Halkın iktidarına yürüyenlerin yerel kilometre taşları: Demokratik yerel yönetimler

124

 4 Aralık 2011 tarihinde K. Ozan Nurhak imzası ile sendika.org adresinde yayınlandı:

A-GİRİŞ

“Başka bir dünya mümkün” diyerek soyut bir mücadeleye bel bağlayamayız. Bu mücadeleyi tüm ezilenlerle birlikte en yerelden örmeye başlamak zorundayız. Neo-liberal ideolojinin karşısında bizim dünyamızı anlatacak ve yeşertecek kanalları oluşturmalıyız.

Bunun için öncelikle neo-liberal söylemdeki toplum tarifinin çözümlemesini yapmak, sermayenin küresel hareketinin kimler eliyle nasıl sürdürüldüğünü görmek, bu hareketin değiştirip dönüştürdüğü kurumları ve kavramları yeniden ele alıp yerli yerine oturtmak gerekir. Böylece sadece dünyayı anlamakla kalmayıp, onu değiştirecek duruma gelecek fikir dünyasını oluşturabiliriz.”

Yerel yönetimlerin, daha dar anlamda belediyelerin, tarihsel süreç içindeki işlevi, kapitalizmin, sermaye birikim süreçlerinin, modellerinin, dolayısıyla kentlerin gelişimiyle yakından ilgilidir. Sanayi kapitalizminin başat olduğu dönemlerde kentli nüfusun ağırlığını oluşturan ücretlilerin yaşadığı kentlerde belediyeden beklenen, ağırlıkla ücretli sınıfın ve ailelerinin konut, ısınma, ulaşım, kreş, dinlenme vb. ihtiyaçlarını asgari maliyetlerle karşılanmasına yarayacak hizmetleri yerine getirmesi, böylece sanayiciye işgücünün maliyetini en aza indirecek dışsal ekonomiyi sağlamaktı. Azami karın, ağırlıkla sanayiden değil de, başta finans olmak üzere sanayi dışı alanlardan elde edilmeye başlandığı, dolayısıyla kentlerin sanayi ücretlileri yerine, daha çok hizmet sektörü çalışanlarının, mavi ve beyaz yakalıların ikamet ettiği mekanlar haline geldiği 1980 sonrası dönemde kentler, dolayısıyla belediyeciliğin işlevi de değişti.

1980’li yıllardan itibaren gündeme gelen mali krizi aşmaya yönelik politikalar ve bu çerçevede üstlenilen neo-liberal yaklaşımlar ile küreselleşme süreci; ekonomiden siyasete, kültürden çevre anlayışına kadar her alanda köklü bir dönüşümün başlamasına neden oldu. Sermayenin yeniden yapılanmasını simgeleyen küreselleşme süreci ve bu süreçte sınırlı kaynaklarla gittikçe daha çok işlev yüklenen devletlerin ekonomik sıkıntıları, kamu yönetiminin yineden yapılanması gereksinimini beraberinde getirmiştir. Bu durumda devletin faaliyet alanlarını daraltarak niteliğini değiştirmekte, devletin adem-i merkeziyetçilik ilkesi çerçevesinde yeniden düzenlenmesini beraberinde getirmektedir. Böylelikle devletin değişen niteliği yerel yönetimleri ön plana çıkarmakta ve yerel yönetimler reforma yönlendirilmektedir.

Yapılan reformlar, yönetimin iyileştirilmesi, bürokrasinin azaltılması, kamu borçlarının azaltılması, milli tasarrufun arttırılması, demokrasinin yeniden tesis edilmesi ile birlikte sivil toplumun teşvik edilerek yönetime katılımının sağlanması, hükümetin yönetim kapasitesinin arttırılması, siyasi ve idari reformlar ile serbest pazar ilkelerinin hayata geçirilmesi, mali reform, özelleştirme ve yerelleşme konularını içermektedir. Bu tespitlere sarılarak aktör olmaya soyunan IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi başlıca kuruluşlar tüm dünyada piyasanın devlet komutasının yerini alması gerektiğine hükmettiler. Piyasaya her şeyin terk edilmesini, piyasanın her şeye kadir olduğunu, bu yapılırsa verimliliğin en yüksek düzeye çıkacağını, kamu müdahalesinin ise kaynak israfına yol açtığını iddia ettiler. Bununla birlikte, toplum taleplerine duyarlı, katılımcı, saydam, hesap verebilen, halka yakın, küçük ancak etkin, verimli ve kaliteli bir yönetim düzeni oluşturulacağını ifade ettiler. Bu ifadenin kaynağı neo-liberal söylem adı ile ortaya atılan, tüm dünyada meydana gelen ekonomik ve sosyal yapıdaki hızlı değişmeler ile hizmet çeşitliliğindeki artışın, tüm kamu hizmetlerinin tek merkezden yönetimini zorlaştırdığı ve yerinden yönetimi zorunlu hale getirdiği savıydı.

Aynı zamanda neo-liberal akımın reform paketi olarak da nitelenebilecek olan bu süreç ile bürokrasinin hâkimiyetine son verilmesi, sivil toplumun güçlendirilmesi, demokrasinin sağlanması, kamu yönetiminde verimlilik, katılım, sorumluluk ve etkinlik gibi kavramlarla ifade edilen yönetişimin hayata geçirilmesi ve küçük, şeffaf ve daha az masraflı kamu yönetimleri oluşturulması hedeflenmiştir. Böylece kapitalizmin alt merkezlere olan ihtiyacını karşılayacak kentlere yeni işlevler yüklenerek, her bir yerel birimin kendi kaynak ve potansiyellerini sermayeye sunacağı, sürece yarışmacı olarak katılacağı, birbiriyle yarışan kentlerin ortaya çıktığı bir yerel dünya kurulmuş olacaktı.

Yerel yönetimler bir yandan özelleştirmelerle, bir yandan da dış borçlanmalarla kentsel altyapı ve hizmetlerini ticarileştiren kurumlar haline dönüşmüş, yönetişim olarak adlandırılan yeni bir “demokrasi” anlayışı öne çıkarılarak şirketler gibi yönetilmeye başlanmıştır. Kamu hizmetlerinin halka en yakın birim tarafından yerine getirilmesini amaçlayan yerelleşme olgusunun hayata geçirilmesi ile bu sorunlara çözüm üretileceği ifade edilmiştir. Yine yönetim kavramı yerine yönetişim kavramının yerleşmesiyle birlikte “insanları idare etme” anlayışı yerine “ortaklaşa sorun tanımlama, çözme” yaklaşımlarının ön plana çıkacağı ve merkeziyetçi yönetim yapısından kaynaklanan sorunların aşılacağı varsayılmaktadır.

Maastricht Anlaşması ile yerel yönetim, özerk birimlerin kendi kendini yönetme usulü, AB dilinde Subsidiarite olarak tanımlandı. Bu ilke çerçevesinde yerelleşme ile sorumluluğun bir başka yönetime bırakılmasında görevin kapsamı ve niteliği, etkinlik ve ekonomi ilkeleri göz önüne alınmak kaydıyla, kamu hizmetlerinin halka en yakın birim tarafından verilmesi ve yerel halkın beklentilerinin en iyi şekilde karşılanması amaçlanmıştır. Bu süreçte yerelleşmeye ilişkin en önemli gerekçe, devletin ağır bir yönetilemezlik krizi içinde bulunduğu söylemidir. Buna göre merkeziyetçi yönetim yapısının bir sonucu olarak devlet hantallaşmış ve kaynakları verimli kullanamaz hale gelerek kamu hizmetlerinin verimli bir şekilde üretilememesine neden olduğu iddia edilmiştir. Böylece bu küreselleşme döneminde belediyelerde bu neo-liberal furyanın etkisi altına alındı; Keynesçi dönemin belediyeciliğinin yerini, artık neo-liberal belediyecilik almaya başlamıştır.

1980’li yıllardaki neo-liberal politikalar ile yerel yönetimlere daha çok önem verileceği, demokratik kurumlara dönüştürüleceği, olanak ve fonksiyonlarının arttırılacağı söylemiyle yola çıkan neo-liberal belediyecilik gelinen noktada, kamu hizmetlerini özelleştirerek, kaynakları yereldeki ekonomik ve sosyal güç odaklarına aktararak, piyasa ilişkilerini yerelde yaygınlaştırarak gerçek yüzünü ortaya koymuş bulunmaktadır.

 

B-YEREL YÖNETİMLERE YAKLAŞIM NASIL OLMALI?

“Halkın kendi iktidarına yürürken yolu üzerinde durup müdahale edeceği, orada duran sorunları da çözerek yürüyüşüne devam edeceği duraklar olarak yerel yönetimler: sorunları aşacak olanın halkın söz, yetki ve karar mercilerinde bulunması olacağını; halkın gönüllü desteği ve katılımı sağlanarak oluşturulacak olanaklarla üstesinden gelinemeyecek hiçbir zorluğun kalmayacağını; halk için halkla birlikte yol alınacağını, bugünden başlayarak pratikte uygulanabileceğini göstererek umudu büyüteceği ve bunu yaparken de; dünyayı anlamakla kalmayıp, onu değiştirirken nasıl bir perspektife sahip olunması gerektiğinin fikir dünyasının oluşturulacağı pratik alanları olarak görülmelidir.”

