Hatırlamaya düşman olmak

106
Öyle günlerden geçmekteyiz ki, tarifi pek mümkün değil…
Eskiler at iz, it izine karıştı derlerdi, şimdikinde at ayaklı itler, it ayaklı atların izleri birbirine karıştı demek biraz durumu anlatır mı bilemem…

Yazıya böylesi bir girişin ardında bize şunu mu demek istedin gibi anlam saptırması yapacaklara peşin olarak şunun altını çizeyim ki kimseye ne at, ne de it demek gibi niyetim var, yalnızca eskilerin deyişinden yola çıkarak durum tespiti yaptım, ki durum bence bundan ibaret…

Aslında durup yazı yazmak niyetinde değildim. Akıncı’nın referandum gecesi söylediklerini alt alta konması ile bugün söyledikleri ile güzel bir yazı çıkardı ama şimdi her kafadan bir ses çıkıyor, sis dağılsın yazarım dedim kendi kendime.

Ama Arif Hoca’yı da okuyunca bunun geri dönülesi olmadığını anladım. Arif Hoca saygı duyduğumuz, fikirlerine önem verdiğimiz bir büyüğümüz, o bile ‘unutma’ hastalığına yakalandığına göre ‘hatırlatma’ yazıları şart oldu…

Unutmak, özellikle solcular için ölümdür. Hataların yeniden tekrarlanmasıdır. Unutmak, Amerika’yı yüzünce kez yeniden keşfetmektir. Unutmak zor olandır. Ancak, bu coğrafyanın insanı, solu ile sağı ile unutmayı çok sever, nedendir bilinmez…

Arif Hoca, Aralık seçimlerine giderken YBH Gençlik’in sloganına benzer bir başlığı 5 Temmuz tarihli köşesine atıyor ve içinde diyor ki ‘Afrika uyardıydı’…

Aralık 2003’de, YBH Gençlik, seçimlerin anlamsızlığına dikkat çekiyor, sandığa gitmeme çağrısı yapıyor ve ana slogan olarak ‘gelecek sandıkta değil sokaktadır’ı kullanıyordu. O günlerde, yüzlerce t-shirt hazırlanıyor, bildiriler, el ilanları ve internet aracılığı ile bu sloganla çalışmalar yapıyordu. Bu esnada Afrika Gazetesi, ‘onurlu’ ses dediği Akıncı ve partisi BDH’yi destekliyordu. Köşe yazarları arada bir açık ya da kapalı bizim kampanyamıza saldırıyor, bizi solu bölmekle suçluyordu. Arif Hoca’da o günlerde bizimle ilgili, bizi destekleyici bir yazı yazıyor Afrika Gazetesinde. Ne ilginçtir, tarihteki bir çok olayı öğrenmemizde bize kılavuzlu yapan Arif Hoca bu yazdıklarını unutuyor ve “statüko sandıkta-mecliste değil sokakta yıkılır” başlığı ile 5 temmuz’da Afrika Gazetesinde bir yazı yazıyor. Bu yazıda; “en azından Afrika Gazetesi hem siyasi partileri, hem de halkı uyardı. “Statüko sandıkta değil, sokakta yıkılır” dedi. Ama dinlenmedi uyarılar” diyebiliyor.

Akıncı, ‘unutma’ hastalığına en sık yakalananlardan..

28 Nisan tarihli Kıbrıs Gazetesine yansıdığı şekli ile; “bundan böyle halkın hayır kampanyasının başını çeken cumhurbaşkanına ve hayır oyu veren dışişleri bakanına tahammül edemeyeceğini belirten Akıncı, her iki ismin de gerekeni yapması gerektiğini, halkın verdiği mesajı doğru algılaması gerektiğini söyledi”[1] diye referandumun hemen ardından bir açıklama patlatıyor. İki ay sonra halkın Serdar Denktaş’a tahammül edebileceği ortaya çıkıyor (!!) bunun üzerine Akıncı ve ekibi Serdar Denktaş’la hükümete girmek için görüşmelere başlıyor. Ayni açıklamada, “Sayın Talat güvenoyu istemişti. Veremeyeceğimizi söylemiştik. Denktaşların olduğu bir hükümete güvenoyu vermemiz mümkün değildi” da demişti, iki ay sonra, anlaşabilselerdi, Denktaşların olduğu hükümete güvenoyu vereceklerdi. Hatta ayni açıklamada Kıbrıslı Türklerin ne istediğine bile karar verebiliyor Akıncı; “ama önemli olan Kıbrıs Türk halkı ne istiyor. Kıbrıs Türk halkı Denktaşları istemiyor. Bu açık ve net. Kıbrıs Türk halkının sesine kulak vermek gerekir mi gerekmez mi? Buna kulak vermek gerekir” diyor ve bu sese kulak vererek Denktaşları istemeyen Kıbrıslı Türkler için ‘Denktaşlı bir hükümet görüşmesine giriyor (!!) ancak şatafatlı bir şekilde ‘sivilleşme ve demokratikleşme’ kelimelerini koca koca kullanıp ‘ben oynamam eğer bana koltuk vermezseniz’ yönünde açıklama ile görüşmelerden çekiliyor. Şimdi kim Akıncıya hatırlatacak ki bunları söylediydin ve bunu yaptın diye? Kimse, dün dündü bugün de bugün..

