tanımlayan, kısa dönemli, sürekli büyümeyi hedefleyen, “irrasyonel” bir hareketi olmasıdır.

Nihayetinde kapitalizm elbette küresel ekolojik krizi “çözmeye”, daha doğrusu yönetmeye çalışacak. Bu “çözüm” doğal olarak kapitalizmin mantığı çerçevesinde, yani sorunun maliyetini alt sınıflara ve doğaya yansıtarak mümkün olacak. Muktedirler kendi konumlarını korur ve hatta krizden yeni birikim olanakları yaratırken ekolojik krizin kurbanları yerkürenin tüm emekçi ve ezilenleri oluyor. Son otuz yıldır uygulanan özelleştirme ve deregülasyon siyasetleri, özellikle küresel güneyde doğanın tahribinin önündeki son engelleri de kaldırıp metalaşma sürecini derinleştirirken bu toplumların ekolojik krizlerle başa çıkma yeteneğini de yok ediyor. Neoliberalizmin borçlanmaya ve ihracata teşvik ettiği halkların toplumsal dokusu kırılganlaşıyor ve ekolojik kriz görüngülerine karşı savunmasız bir konuma itilerek toprak başta olmak üzere üretimin doğal koşullarından dışlanarak “çevre mültecisi” olmaya itiliyorlar. Ekolojik yıkımın yol açtığı göçler, doğal “kaynaklar” için verilen savaşlar, otoriter yönetimler 21. yüzyıl dünyasının olağan bir parçası haline geliyor. Önümüzdeki dönem siyasetin kendisi; su, gıda gibi bir takım yaşamsal unsurlardaki krizin süreklileşmesi gibi parametreler üzerinden şekillenecek ve giderek daha otoriterleşen, daha dışlayıcı ve biçimsel demokrasinin unsurlarını bile yük addeden egemen siyaset biçimleriyle karşılaşılacak. İktidarın bu “kale dünya” ufku karşısındaysa ancak küresel adalet, eşitlik ve dayanışma ilkelerini şiar edinmiş kapitalizm karşıtı bir ekoloji hareketi bir direniş hattı oluşturabilir.

Ekoloji ve Özgürlük mücadelesi

Böylesi bir direniş hattının bir örneğineyse, belki ilk bakışta beklenmedik biçimde yaşadığımız kentte tanıklık ettik. On yılı aşkın süredir biriken iktidar karşıtı gerilimin Gezi parkı üzerinden gelişen halk hareketiyle boşalması anlamlı. Kentin ve doğanın, başka bir deyişle müştereklerin sermayenin acımasız “çitleme” ya da “mülksüzleştirme yoluyla birikim” saldırısına karşı savunulması ve ekoloji mücadeleleri, son yıllarda AKP’nin uyguladığı vahşi doğa karşıtı politikalar karşısında giderek toplumsal muhalefetin asli alanlarından biri haline gelmiş bulunmakta. Tüm vesayetçi mekanizmaları egemenliği altında bütünleştirerek yürütmede güç yoğunlaşmasının zirveye ulaştığı iktidarın doğaya karşı saldırısı artık otoban kenarına dikilen fidanlarla perdelenemez hale gelmiş durumda. Bu anlamıyla ekoloji ve kent muhalefeti mücadelelerinin yaygınlığı, aldığı biçimlerin çeşitliliği, kitleselliği ve direniş kapasitesiyle AKP iktidarının yarattığı hegemonyanın potansiyel çatlaklarından birisini, “dipten gelen bir akıntıyı” oluşturmakta. Son yıllarda nükleer, HES ve termik santral karşıtı mücadeleden kentsel dönüşüme ve madenlere karşı verilen mücadelelere kadar bir dizi direniş deneyiminin, Gezi sürecinin arka planını oluşturduğunu akıldan çıkarmamak gerek. Gezi direnişi tam da kentsel dönüşüme, el koyma yoluyla birikime, müştereklerin metalaştırılmasına, ortak alanların özelleşmesine, yani neoliberal kapitalizmin temel dinamiklerine itiraz ve direnişin kitlesel bir kalkışmayı tetikleyişinin hikâyesi. Bu anlamda Gezi, açıkça neoliberalizm karşıtı bir muhtevaya ve içkin olarak antikapitalist bir yönelime sahip.

Öte yandan Gezi direnişi, bireysel ve toplumsal özgürlük ve demokrasi savunusunun doğanın savunusuyla özdeşliğini yeniden gösterdi. Bu basit bir eklemlenmeden çok özgürlüklerin savunulması siyasetinin, doğanın ve müştereklerimizin savunulmasıyla organik bir bütünlüğe sahip olduğunun yeni bir teyidi. Ekolojik krizden gerçek anlamda çıkışın ancak doğrudan (gerçek) demokrasinin hüküm sürdüğü bir toplumda bir ihtimal halini alabileceğini Gezi ve sonrasındaki forum süreçleri açık biçimde gösterdi. Ancak böylesi aşağıdan ve katılımcı toplumsal örgütlenme çabaları sermayenin nicel ekonomik genişleme arayışını yerinden ederek ekonomik faaliyetin ölçeğini, ekosistemlerin kendilerini yeniden üretme ve onarma ritmiyle tutarlı hale getirebilir. Ekolojik krizden çıkış mevcut kapitalist toplumun ekonomik, toplumsal, kültürel ve ekolojik normlarına dokunmayarak yukarıdan aşağı teknokratik biçimde gerçekleştirilemez. Ekolojik krizin çözümü, katılıma ve toplumun ekonomiye müdahalesine dayalı bir ekolojik devrimle mümkün. Bu da sermaye iktidarının tahakkümünde gerçekleşmesi mümkün olmayan aşağıdakilerin kendi kaderlerine egemen olmalarıyla, yani onların siyasal, demokratik ve örgütsel yeteneklerini geliştirebilecekleri bir toplumsal örgütlenme biçimiyle mümkün. İşte Gezi direnişinin bize bir kez daha kanıtladığı yalın gerçek bu.

Dolayısıyla şimdi ve burada “ne yapmalı” sorusunun cevabının hiç olmazsa ana hatları açık olmalı: Gezi direnişiyle açığa çıkan, forumlarla devam eden hareketin yaygınlaşmasını, toplumsal tabanını genişletmesini sağlayacak şekilde toplumsal mücadele ve dayanışma pratikleri içerisinde yoğunlaşmak. AKP iktidarının emek ve doğa düşmanı neoliberal otoriterizmine karşı bir stratejinin temel dayanağı yaygın ve kitlesel toplumsal hareketlerin inşası. İşte bu yüzden Gezi’yle açığa çıkmış olan enerjiyi toplumsal mücadeleler içerisinde seferber etmenin koşul ve mecralarını, sokağa çıkan insanların kolektif özgüvenini perçinleyecek toplumsal dayanışma pratiklerini inşa edebilmeliyiz. Böylesi bir toplumsal ve siyasal inşa çabasında ekoloji mücadelesinin asli ve belirleyici bir unsur haline gelmesiyse kaçınılmaz olacaktır.