Yerel yönetimler egemenler açısından yereldeki ekonomik ve sosyal güç odaklarının bir tür iktidar merkezi, mevcut üretim ilişkilerinin ve egemenlik yapısının yeniden üretildiği, özcesi devletin ve merkezi siyasal iktidarın vesayeti altında işleyen, merkezi iktidarın yereldeki temsilcisi-uzantısı konumundadır. Bu nedenle, yerel yönetimlerin belirlenmesi, yerel-kentsel sorun ve ihtiyaçlar gündemli değil, mevcut iktidar politikalarının onaylanması ya da eleştirisi temelinde gerçekleşmektedir. Bu süreçte egemen toplumsal yaşam biçimini sürdürmek ve meşruiyet kazanabilmek için de, yerel düzeyde ihtiyaç duyulan hizmetleri, kısmen sunma yoluyla halkı sistemle bütünleştirmeyi hedeflemektedir. Bunu yaparken de, halkı yalnızca “hizmet bekler” durumda tutarak, toplumu “sadaka toplumu” haline getirmiş, sorunların çözümünü sadece kendisinin bulacağını varsayarak toplumun örgütlenmesini engellemiştir. Milyonlarca insanının yaşamını ilgilendiren ekonomik, sosyal ve siyasal tüm kararlar bir avuç azınlık tarafından alınarak, halk dışlanmış; işçiler, emekçiler, ezilenler, kadınlar ve gençler yok sayılmıştır.

İşte tam da böylesi bir süreçte, emekçilerin ve ezilenlerin davasını güçlü bir muhalefete dönüştürmek, eşitlikçi, özgürlükçü ve halktan yana bir seçeneği ortaya çıkarmak tarihsel bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Yerel yönetimleri, işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin daha bugünden eşitlikten, özgürlükten ve demokrasiden yana istemlerini toplumsal yaşamın her hücresine yayacakları ve yaratıcılıklarını geliştirecekleri bir okul haline dönüştürmenin yol ve yöntemleri tartışmasının, insanlığın altınçağına yürüyenler için önemli bir kilometre taşı olacağı -tam da alternatif yerel yönetimlerin inşa edilmeye çalışıldığı şu son süreçte- daha iyi görülecektir.

Toplumsal kurtuluş mücadelesi gibi bir derdi olanların yukarıda özetlenen anlayış çerçevesinde yerel yönetimleri ele almaları, toplumsal dayanışma ve örgütlenmeyi destekleyen ve geliştiren araçlara dönüştürmeyi sağlayacak program üzerinde anlaşma sağlamaları ve bu çerçevede aktif bir çalışma yürütmeleri ihtiyaçtır.

Öncelikle yerel yönetimler gerçekliği itibariyle tüm sorunları tümüyle ortadan kaldırabilecek niteliğe sahip olmadığı/olamayacağı fark edilmelidir. Tarihsel birikimlerin, sosyal ve ekonomik yapının doğurduğu on yıllarca ihmal edilmişliğin izlerinin bir başına yerel yönetimlerle giderilmesi mümkün görünmemektedir. Bu nedenle de, halkla birlikte örgütlenip devlet ve siyasal iktidardan hak talep etmeyi sürdürerek, yürütülecek faaliyetlerle günlük yaşamı kısmen kolaylaştıracak ve asıl önemlisi sorunların gerçek çözümüne katkı sağlayacak örgütlenme ve dayanışma modellerini yaratarak gelişme sağlanacağı her fırsatta bilince çıkartılmalıdır. Aksi halde, halkın toplumsal kurtuluşa yönelmesine katkı sunmayan bir yaklaşım, yerel yönetimleri var olan sorunların çözümü noktasında “hizmet sunan” bir pozisyona sürükleyecek ve var olan iktidar ilişkilerini yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşecektir.

Bu tehlikelerden kaçınmanın yolu, geleceğin halk iktidarının uygulamalı olarak propagandasının yapılacağı, mevcut yönetim anlayışına karşı kendi alanında alternatif duruşların yaratılacağı, bireylerin söz, yetki ve karar süreçlerine doğrudan katılımıyla dahi ezilenlerden, halkların kardeşliğinden, kültürel çoğunculuktan, ezilen cinslerin pozitif ayrımcılığından yana değişim ve dönüşümün başlatılabileceği demokratik yerel yönetimlerin oluşturulmanın esas alınmasıdır.

Ne yapacağımızı bilme noktasında net olduktan sonra bunların nasıl mümkün olabileceğine dair düşündüğümüzde de; egemen sistemin ekonomik, sosyal ve siyasal anlamda “ajanı” olarak tasarlanan yerel yönetimleri, halk örgütlenmesiyle bütünleştirerek yerel bölüşüm ilişkilerine halktan yana etkili müdahaleler yapan, bağımsızlık ve hak demokrasisi mücadelesine katkı yapacak araçlara dönüştürmenin mümkün olabildiğini söyleyebiliriz. Terzi Fikri’nin Fatsa’sı ile birlikte, Arjantin’deki mahalle meclisleri, Meksika’da EZLN komün toprakları üzerindeki öz yönetim organları, Kolombiya’da FARC kurtarılmış bölgeleri, Brezilya’da MST toprak işgalleri ve komünleri ve dünyanın çatısı Nepal’de kurulan Birleşik Halk Komiteleri bu noktada yeterli olmasa da gerekli umudu temsil etmektedir.

Bu pratiklerden öğrenerek oluşturulacak teorik formasyon ile emekçilerin ve yoksul halk kitlelerinin ortak çıkarlarının savunulması temelinde güçlü bir toplumsal örgütlenme sağlanmalıdır. Meşruiyetini emekçi ve yoksul halkın katılımından ve sahiplenmesinden alan yerel yönetimlerin, her koşul altında ve tüm faaliyetlerinde onlara öncülük tanıması ve onlarla birlikte örgütlenmesi gerekmektedir. Yerel yönetimler tüm faaliyetlerini, halkı örgütlemeye ve onunla bütünleşmeye katkı yapacak biçimde planlamalıdır. Çünkü halkın öz örgütleri yaratılmadan ve bu örgütlerle çok yönlü ilişkiler içine girilmeden yerel yönetimlerin merkezi otoritenin sınırları dışına çıkamayacağı, sınırları zorlamanın dahi güvencede olamayacağı, kaynakların etkin ve verimli kullanılamayacağı bilinmelidir.

Unutulmamalıdır ki, lokal noktalarda elde edilen başarılar, merkezi yönetimlerce her türlü baskıya ve şiddete muhatap olacaktır, Fatsa örneğinde olduğu gibi. Bu nedenle Demokratik yerel yönetimlerin oluşturulmasının ve halkın yerel yönetimlerde sağlayacağı kazanımların ancak yine kendilerine ait bir merkezi iktidar yoluyla süreklilik kazanarak garantiye alınabileceği bilinci toplumsal pratik içerisinde yeniden üretilmelidir.

 

C-BU YAKLAŞIM TEMELİNDE DÜNYADAKİ YEREL YÖNETİM DENEYİMLERİNİ NASIL OKUMALI

Dünyadaki yerel yönetim pratikleri daha çok verilen uzun süreli mücadelelerin ürünü olmakla birlikte son yıllarda etkili olan neo-liberal politikalar sonucu uygulamaya konulan yerelleşme, yönetişim ve özerklik tartışmaları çerçevesinde de incelenmelidir. Nepal başta olmak üzere uzun süreli halk savaşları sonucunda var olan eski yönetimlerin tasfiye edilerek, yeni yönetimleri inşa edildiği pratiklerle birlikte, neo-liberal kapitalizmin çıkarları gereği tanımak ve önünü açmak durumunda kaldığı, özerk bölgeler veya yerel yönetimler olgusu da gözden kaçırılmamalıdır. Buradan doğru dünyadaki yerel yönetimler sürecine baktığımızda özellikle Latin Amerika özgülünde bu iki pratiğin iç içe geçtiğini görebiliriz.