Bunlar ilk kez mi yaşandı?

Kim demiş, ‘ne paranı, ne memurunu’ diye pankartların açıldığı, eylemlerin yapıldığı dönemde ‘başbakan yardımcısı’ olan Akıncı TC’nin dayattığı paketleri savunmuş ve buna karşın Bu Memleket Bizim Platformu örgütlenmesine gidilmişti. Gerçi Akıncı kendine karşı kurulan bu platformu Aralık seçimlerinde kullanmaya çalışmış, CTP ile birbirlerine girmişlerdi ya, bu da ayrı bir konu.

Anıları biraz tazelersek, eski Türk-Sen Başkanı ve son olarak Akıncı’nın Başkanı olduğu BDH’dan milletvekili aday olan Önder Konuloğlu, 2000 Aralık’ın da Akıncı’ya çok öfkeli:

“Konuloğlu, hükümeti oluşturan iki partinin başkanı olan Başbakan Derviş Eroğlu ve Başbakan Yardımcısı Akıncı’nın “halkın benimsemediği paketi uygulamakla yanlışta ısrar etmeye devam ettikleri” şeklinde görüş savundu”[2] diye haber yazılıyor, TAK bültenini okumaya devam ederek ‘sivilleşme ve demokratikleşme’ şampiyonu Akıncı’nın neler yapmış olduğunu hatırlayalım; “41 örgütün temsilcileri de meclis önünde daha önceden yapacaklarını açıkladıkları eylemi gerçekleştirmek için geldi. Polisin, 41 örgütün oluşturduğu eylem grubunun geçişine de izin vermemesi üzerine eylemciler ile polis arasında birkaç dakikalık bir itiş kakış yaşandı. Coplar kullanıldı, tahtalar ve şişeler fırlatıldı. Daha sonra eylemciler sloganlar atarak polisi, hükümeti ve cumhurbaşkanını protesto ettiler”[3]

Hatırlamakta yarar var; o günlerle ilgili gazeteleri de, haber sitelerini de karıştırırsanız Akıncı’nın nice yiğitliklerini görürsünüz dönemin ‘başbakan yardımcısı’ olarak. Hatta abartıp öyle şeyler yaptı ki yazılması bile utanç verici; “Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mustafa Akıncı, bugün saat 15.00’teki görüşme sırasında yaptığı konuşmada, Güven’i büyükelçi olarak KKTC’de görmekten mutluluk duyduklarını söyledi ve Güven’e “hoş geldiniz” dedi. Akıncı, Güven’in buradaki görevi sırasındaki hizmetlerinin gerek kendisi, gerek Kıbrıs Türk halkı, gerek Türk ulusu için en verimli şekilde geçmesini diledi ve bundan hiç kuşku duymadığını kaydetti. Hayati Güven’in yıllardır Kıbrıs’la ilgilendiğini, şimdi de her Türk diplomatının arzu ettiği kutsal bir görev için KKTC’ye geldiğini ifade eden Akıncı, şöyle devam etti: “Türkiye bizim için duygusal anlamda Anavatan, ama onun ötesinde uluslararası anlaşmaların kendisine verdiği haklar çerçevesinde bir garantör, onun da ötesinde KKTC’yi tek tanıyan ülke. Bizimle birlikte yüreği çarpan ve KKTC insanının yüzünün gülmesini, geleceğinin kararmamasını isteyen -dünya üzerinde daha başka ülkeler de söylenebilir ama Türkiye’yle hiçbir zaman ayni kotaya koyamayız hiçbirini- dolayısıyla yüreği bizimle çarpan, yüzü bizimle gülen ve sıkıntılı olduğumuzda da o sıkıntıları bizimle paylaşan, kederleri paylaşan, acıların paylaşılarak hafiflemesini sağlayan tek ülke. Böylesi bir ülkenin büyükelçisinin bizim için ayrı bir anlamı vardır. Bu nedenle sizlere tekrar hoş geldiniz diyorum ve Allah size de Ertuğrul Apakan gibi bir uğurlama nasip etsin. Sanıyorum bir Türk büyükelçisi için söylenebilecek, istenebilecek en güzel dilektir bu”[4]. Bu haberden sonra Akıncı ile ilgili ne yazılsa az, ama ‘unutma’ hastalığına kapılanlar için değil, her ne kadar meclis önünde eylemcileri coplatsa da o artık ‘demokrasi’ şampiyonu…