1970’li yıllarda, hızla yükselen petrol fiyatları, artan faiz oranları, büyümenin yavaşlaması özellikle Latin Amerika’da pek çok yoksul ülkeyi daha yüksel bir borç yükü altına sokmuştu. Borç krizi 1980 ve 1990’lı yollarda DB ve IMF’yi “yapısal uyum” olarak bilenen reform dizilerini formüle ederek yoksul ülkelere dayatmaya yöneltecekti; ekonomik yaşamda devletin rolünün azaltılması, devletlerin sosyal harcamalarının daraltılması, bu hizmetlerin paralı hali getirilmesi, ticaretin serbestleştirilmesi, kur devalüasyonları, devlet işletmelerinin satışı, mali ve istihdam piyasalarının deregülarizasyonu…

Kendi alacaklarını tahsil etmek için yapısal uyum programları hazırlayan emperyalist kuruluşlar, halka yönelik refah uygulamalarının maliyetinden kurtulmak için, bu masrafları bizatihi yerli halka veya onları destekleyen ulusal/uluslar arası STÖ’lere yıkmayı hedeflediler. Devletlerin sosyal bütçelerini hafifleterek borç ödemeye öncelik vermelerini sağlayan, kamu retoriğini zaafa uğratarak sosyal maliyetleri sivil topluma yükleyen bir zihniyet değişimine gittiler. Yerelleşme ve yönetişim politikaları ile yerel yönetimleri, şirketlerin ve sermaye tarafından desteklenen STÖ’lerin kucağına atarak, devleti piyasadan çektiler. Kamunun kaynaklarını kendilerine akıtırken, yerelleşme/yönetişim/yerel yönetimler/özerklik kavramları ile halklara “başınızın çaresine bakın” dediler. Bu zihniyet değişimini hayata geçirmek için de, yerli kimlik ve hakları çeşitli düzlemlerde tanıyıp özerk yerel yönetimlerin oluşturulmasının altyapısını oluşturdular.

Latin Amerika sürecine bakıldığında, yaşanan “olağanüstü” pratiklerin, neo-liberal politikaların gereksinimlerinin yanı sıra; bu ülkeler özgülünde, yerli halkların büyük bölümünün gerilla örgütlerinin denetimi altındaki bölgelerde yaşıyor olması nedeniyle, örgütleri etkisizleştirmeye ve halkların bağımsızlık mücadelelerini bastırmaya yönelik bir siyasetle de bağlantılı olduğu vurgulanmalıdır.

Arjantinli yazar Atilio Boron solun sınıf mücadelesinden geri adım atmasını post-modern düşüncenin bireyselcilik ve yerel özerkliği yüceltmesine bağlıyor. Ona göre halk hareketleri, özellikle ABD emperyalizminin dolaylı veya dolaysız yollarla ulusal bağımsızlığı çökertmeye çalıştığı Latin Amerika’da, iktidar mücadelesinden vazgeçemezler.

Atilio Boron’a kulak kabartmakla birlikte, yazar Tarık Ali’nin “iktidarı ele geçirmeden dünyayı değiştir önerisinin, egemen güçlere ve onların yabancı müttefikleri için hiçbir tehlike yaratmayan sadece manevi bir slogan olduğu” tespitini unutmamak gerektiğini de hatırlatmakta yarar var.

 

D-DÜNYADAKİ BİRKAÇ YEREL YÖNETİM PRATİĞİ VE(YA) ALTERNATİFİ

“Soyuttan somuta ilerlemeden önce, zorunlu olarak somuttan soyuta bir ilerleme olmak zorundadır. Somuta baktığımızdaysa üretilmeyen, ortaya çıkarılmayan, yaratılmayan hiçbir deneyimin olmadığını görmekteyiz. Bu deneyimler yarattıkları umut ışığı ile hem kendi yollarına ışık tutmakta hem de başkalarının önünü aydınlatmakta…”

 

1. LATİN AMERİKA

Latin Amerika ülkelerinin büyük bölümü, hiç kuşku yok ki tarihlerinin kendilerini özgül kıldığı bir dizi deneyim sayesinde, 21. yy’ı, neo-liberal olmayan, giderek kapitalist olmayan bir yaşam tarzının olasılıklarını hayata geçirerek karşıladı.

ABD tarafından neo-liberal kapitalizmin deneme tahtasına dönüştürülen bölgenin bu karşı çıkışının nereye varacağı, nasıl sonuçlanacağı hala meçhullerle yüklü olsa da; yüzlerce yıldır sömürü ve tahakküme karşı farklı mücadele deneyimleri ile bilenen kıtanın yoksulları, ezilenleri yaşamlarının dümenini kendi ellerine aldıkları; kendi yazgılarının efendisi oldukları bir varoluş tarzına yakıcı bir özlem duyuyorlar ve bu özlemlerini hayata geçirmekte kararlılar.

Siyasi iktidarca desteklenmemesi ya da toplumsal bir kurtuluş perspektifiyle hareket edilmemesi durumunda ne ölçüde başarılı olabileceği bir hayli tartışmalı olsa da, bu deneyimlerin demokratik yerel yönetimleri amaçlayan ve halkın iktidarlaşma mücadeleleri yürütenler tarafından dikkatle izlenmesi gerekmektedir.

Bu deneyimlerin en ilginçlerinden biri, Meksika güneydoğusu Chiapas’ında isyanı Maya yerlilerinin özyönetim deneyimleri, Caracol’lardır.

 

a- Meksika: EZLN, Caracoles

“Burası özerk isyancı Zapatista bölgesidir. Burada yöneticiler, boyun eğerek yönetirler.”

Caracol’lar, Meksika’nın ABD ve Kanada ile imzaladığı NAFTA(Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması)’nın yürürlüğe gireceği 1994 yılbaşında EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) önderliğinde ayaklanan Chiapas Mayalarının, göreli kısa süren çatışmaların ardından 1996’da Meksika hükümetiyle imzaladıkları San Andres antlaşmasının, 2001’de Kongre tarafından masul edilen bir “Yerli Yasası”yla terim yerindeyse lağvedilmesi ve Anayasa Mahkemesinin bu yasaya yönelik 330 itiraz dilekçesini reddetmesi üzerine tek taraflı olarak ilan ettikleri özerkliğin işlerlik birimlerine verilen ad.

Caracol’lar her bir isyancı cemaatin kendi adını verdiği, her biri farklı etnik grupları barındırıp temsil eden beş idari bölgeye ayrılır. Her bir bölgede, bağlı cemaatlerin temsil edildiği, genellikle şiirsel bir ada sahip (gökkuşağımızın umudu, sözlerimizin tayfunu vs) bir “cunta” görev yapmaktadır. Her bir cunta, beş-altı “İsyancı Özerk Zapatista Belediyesi”ni (MARZ) temsil eder. Her özerk belediye, iki üç yıl süreyle görev yapan özerk bir konsey tarafından yönetilmektedir. Bu konseylerin görevi, adaleti sağlamak, sağlık, eğitim, konut, besin, ticaret, enformasyon ve kültür hizmetlerini yürütmektir. Cemaatlerdeki gündelik yaşam, üretimin planlanması, cemaat toprakları üzerindeki kooperatiflerin (ayakkabı, el dokumaları…) işleyişinde karşılaşılan sorunlar, okul ve sağlık ocağının işleyişi, tümü bu konseylerin sorumluluk alanıdırlar.

Bir bölgeye bağlı özerk konseylerin dönüşümlü olarak görevlendirdiği birer ya da ikişer delegeden oluşan “cuntalar”, bir çeşit “belediyeler birliği” görevini yürütmektedirler. Her bir Caracol’da dört-beş farklı “cunta” ekibinin bulunması, yönetim görevinin haftalık ve dönüşümlü olarak gerçekleştirilmesini ve zaman içerisinde tüm yetişkin cemaat üyelerinin cuntalarda görev almasını sağlamaktadır. Konsey üyeleri dönüşümlü görev yapar ve hiçbir ücret almazlar; konsey üyelerine tanınan tek kolaylık, görevde oldukları süre içerisinde topraklarının cemaat üyeleri tarafından işlenmesinden ibarettir. Cunta yönetiminin özünü “boyun eğerek yönetme” fikri oluşturur: “yönetim, kulak verip tepki vermektir, dayatmak değil…” Ve cuntalar, hoşgörüsüzlük, yolsuzluk, adaletsizlik ve “boyun eğerek yönetme” ilkesinden sapma risklerine karşı, her bir bölgedeki “Gizli Devrimci Yerli Komitesi”nin denetimi altındadır.

Tüm bunlar yaşanırken Meksika hükümeti, Zapatismo fikriyle, bölgeye hizmet götürerek mücadele yolunu seçmişe benziyor. “Cangıl ve yaylalarda yaşayan yerlilerin yaşamlarını iyileştirmeye çalışan hiçbir yönetim tarzı, gayrı meşru olamaz,” diyor bir vali, kim bilir, belki de bu girişimin nihai olarak EZLN’in tümüyle silahsızlanmasına yol açacağı beklentisiyle…

 

b-Porto Alegre Belediyesi: Katılımcı Bütçe Uygulaması

Katılımcı Bütçe (KB) uygulamasına ilk kez; Güney Brezilya’nın Rio Grande Do Sul eyaletinin başkenti Porto Alegre’de; belediye seçiminin 1989 yılında Brezilya İşçi Partisi (PT) tarafından kazanılmasıyla başlanmıştır.

PT 1980 yılında sendikacılar, sol Hıristiyanlar ve Marksist militanlar tarafından anti-faşist mücadele içinde oldukça zor koşullarda kuruldu. PT sanayi kenti Sao Paulo’nun kenar semtlerinde askeri diktatörlüğe karşı yapılan siyasi mücadeleden doğdu. KB siyasi iradenin ciddi şekilde ısrarcı olması sayesinde uygulanabilmiştir. Çünkü sürece katılması amacıyla halkın mobilize edilmesinde ve bilgilendirilmesinde, belediyeyi elinde bulunduran siyasi iradenin yaklaşımı çok önemlidir. Belediyenin organizasyonu ve teknik desteği olmazsa olmaz niteliktedir.

Katılımcı bütçe; belediye bütçesindeki harcamalar üzerinde, halkın tayin edici bir rol oynamasıdır. Diğer deyişle; harcama tercihlerinin halk tarafından yapılmasıdır. Ama bu konu sadece rakamlara ilişkin değildir; çok daha geniş bir siyasi anlama sahiptir. Bir katılımcı demokrasi söz konusudur. Katılımcı bütçe; kamunun öğrenmesinin ve aktif yurttaşlığın teşviki, sosyal adalet ve yönetsel reformun gerçekleştirilmesidir. Bu gereksinme uzun yıllar diktatörlük altında yaşayan Brezilya halkının; devletin demokratikleştirilmesine ve adem-i merkeziyet yoluyla saydamlık ve açıklığın sağlanmasına olan talebinden kaynaklanmıştır. Halk, politika oluşturmaya katılmak istemektedir.

Bu uygulama ile halk, kendi önceliklerini tanımladı, bütçenin işleyiş kurallarını koydu, KB danışmanlarını seçti ve sonuçta kenti ortaklaşa yönetme sürecini kurdu. Böylece KB; devlet-toplum ilişkilerinin demokratikleşmesine aracılık etti, yurttaşların kamu yönetiminde aktif rol almalarını ve belki de Dünya’da ilk kez örnek şekilde kamuyu denetlemelerini sağladı.

Halk bütçenin oluşumuna katılarak pasif yurttaşlıktan aktif yurttaşlığa geçiş yaptı. Onun için bu süreç “yurttaşlık okulları” diye de adlandırılmaktadır.

Belediye, toplantıların yeri ve zamanı hakkında halkı sürekli bilgilendirmekte ve uygun saatlerde ve yakın mekanlarda toplantı düzenlemeye çalışmaktadır. Toplantı mekanları, sinemalar, tiyatrolar, kiliseler ve hatta sirklerdir. Halkın katılımına ilişkin sayılar ve katılımcı bütçeyi kabul eden şehirler tablo olarak aşağıdadır.

 

 

 

Katılımcı bütçe sistemine, göre halk her yıl mart ayında eğilimleri ifade etmek üzere mahalle delegelerini seçti. Bu delegeler, nisandan itibaren önceki yıl yapılan yatırımlar, hâlihazırda süren projeler ve sonraki yıl yapılacak yatırımları tartışmak üzere bölgesel toplantılar yaptı. Müzakereler, haziranda yapılan bölge temsilcileri seçimiyle bitiyordu. Her bölgenin ikişer temsilci seçme hakkı vardı. Bu kişiler ‘katılımcı bütçe‘ denilen karar aygıtının 32 temsilcisini oluşturdu. Sendikalar kooperatifler ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileriyle bu rakam 44 oluyordu. Kurul, yılın ikinci yarısında başkanın iki temel aygıtı olan planlama ve organizasyon ile koordinasyona girerek bütçenin ne yönde kullanılacağını belirliyordu.

Katılımcı bütçe üç katılım biçimini bir araya getirir; doğrudan katılım, temsili katılım ve gerçek katılım. Doğrudan katılım bölgesel ve tematik oturumlarda ve topluluklar ile yapılan birçok toplantıda gerçekleşir. Temsili katılım Bölgesel ve Tematik Forumlar delegelerini oluşturur ve Katılımcı Bütçe Komisyonu da (COP) Porto Alegre’deki kamu bütçesi ile ilgili en üst düzeydeki karar organıdır.

 

Porto Alegre halkı 1989 yılında ilk kararını verip kentin en acil sorunu olarak kanalizasyonu gösterdi. Kanalizasyon başlı başına bir sorun olmaktan öte, sağlık, su sorunu, kötü konut, altyapı yetersizliği, çarpık kentleşme gibi bir dolu sorunu içeriyordu. Belediye dört yılını Porto Alegre’nin altyapı sistemine harcadı.

1999′da eyaletin üç önceliği 1-Tarım, 2-Eğitim, 3-Sağlık olarak belirlenirken, 2000 senesinde 1-Eğitim, 2-Tarım, 3-Ulaşım olarak belirlenmiştir ve bütçeden pay bu sıralamaya göre ayrılmıştır.

Porto Alegre’de bir yurttaş: “KB tüm sorunlarımızı çözmedi, ama bütçe sistemini daha şeffaf, daha dürüst, daha adil yaptı ve artık vergiler; yetkililerin bizim için yararlı olacağını düşündükleri yerlere değil, bizim istediğimiz yerlere harcanmaktadır.” Porto Alegre’de bütçe tartışmalarının, kapalı kapılar ardında bürokrasi tarafından yapılması yerine, dokümanlarla birlikte halka indirildiğini ve halkın açık bir şekilde her şeyi aylarca tartıştığını söylüyor.

“Unutmayın, bütçe ve bunun belirlenmesindeki katılımcı süreç son derece önemli. Bütçenin konulara dağılımı halk tarafından katılımcı bir şekilde belirlense, insanlar savaşa, silaha pay ayrılmasından çok kendisinin ve toplumun ihtiyaçlarına pay ayıracaktır. Ve efendiler de silahlarını ve savaşlarını yapmak için ihtiyaç duydukları paradan yoksun kalacaklardır.”

 

c- Curitiba’lı Mimar Jaime Lerner

Mimar Jaime Lerner, ilk kez seçimle iş başına geldiği 1989–92 döneminde, kent içi ulaşımda tercihi özel araç kullanımından toplu taşımacılığa kaydırabilmek için kapsamlı bir projenin uygulamasına başlamıştır. Büyük ve pahalı projeler yerine var olan potansiyellerin kullanılarak kent için pahalı olmayan fakat etkili çözümlere ulaşmayı hedefleyen Lerner, toplu taşımacılık için de yüksek maliyetli ve uygulaması yıllarca sürecek bir metro projesi yerine otobüs hatlarını işler ve tercih edilir hale getirmeyi amaç edinmiştir. İlk etapta eski otobüsler birleştirilerek üç bölmeli ve 270 yolcu taşıma kapasiteli yeni otobüsler elde edilmiş, bu araçlar için kent merkezinde dairesel, merkezden dışarı doğru ise radyal olmak üzere geçiş önceliği bulunan özel otobüs yolları açılmış, özel durak tasarımları gerçekleştirilmiştir. Sonuçta, yolcu taşıma kapasitesi, hızı, transit geçiş kolaylığı ve kentin her noktasına ulaşmayı sağlayabilmesi ile metro sistemi gibi işleyen fakat metro yapımının 1/80’ine mal olan ve işletmesine 6 ay gibi kısa bir sürede geçilen Ligeirinho (hızlı) otobüs sistemi Curitiba’ya özgü olarak ortaya çıkmıştır.

Curitiba kentinin atıkları, bir merkezde toplanıp ayrıştırılarak geri dönüşüm sürecine katılmak yerine, kent sakinleri tarafından evlerde ayrıştırılarak belirli zamanlarda gelen toplayıcılara verilmekte, böylece tüm kent tarafından paylaşılan sorumluluk geri dönüşümü hem daha kolay hem de daha ucuz bir süreç haline getirmektedir. Toplama araçlarının ulaşamadığı, nispeten daha düşük gelir gruplarına ait yerleşim alanlarında ise yine evlerde ayrıştırılan atıklar insanlar tarafından geri dönüşüm merkezlerine getirilmekte, getirdikleri atıklara karşılık yoksul insanlara kent çevresindeki tarım alanlarından düşük maliyetle sağlanan temel besin maddeleri ya da otobüs biletleri ücretsiz olarak verilmektedir. Kent halkının büyük bir çoğunluğunun katıldığı bu uygulama dışında kalan ayrıştırma işleri ise geri dönüşüm merkezlerinde evsizler ve alkol ve uyuşturucu bağımlıları tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu sayede toplum tarafından dışlanan insanların da topluma geri kazandırılması hedeflenmektedir. Böylece, kent halkı tarafından paylaşılan sorumluluk kentin sosyal yapısının dengelenmesine de katkıda bulunmaktadır.

Jaime Lerner’in Curitiba’da belediye başkanı olarak görev yaptığı üç dönem ele alındığında, yerel yönetim kavramının “yerel” yaklaşımlarla nasıl yorumlanabileceği, benzer sorunlarla yüz yüze kalan kentler için Curitiba model olabilir. Kentler, yönetilmeyi ve yalnızca hizmet almayı bekleyen değil, kent yaşamını ortaklaşa bir etkinlik olarak gören, ortak sorunlar karşısında birlikte hareket edebilen kentlilerin katılımıyla ve ancak tüm kent halkı tarafından paylaşılan bir sorumlulukla yaşanabilir yerler haline gelebilir.