Neler göreceğiz daha bu hayatta bilinmez…

CTP ile ilgili de söyleyecek çok şey var ama onun ki biraz daha kolay. Onlar 1990 yılında girdikleri büyük türbülanstan hala çıkamadılar. Öncesinde de sol anlayışla çok doğru bir zemine oturmamıştılar. 70lerin sonunda ortaya çıkan Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgalini savunabilecek kadar uca kaymışlardı ama zeminleri hala daha ‘sol’ tarif edilebilirdi. İlk hükümet deneyimi ile değişim başladı ve gelip oturduklarını yer merkez olarak tanımlıyorlardı. Kendileri bu merkeze sol tanımlaması ile başka anlamlar vermeye çalışsalar da yaşadıkları İngiltere İşçi Partisi’den, Alman SPD’den, Yunan PASOK’dan çok farklı değildir. Bu ve benzeri partiler sözcüklerle alternatif oldukları rejime pratikte alternatif olamayınca gittikçe sosyal demokrasiden merkeze yanaştılar ve hatta merkezi geçip sağ sulara yelken açtılar. Onların bu şekilde sağ partilere benzeşmeleri ile de Avrupalı seçmenin ‘aslı dururken kopyasını neçin tercih edeyim’ mantığıyla hızla sağ partilere yönelmesi bundandır. Bu nedenle sosyal demokrasi/ortanın solu diye kendini tanımlayan partiler, özellikle AP seçimleri sonrasında da kendilerini yenilemeye ağırlık verdiler. Hızla başkanlarını değiştiriyorlar, politikalarını revize ediyorlar. CTP ise onları biraz geriden takip ediyor. Bir hükümetlik ömrü var. Olağanüstü koşullar geçip, yaşam normalleşince işsizlik, sosyal haklar, özelleştirme gibi konularla yani yaşamın sıcak konuları ile karşı karşıya gelince, CTP de Avrupa’daki benzeşiklerin kaderini kaçınılmaz olarak yaşayacak. UBP ile farklılaşmasını şimdilik örttüğü ‘statüko’ karşıtlığı da fazla işe yaramayacaktır. Zaten şimdiden ‘statüko’ karşıtlığından sınıfta kalan CTP gene de dersine iyi çalıştığı için ‘uluslararası ilişkilerden’ bütünlemeye de kalsa durumu idare edebiliyor. Ama bunu daha ne kadar götürebilir bilinmez. Ortada net olan UBP’den farklılaşan henüz bir projeleri yok, olması muhtemel AB konusunda bile ciddi elle tutulabilen, göz görülebilen bir şeyleri yok. Daha doğrusu bol soslu ve açıklamalı yapacaklar listesi var. Başında da AB ile uyum komitesi koordinatörü ‘AB uzmanı’ (!) oturmakta…

Ak koyun kara koyun kendini sürekli belli etmekte ama ‘unutma’ hastalığına tutulanlar TC Elçisine methiyeler düzen, TC’nin paketlerini bize dayatanı ‘onurlu ses’ diye yutturmaya çalıştılar. Karşı gelince suçlamayı sürdürüyorlar, ısrarla ‘unut’ diyorlar. Bugünlerde de, TC Dışişlerinin sözünden çıkmayan, Gül’ün bir dediği iki etmeyen, TC ile uyumlu işler yapmaya özenen neo liderimize de kurtarıcı dememiz isteniyor. O olmazsa ‘onurlu sesi’ kutsamamız talep ediliyor…

Sivilleşme ve demokratikleşme için yapılması gerek, ortaya konması gereken talepler açıkken bunları söylemeye, tartışmaya korkanlarla, çekinenlerle mücadele fazla ileriye gidemez.

TC Yardım heyetinin kapatılmadan, TC Elçiliğinin yetkileri ‘elçilik’ seviyesi indirilmeden, asker sivil yaşamdan çekilip kışlasında dönmeden, köylerin içindeki askeri birlikler kırsala çekilmeden, kademli olarak TC asker çekmeye başlamadan, sınır denetimi sivile devredilmeden bu işler bir gıdım bir yere gidemez. Gider gibi yaparlar ama, bizi suya götürüp, susuz getirirler.

O yüzden söz, yetki, karar tüm Kıbrıslılara eline geçmeden ne demokrasi, ne de sivilleşme sağlanabilir. O yüzden vitrinden tribünlere oynamaktan vazgeçerse büyük politikacılarımız, yazsınlar protokollerine kapatacaklarını TC yardım heyetini ve hükümetten izin almadan kışlasından askerin çıkamayacağını da görelim bakalım ne kadar demokratikleşme, ne kadar sivilleşme meraklısıymışlar, gerisi bol melodili ve açıklamalı seda olmaktan öteye gidemez…

Her şeye rağmen umutsuzluğa kapılmamak gerek. Yeni bir dünyanın kurucuları, dünyanın onlarca yerinde ‘başka bir dünyanın mümkün’ olduğunu haykırıyorlar. Bu coğrafyada da ‘yeni bir Kıbrıs’ın mümkün’ olduğunu söyleyenler var. Değişim için, yeni Kıbrıs beklemek yerine harekete geçmek gerek.

Eğer değişimde kararlıysak, bu noktadan sonra tribündekiler için seyretme zamanı değil maça çıkma zamadır…

——————————————————————————–

[1] http://www.kibrisgazetesi.com/?newsid=8570&category=

[2] http://www.emu.edu.tr/~tak/news/20001204.htm

[3] http://www.emu.edu.tr/~tak/news/20001205.htm

[4] agy