Curitiba halkının kendi kentlerini dünyada yaşanacak en iyi yer olarak görmelerinin ve dolayısıyla Jaime Lerner’in bir yerel yönetim efsanesi olarak ortaya çıkmasının temelinde kentlilerin yaşadıkları yeri sahiplenmelerinin ve kent yönetiminden sorumlu olan kimselerin karşılıklı güven ortamını sağlamasının yattığı açıktır. Kentliler ancak bir güven ortamında yönetime katılabilir ve ancak bu katılım ile kentler adına önemli adımlar atılabilir, kentler yaşanacak yerler haline gelebilir.

 

2. İSPANYA

“Sol, vaaz etmeyi bırakıp örnekler yaratmalı…”

Endülüs’te Bir İspanyol Fatsa’sı: Marinaleda

Marinaleda… Endülüs’te bir kasaba… İrice bir köy büyüklüğünde… Ancak, dünyanın dikkatini üzerine çekmeye becermiş bir kasaba.

El Mundo Gazetesinin, ifadesiyle, Marx’ın hayatta olsaydı yaşayacağı kasabanın otuz yıllık belediye başkanı Sanchez Gordillo bu süreci şöyle aktarmaktadır:

“İlk zorluk Franko diktatörlüğünün yerel yönetimlere biçtiği politik çerçeveyi kırıp atmaktaydı. Franko rejimi belediyeleri yerel bir hizmet, dayanışma ve mücadele birimi olarak değil merkezi iktidarın bekçileri olarak görüyordu ve öyle örgütlenmişti. İkinci önemli sorun, bütün Endülüs’ü kasıp kavuran işsizlikti. Marinaleda’nın aktif nüfusunun yüzde 70’i de işsizdi. Bu yüzden, toprak kazanımı için savaşmaya başladık. Toprak sahibi olmak demek, bir üretim aracına sahip olmak demek, bir üretim aracına sahip olmak ve onun üzerinden iş yaratmak, istihdam alanları açmak demekti, toprak sorununu hükümetlere ve toprak ağası burjuvaziye karşı yürüttüğümüz ve değişik biçimler alan kavgalar sonucunda çözebildik. Asıl mücadele Infantado Dükü’ne karşıydı. Dük’ün bütün Endülüs’te 17 bin hektar toprağı vardı. Bunların bir kısmı öylece boş duruyor, işlenmiyordu. Kavga ve mücadele sonucu Dük’ün 1200 hektar toprağına sahip olduk. Tarıma dayalı bir sanayi kurduk. Diğer üretim alanlarını ve konut inşası gibi kamusal işleri de işsizliğin ortadan kaldırılmasında bir araca dönüştürdük. Çok basit aslında; yeter ki dayanışmacı bir ekonomi kurun, o zaman herkesin bir işi olacaktır.”

Her şey işsizlik sorunu etrafında başlar. Önce işsizliğe karşı mücadele eden birlikler kurulur, bunlar ilk gösterileri, protestoları örgütler. İşsizliğe karşı mücadele temelli bu örgütlenmeler zamanla politik bir nitelik kazanır. Köylülerin her mahallede sorunlarını tartıştıkları komiteler oluşturulur. Sonra belediyenin tüm bütçesi açık hale getirilir ve her yurttaş o bütçenin şekillenmesinde söz sahibi olması sağlanır. Politik olarak İşçi Birliği Kolektifi’nde örgütlenir ve 1979’da bu örgütlülükle yerel seçime katılırlar. O seçimde mutlak çoğunluğu sağlayarak belediye başkanlığı kazanılır. O gün bugünde mutlak çoğunlukla her seçimi kazanırlar.

“Bir toplumda tam istihdam sağlayabilmek için çalışarak zenginliği üretenlerin aynı zamanda üretim araçlarını da kontrol ediyor olmaları lazım. Hemen her anayasa ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi çalışmayı ve iş sahibi olmayı bir hak olarak sayar. Ancak ne yazık ki, dünyada 1.3 milyar işsiz insan var. Nedeni basit: kapitalizm toplumu öyle kurguluyor ve örgütlüyor ki, ezici çoğunluğun sefaleti ve işsizliği pahasına bir avuç insan zenginleşiyor” bilinci ile hareket eden solcu lider Gordillo, temsil ettiği insanlarla aynı koşullarda yaşıyor ve kavgada en önde koşuyor. Kavgaya en önde koşarken, o kavganın nimetleri paylaşılırken en geride durmayı becerebiliyor. Bunu gösterebildiğinde ise halkla kolaylıkla bütünleşebiliyor.

Modelin temel özelliklerini şöyle sıralamaktalar:

•Elde etmek istediğimiz hakları elde edebilmek için sürekli mücadele halinde olmak.

•Marinaleda’da yaşayan insanların tümünün en geniş aktif katılımını sağlamak.

•Konut ve iş sahibi olmayı bir hak olarak kabul etmek.

•Liderler, yöneticiler ve onların temsil ettiği insanlar arasında eşitliği sağlamak.

•Hayallerimizin gerçekleşmesi için çalışmak.

Devam edecek olursak, bu temel özelliklerin gerçekleştiği örnekleri fazlasıyla göreceğiz. Konut sahibi olmayı bir hak olarak gördüklerinden, Marinaleda’nın dışındaki araziyi kentleşmeye açık kamu arazisi ilan ederler. Böylece, o arazi kendi evine sahip olmak isteyen genç insanlar karşılıksız olarak verilir. Onlara evlerini yapabilecekleri malzemeyi sağlar ve destek olurlar. Böylece 100 metre kare bahçesi olan 3 odalı 300 ev inşa edilir. Bölgesel hükümet, kasabanın 12 kilometre kuzeyindeki toprakları onlara kiraladı. Orada enginar, acı biber, brokali gibi emek yoğun sebzeler yetiştirmeye başladılar… İşsizliği de, kaderlerini de yendiler.

Kasabada sonuncusu emekli olalı beri belediye zabıtası yok. Belediye başkanı Gordillo’ya göre gerek de yok. Belediyenin her yaptığına zaten tüm kasaba karar verdiği için, kimsenin belediye malına zarar verdiği görülmemiş henüz. Belediye başkanı ve belediye meclis üyeleri maaş almıyor. Aralarından birinin eve ihtiyacı varsa, ev için arsa verilecekler listesinde adı son sıraya yazılıyor. Belediye başkanı lise öğretmeni maaşıyla geçiniyor.

Kızıl pazarlar, burada yaşayan topluluğun yararına gönüllü işlerin yapıldığı günler. Bu günlerde hep birlikte, gönüllülük temelinde çalışarak sokaklarını temizliyor, yollarını inşa ediyor ve benzeri diğer işleri yapıyorlar. Burada asıl amaç insanların, işçilerin yalnızca para için çalışılmayacağını kavramalarını sağlamak. Bu aynı zamanda topluluğun birlikte yaşamasını ve dayanışmasını da pekiştiren bir pratik oluyor.

İşgal edilerek Marinaledalılara tahsil edilen 1200 hektarlık arazide, altında örgütlendikleri 9 kooperatifin çalışanları olarak ve pozisyonları ne olursa olsun, aynı ücreti alıp günde 40 Euro’ya çalışarak, hala bir mücadeleyi sürdürüyorlar. Sosyalist bir deneyi ayakta tutma mücadelesini!

Küresel kapitalist sistem içinde sosyalist yaşam örnekleri yaratmanın zorluğunun farkında olan Marinaleda’lılar, olanaksız olmadığını da göstermekteler. Biliyorlar ki onların orada kapitalizme alternatif duruşlarının hep bir tehdit olarak görülecek ve yapacakları ilk hatada, gösterecekleri ilk zayıflıkta, buradaki topluluk ezilip yok edilecektir.

Akıntıya karşı kürek çektiklerini ve her fırsatta önlerine her türlü engelin çıkacağını bilseler de, başka yerlere de örnek olmak, düşlerimizdeki yarına dair bir model ortaya koymak zorunda olduklarını da biliyorlar. “Hem bir alternatifi denemiş olmak bile, başlı başına uğraşmaya değer bir şey değil midir? Ancak, şunu hiç akıldan çıkarmamak gerek; asıl amaç kapitalizmi küresel düzeyde alt etmek olmalıdır.”

 

3. NEPAL: DÜNYANIN ÇATISINDA YENİDEN DOĞAN UMUT

“Dünyanın en yüksek dağlarının yer aldığı küçük ve yoksul bir ülke olan Nepal’de başkent Katmandu’nun kapılarına dayanan devrim hareketi hakkında pek az şey biliniyor. Hareketin, dünyanın diğer bölgelerindeki devrimci hareketlerin dağıldığı, yenildiği ya da duraklamaya uğradığı bir dönemde taarruza geçme münasebetsizliğinde bulunmasından dolayı, yıllardır ”başka yol yok!” masalını beyinlere çakmakta fazla zorlanmayan emperyalist medya tarafından görmezden gelinmesi doğal. Ancak, ne olursa olsun, 21 yüzyıla taşınmış bir halk mücadelesi olarak Nepal köylülerinin mücadelesi de ezilenlerin ortak bilgi ve deneyim birikimi içinde değerlendirilmesi gereken ortak bir değeri temsil etmektedir.”

1949 yılında Nepal Komünist Partisi’nin kuruluşundan bu yana, komünizmin geniş bir kitle desteği bulduğu Nepal’de eski monarşik devletin yıkılıp Yeni Demokratik bir devletin kurulması pek çok insanın özlemi olmuştur.

Bu durumu mümkün kılan pek çok etmeni şöyle sıralayabiliriz: Birincisi, halk komiteleri biçimindeki yeni devlet, uluslararası, ulusal ve yerel çelişkileri stratejik bir katılık ve taktik bir esneklikle ele almayı becermiştir. İkincisi, yeni iktidar, siyasi inisiyatifi askeri saldırının önüne koymayı bilmiştir. Üçüncüsü, yeni iktidar, eski devletin yıkımı ile eş zamanlı olarak bir inşa faaliyetini yürütebilmiştir. Dördüncüsü, yeni devlet, eski devletin uzun süredir ihmal ettiği etnik, cinsiyetçi, bölgeci ve kast ayrımlarından kaynaklanan baskı ve zulümleri ortadan kaldırma kararlığını göstermiştir. Beşincisi, yeni iktidar, Marksizm-Leninizm-Maoizmi Nepal’in somut koşullarını tahlil etmek için yaratıcı bir biçimde kullanıp, ardından bu tahlili somut eyleme dönüştürmesini sağlayacak biçimde yerlileşmeyi başarmıştır. Ve sonuncu olarak, topyekun savaş stratejisi sayesinde, eski devleti merkezi düzeyde siyasal saldırı, yerel düzeyde askeri harekatlar yoluyla imha edip, doğan boşluğu halk komiteleriyle doldurmayı bilmiştir.

NKP(M), sosyalist devletlerdeki karşı devrimlerden ders çıkararak 2003 yılında ”21. Yüzyılda Demokrasinin Geliştirilmesi’ konulu bir karar aldı. Bu kararda, devletin sonunda ortadan kaldırılıncaya (sönünceye) kadar sürekli bir biçimde demokratikleştirilmesi sorununun devlet iktidarını ele geçirmekten bin kez daha güç ve karmaşık bir mesele olduğu vurgulanıyordu. Bu yüzden, esas mesele, sürekli devrim perspektifiyle proletarya diktatörlüğünün, devletin gündelik işlemesi göreviyle nasıl birleştirilebileceği meselesidir. Bu ancak önceliği politikaya vermek ve devleti kitlelerinin denetim, gözetim ve müdahalesine tabi kılmakla başarılabilir. Ancak bu şekilde halk cephesi genişlerken karşı-devrimcilerin dayanaklarının erimesi sağlanabilir.

Bugün, merkezi düzeyde Birleşik Devrimci Halk Meclisi bulunmaktadır; onun altında, bölgesel düzeyde ulusal ya da toprak esasına dayalı çeşitli özerk bölge yönetimleri yer almaktadır; özerk bölgelerin altında ise köy ya da mahalle birlikleri vardır. Bütün bu düzeylerde halk temsiline dayalı yönetim organları ve halk meclisleri faaliyet göstermektedir. Halk komitelerinin parti komitelerinden farklı organlar olduğunu gerçeğinin kadrolar ve kitleler arasında kavranması için çaba göstermeye devam edilmektedir. Ancak böylelikle daha etkili ve yerel olarak hesap sorulabilen bir yeni devlet iktidarı oturtulabileceğini ve halk komitelerinin bağımsız davranabilmek için gerekli otoriteyi kazanabileceğini kavramış bulunmaktalar. Bu yüzden, kitlelerin denetimi, gözetimi ve gereğinde müdahalesi altında çalışmaları için, mümkün olan her yerde halk komiteleri için düzenli seçimler yapılmaktadır.

Halk Komiteleri’nin faaliyet gösterdiği alanlarda örgütlenme, ilçe, köy ve mezra düzeylerine ayrılmıştır. Halk İktidarının çalışmalarını güçlendirmek, merkezileştirmek ve birleştirmek amacıyla, mezra düzeyindeki halk komitelerinin bazıları Örnek Köyler oluşturmak üzere birleştirilmiştir. Genelde bu komitelerin hemen hemen tüm üyeleri, parti, kitle örgütleri ya da milis güçlerinde örgütlenmiş hane halklarıdır ve halk savaşının güçlü bir kalesini oluştururlar. Bu örnek köylerde, Dalitler’e (Nepal toplumsal hiyerarşisinde en altta yer alan parya kastlarının üyeleri) ve kadınlara özel temsil hakları tanınmıştır. Kadınlara mirasta hak eşitliği sağlanmış ve Dalitler’in dışlanması yasaklanmıştır. Kurtarılmış bölgelerde okullar faaliyettedir ve öğrenciler kendi anadillerinde NKP(M)’in eğitim bölümünce hazırlanan yeni kitaplardan ders görmektedir. Bugün ülke boyunca üs bölgelerinde değişik gelişme düzeyinde çok sayıda komün ve tarım kooperatifi faaliyettedir.

Yeni iktidar, doğru bir tarzda, önceliği tarım sektörüne vermiştir. Sanayinin yeniden gelişmesi ancak tarım sektörü üzerinde gerçekleşebilir. Yeni iktidarın tarım politikası bölgesel farklılıklara göre farklılık göstermektedir. Tepelik bölgelerde küçük toprak sahipliğinin yaygın olması nedeniyle kooperatif çiftçiliğe ağırlık verilirken, Terai bölgesinde öncelik feodal ağaların elinden alınan büyük toprakların ezilen kitlelere dağıtılmasına öncelik tanındı. Devrimin önünden kaçan karşı devrimciler, tefeciler ve düzenbaz devlet görevlileri daha önce gasp ettikleri kamusal toprakları arkada bıraktılar. Bu verimli araziler örnek çiftliklere dönüştürülerek ıslah edilmiş tohumlarla üretime geçildi. Buralarda üretilen ürünlerin satılmasıyla yerel halka gelir sağlanırken, ürün çeşitliliğini artırmak ve halkın beslenme alışkanlıklarını değiştirmek üzere yeni sebze ve tahıl türlerinin ekimi de yapılmaktadır. Fiziki altyapının, pek çok küçük ölçekli sulama, hidro-elektrik, su değirmeni ve yol şebekelerinin inşa edilerek geliştirilmesiyle tarımsal üretim desteklendi. Orman koruma güçlerinin kurulmasıyla birlikte geniş orman alanlarının ve su kaynaklarının koruma altına alınması, taşkınları önlemek için engelleyici barajların yapılması, o zamana dek öylesine yaygın olan ormanlara yönelik yıkımı durdurmakla kalmayıp, orman niteliğini yitirmiş alanların yeniden ormana kazanılmasına da yardımcı oldu. Rolpa ve Rukum bölgelerinde faaliyetteki üç komün, kooperatif tarımın başarılı bir örneğini vermektedir. Temel üs bölgelerinde tarımsal iş merkezileştirilmiştir ve tarım uzmanları gerek çiftçilere gerek parti kadrolarına bilimsel tarım kursları vermektedir.

Çeşitli kitle örgütleri, HKO ve halk komitelerince üstlenilen kamusal projelerle yaya ve atlı yolları, sulama sistemleri, değirmenler, yeni okul binaları, kreşler ve benzeri kamusal binalar inşa edildi. Bu seferberliklerle köy yolları yapıldı, sulama havuzları, akaçlama arkları kazıldı, yakılıp yıkılan evler yeniden inşa edildi. Rolpa ilinde, Dahavan ile Chunvang ve Thawang merkezlerini birbirine bağlayan 91 kilometrelik bir motorlu araç yolu inşa edilmiştir.

Halk kurtuluş Ordusu savaşçılarının tedavisi için askeri sıhhiye olarak kurulan devrimci sağlık ekibi, hızla sivil halka da hizmet vermeye başladı. Bu gezgin ekipler, kentlerin dışında kırsal kesimlerde zaten erişilmesi mümkün olmayan geleneksel hastane ve kliniklerden çok daha etkili hizmet vermektedir.

Eğitim alanında Halk Savaşı, mevcut okullara doğrudan müdahale ederek yeni eğitim kitapları çıkarmış ve anadilde eğitimi zorunlu kılmıştır. Özellikle örnek köylerde olmak üzere bazı yerlerde yeni devlet tarafından yeni okullar açılmıştır. Birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar olan eğitim müfredatı belirlenmiş ve bu müfredata uygun ders kitabı ve eğitim malzemeleri temin edilmiş, dördüncü sınıftan onuncu sınıfa kadar olan sınıflarda verilecek sosyal bilim eğitimi için müfredat hazırlığı devam etmektedir. Aynı şekilde, 2004 yılında Yeni Halk Eğitimi: Temel Müfredat Öğretmen Eğitim Kılavuzu tamamlanmış, Rolpa’daki yeni okullarda eğitim veren 31 öğretmenden oluşan ilk gruba burada belirlenen ilkeler doğrultusunda eğitim verilmeye başlanmıştır. Bütün temel üs alanlarında özel okullar bütünüyle yasaklanmıştır.

Uzun Süreli Halk Savaşı’nın önemli bir özelliği halkın devrimci dönüşümü olduğundan, eski feodal kültürün yıkılıp yerine ilerici bir kültürün konulması süreci devam etmektedir. Çocuk evliliği, çok eşlilik, insanları ağır borç yükü altına sokan teferruatlı doğum günü, düğün ve ölüm törenleri gibi eski uygulamalar yavaş yavaş yerlerini yetişkin yaşta (kadınlar için yirmi, erkekler için yirmi iki) aşk evliliği, tek eşlilik ve daha sade ve masrafsız özel gün törenleri gibi yeni uygulamalara bırakmaktadır. Kentsel alanlarda kadını metalaştırılan güzellik yarışmalarının yasaklanması yönünde kampanya yürütülmektedir. Aynı şekilde, sabotaj tehdidiyle masaj salonlarında, bar ve restoranlarda kadınların cinsel sömürüsü engellenmeye çalışılmaktadır. Eski feodal şarkı, dans ve piyeslerin yerine ilerici içerikli şarkı, dans ve piyesler yaygınlaştırılmaktadır. Batıl itikada dayalı fal, büyü gibi adetlere karşı mücadele verilmektedir. Bütün her yerde cemaat katılımlı projeler desteklenmektedir. Bu durum özellikle kooperatif tarım hareketinde, ot toplamak, çiftçilik ve hayvancılıkta imece usulü çalışmanın desteklenmesinde kendini göstermektedir. Çeşitli fırsatlarla girişilen temizlik seferberlikleriyle insanlarda çevre sağlığı bilinci geliştirilmektedir.

Bütün bunlar sadece isyanın gücü sayesinde sağlanmamıştır. Önemli olan, bu isyanın yeni bir devlet sistemi; dine değil bilime, borç ve kölelik ilişkilerine değil yurttaş sorumluluğuna, kapalı ve dar görüşlü eski düşüncelere değil evrensel bir bakış açısına, kadınların, Dalitler’in, etnik grupların ve bölgelerin ezilmesine değil kurtuluşuna dayanan yeni bir hayat tarzı getirmiş olmasıdır. Ve bütün bunlar, gelişmiş ülkeler denen parçası da dahil dünyanın öbür bölgelerinde hiçe sayılan, ezilen, itilip kakılan ”dünyanın lanetlileri” tarafından gerçekleştirilmiştir. Halk Savaşı ezilenlerin yaratıcılığını ve enerjisini serbest bırakmış, onları sorumluluk taşıyan yeni yöneticiler haline getirmiştir.

Bugün artık, eski devleti oluşturan kişiler ve çıkar grupları, parlamento da temsil edilen partiler de dahil, kendilerini uzun süredir ihmal edilen sorunları gündeme almak zorunda hissetmektedir. Halk Savaşı, Nepal’de eski devletin, şu sözde demokratik devletlerde hala varlığını sürdüren feodal güç tabanını yerle bir etmiştir.

Nepal Devrimi dünyanın ezilen sınıfları arasında umut tohumları ekmiş, başka bir dünyanın mümkün olduğunu, tarihin sonunun gelmediğini göstermiştir. “Egemen sınıfın propagandacılarının hüsnü kuruntuları ne olursa olsun, halk mücadele ettiği sürece tarihin sonu gelmez!”

 

5. VE…1871 PARİS KOMÜNÜ: SIRADAN İNSANLARIN İKTİDARI

“Paris proleterleri, egemen sınıfların ihanet ve beceriksizliği karşısında kamu işlerinin idaresini kendi ellerine almak suretiyle durumu kurtarma saatinin gelip çattığını anlamış bulunuyorlar… Anladılar ki, devlet iktidarını ele geçirerek kendilerini kendi kaderlerinin efendisi kılmak, zorunlu görevleri ve mutlak haklarıdır.”

(Paris Ulusal Muhafız Merkez Komitesi Bildirisi 18 Mart 1871)

Fransa-Prusya savaşında Fransa’nın bozguna uğramasının ardından Fransız Hükümeti, Paris Ulusal Muhafızı’nın toplarının halkın eline geçmesini önlemek üzere birlikler göndermeyi deneyince, askerler yuhalayan kalabalığın üzerine ateş etmeyi reddederek, silahlarını subaylarına çevirdiler. Paris Komünü, böylece, Mart’ın on sekizinde başladı.

“Komün, Fransız toplumunun tüm sağlıklı öğelerinin gerçek temsilcisi ve dolayısıyla gerçek ulusal hükümeti olduğu kadar, aynı zamanda bir işçi hükümeti ve böylece, kurtuluşunun gözü pek bir savunucusu niteliği ile sözcüğün gerçek anlamında uluslar arası bir hükümet idi de”(Marx, Fransada İç Savaş, 1991)

Marksist yazında genel kabul gördüğü üzere Komün, tarihteki ilk işçi hükümetidir. Sadece 71 gün ayakta kalmayı başarsa da bu hükümet, daha sonraki işçi hareketlerinin stratejik ve programatik inşasında temel bir yol gösterici olmuştur.

İşte tam buruda Komün, 1871 Paris’inden bize yol göstermektedir: Komün, büyük bir yığının emeğini, birkaç kişinin zenginliği durumuna getiren bu sınıf mülkiyetini kaldırmak istiyordu. Mülksüzleştiricilerin mülksüzleştirilmesini amaçlıyordu. Dolayısıyla, işçi hareketi, devlet makinesini olduğu gibi almak ve onu kendi hesabına işletmekle yetinemezdi. Komün’ün yaptığı ilk iş, kendisini ortaya çıkaran koşulları anlamlandırması ile doğrudan ilgiliydi. Komün, ordudan kurtulduğu ve onun yerine çoğunluğu işçiler tarafından oluşturulan bir Ulusal Muhafızı geçirmiş bulunduğu için direnebiliyordu. Bu yüzden Komün sürekli ordunun kaldırılması kararını aldı ve yerine silahlı halkı geçirdi. Devamla, Komün, manevi baskı aleti olan rahiplerin iktidarını kaldırmaya girişti ve varlıklı kurumlar oluşturan tüm kiliselerin dağıtılıp mülksüzleştirilmeleri kararlaştırıldı.

Bismarck ordularının taarruzu karşısında Paris’i terk ederek kaçan sahipleri tarafından kapatılmış ya da tatil edilmiş bütün işyerlerini ve fabrikaları, üretime yeniden başlamak üzere, işçi birliklerine (kooperatiflere) devreden ünlü bir kararname çıkartılır. Paris Merkez Komitesi tarafından yayınlanan kararname ile terk edilmiş atölyelerin bir dökümünün yapılması, bu atölyelerin belirlenmesi, işçi kooperatiflerinin tüzük tasarılarının hazırlanması öngörülmüştür.

Kira ödemeleri ertelenmiş, evsiz kalanların evlerine dönmelerine ve ev edinmelerini sağlayacak önlemler alınmıştır. Devlet gereçleri için kooperatiflere öncelik tanınmış, fırın işçilerinin gece çalışmasını kaldırmış, asgari ücret güvencesi getirmiş, ücretleri eşitlemiş, iş bulma büroları örgütlemiştir. Terk edilmiş ve çalışmayan fabrikalar, işçi kooperatiflerine devredilmiştir. Sadece işçilere devredilmekle yetinilmemiş, işletmenin yönetimi tüm işçilerin katılımı ile oluşan fabrika komitelerine bırakılmıştır.

Komün’ün özel mülkiyet üzerindeki tedbirleri açıkça, soyut kamu mülkiyeti fikrinin, işletmelerinin yönetiminin ve denetiminin fabrika/işyeri komite/konseylerinde olması güvencede olursa, anti-demokratik olmayan bir gerçekleşmenin mümkün olduğunu göstermiştir.

Komün incelendiğinde, onun önemi; ilk olarak, devlet aygıtının (sürekli ordu, polis, mahkemeler, milli temsile dayanan parlamento) paramparça edilmesinde; ikinci olarak da, bunların yerine halkın doğrudan katılımını esas alan (silahlı halk milisleri, halk mahkemeleri, seçenlerin geri çağırabilmesi esasına dayanan yürütme ve yasama aracı olarak komün) yeni demokratik biçimlerin geçirilmesinde kavranacaktır.

 

E- TÜRKİYE’DEKİ YEREL YÖNETİM SÜRECİNİN HAL-İ PÜR MELALİ

“Yerelliklerde bugün yeterince sorgulanmadan kabul edilen ve adeta bir tabuya dönüştürülmüş olan yerellikler üzerinde kalkınma ve yerel yönetişimin, bugünkü tarihsel süreçte nereye oturduğunu, kime ve neye hizmet ettiğini ve bir bütün olarak neo-liberal belediyecilikle ilişkisini eleştirel biçimde sorgulamanın vakti gelmiştir.”

Türkiye’de yerel yönetimler sürecine bakıldığında bu değişimleri gündeme getiren sorunlar Osmanlı döneminden kaldığı ve köklerinin Tanzimat dönemine dayandığı görülmektedir. Tanzimat, Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumsal, siyasal ve hukuki alanlarda ihtiyaç duyduğu değişimi kendi iç dinamikleriyle gerçekleştirememesi sonucunda (bağımlılık temelinde) Avrupa’ya yönelme eğilimi sonucu doğmuştur. Türkiye’de belediye ve yerel yönetim örgütleri Tanzimat ve Islahat hareketleri sırasında oluşturulmuş ve bu oluşum sürecinde Fransa’daki idari yapılar ile gelişmeler model alınmıştır. Başka bir ifadeyle Tanzimat döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun kurtuluşunu batılılaşma çabalarında gören yöneticiler bir kısım batı kurumlarını ithal etme yoluyla değişebileceklerini öngördüler. Böylece belediyeler, dış baskılar sonucunda yapay olarak doğmuşlardır.

Osmanlı’dan miras kalan yönetim sistemiyle yoluna devam eden Cumhuriyet, yerel yönetimlere yönelik en kapsamlı düzenlemeyi 1930 yılındı yürürlüğü giren Belediye Kanunu ile başlatmıştır. 1929 ekonomik krizi ile yeni bir yapılanmaya giren uluslar arası kapitalizme entegrasyonu sağlamak adına çok partili hayata geçilmiş ve batı tipi yönetsel aygıtlar tesis edilmiştir. Bu dönemde yabancı uzmanlar tarafından raporlar hazırlanmış, merkeziyetçi eğilimler terk edilmeye başlanmış, yerel yönetimlerin “demokratikleştirilmesine” yönelik çalışmalar yapılmıştır.

Yerel yönetimler ilk olarak, 1964–1965 yıllarında “Türk Mahalli İdarelerin Yeniden Düzenlenmesi Üzerine Bir Çalışma” isimli araştırma ile merkezi yönetimden “bağımsız” olarak ele alınmıştır. 80 öncesi dönemde yerel yönetimleri doğrudan ilgilendiren diğer bir gelişme de 1978 yılında kurulan ancak bir yıl sonra kaldırılan Yerel Yönetim Bakanlığıdır.

80’li yıllarda küreselleşme ve neo-liberalizm dalgasının beraberinde getirdiği yeni kamu yönetimi anlayışı ile yerel yönetimlerde köklü bir değişim olmuştur. Yeni yönetim anlayışı; yönetimin iyileştirilmesi, bürokrasinin azaltılması, kamu borçlarının azaltılması, milli tasarrufun arttırılması, demokrasinin yeniden tesis edilmesi ile birlikte sivil toplumun teşvik edilerek yönetime katılımının sağlanması, hükümetin yönetim kapasitesinin arttırılması, siyasi ve idari reformlar ile serbest pazar ilkelerinin hayata geçirilmesi, mali reform, özelleştirme ve yerelleşme konularını içermektedir. Bu çalışmalar ile toplum taleplerine duyarlı, katılımcı, saydam, hesap verebilen, halka yakın, küçük ancak etkin, verimli ve kaliteli bir yönetim düzeni oluşturulacağı ifade edilmektedir. Bu ifadenin kaynağı, neo-liberal söylem adı ile ortaya atılan, tüm dünyada meydana gelen ekonomik ve sosyal yapıdaki hızlı değişmeler ile hizmet çeşitliliğindeki artışın, tüm kamu hizmetlerinin tek merkezden yönetimini zorlaştırdığı ve yerinden yönetimi zorunlu hale getirdiği savıdır. Söylem ile ayrıca küresel sorunlara en iyi çözümlerin yerelde aranmasının ve yerel düzeyde oluşturulan politikaların ulusal politikalara katkıda bulunmasının, yerel yönetimlerin önemini ve görev alanlarını artırdığı ifade edilmektedir.

Bu gelişmeler doğrultusunda, öncelikle 1984 yılında 3030 sayılı yasa ile Büyükşehir Belediyeleri kurulmuş, ardından 1988 yılında Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı kabul edilmiştir. 90’lı yıllarla birlikte kamu yönetiminin niteliğini değiştirmek adına yerel yönetimlerin güçlendirilmesine yönelik öneriler içeren, “Yerel Yönetimler Araştırma Grubu Raporu” hazırlanmıştır. 1998 yılında yürürlüğe giren Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı aracılığı ile yerel yönetimler bünyesinde uygulamaya aktarılmıştır.

2000’li yıllarda Başbakanlık tarafından “Değişimin Yönetimi İçin Yönetimde Değişim” adlı bir rapor yayımlanmış, ardından 2003 yılında hazırlanan Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı, 2004 ve 2005 yıllarında yürürlüğe giren İl Özel İdaresi Kanunu, Büyükşehir Belediyesi Kanunu ve Belediye Kanunu ile yeniden yapılanma çalışmalarına hız verilmiştir.

Ayrıca AB ile uyum sürecinin doğurduğu bazı yükümlülüklerin yanı sıra IMF, OECD, Dünya Bankası gibi ulular arası küresel aktörlerin sunacakları mali destek karşılığında önü sürdükleri çeşitli “istikrar” ve “yapısal uyum” programları da bu süreçte belirleyici olmuştur.

Yapılan düzenlemeler ile katılım ortaklığı belgesi ile teyit edilen ekonomik ve siyasi koşullar ile AB müktesebatına uyumu öngören Kopenhag Kriterlerinin hayata geçirilmesi planlanmıştır. Yine Birleşmiş Milletler bu sürece Agenda 21 programı ile dahil olmuştur. Bu programın bir parçası olan Yerel Gündem 21 projesi ile proje kapsamına alınan elliye yakın belediyede Kent Konseyleri kurulması amaçlanmış, proje halkın katılımı yerine konseylere özel sektörün ortak olarak kabul edilmesi üzerinde yoğunlaşan hedefle yerel yönetişim uygulaması olmaya dönüşmüştür. Türkiye’de son zamanlarda yürürlüğe giren Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı, Büyükşehir Belediyeler, Belediyeler ile İl Özel İdarelerinin yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak çıkarılan kanunlar bu amaca yöneliktir.

Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı’nda yönetişim, yerelleşme, şeffaflık, katılımcılık, saydamlık, hesap verebilirlik gibi ilkelerin desteklendiği, subsidiarite ilkesinin öngörüldüğü, merkezi yönetimin görev alanının yerel yönetimler lehine daraltıldığı, merkez-yerel arasındaki ilişkinin yeniden tanımlandığı ve bu bağlamda merkezin yerel üzerindeki vesayet denetiminin sınırlandırılarak yerel yönetimlerin özerkliğinin arttırıldığı söylenmektedir.

Oysa her şeyden önce Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı ile neo-liberal politikalar çerçevesinde benimsenen kamu işletmeciliği anlayışının benimsendiği görülmektedir. Tasarı incelendiğinde, vatandaş ve halk yerine hizmetten yararlananlar (yani müşteri) teriminin sıklıkla yer alması, kamu yararı kavramının hiç kullanılmamış olması ve işletme bilimi kaynaklı kalite, standart, verimlilik gibi kavramların sık sık kullanılması değişimin yönünü ifade eden temel göstergelerdir. 1980’li yıllardan başlayarak işgücünün yeniden üretimine yönelik hizmetlerden çok sermayenin büyütülmesine hizmet eden ve kamusal hizmet kurumu niteliğinden uzaklaşıp, birer hizmet şirketi kimliğine bürünen belediyeler bunun ispatıdır.

Neo-liberal belediyecilikle birlikte yaşanan süreci daha ayrıntılı biçimde özetlemek gerekirse, ilk olarak belediye personel yapısında meydana gelen değişimden söz etmek gerekir. Yüksek personel giderlerinin yarattığı yüklerden kurtulma diye ifade edilen siyasanın yaşama geçirilmesinde atılan ilk adım; doğrudan işten atma emekliye ayırma, istifaya zorlama gibi yollarla toplam personel sayısını hızla azaltma olmuştur. Toplumsal destek olmayınca bu sistem daha sonra özelleştirme ve taşerona iş yaptırma gibi daha teknik denilebilecek piyasacı neo-liberal araçlarla sürdürülmüştür (Karşıyaka Belediyesi bünyesindeki Kent A.Ş. firmasında çalışan park bahçe ve temizlik işçileri taşeron firmaya karşı direnişe geçmesinde olduğu gibi). Bunun yanında, hizmet üretimi süreci özel ellere verilmiş olsa da belediye bünyesindeki kimi işlerin yürütülmesi için gerek duyulan yeni elemanların kadrolu değil, geçici veyahut sözleşmeli personel statüsünde işe alındıkları ve personelin siyaseten işverene yakın işçi ve memur sendikalarına üye olmaya zorlandıkları görülmüştür.

Yarışan kentler söylemiyle desteklenen, yerellikler üzerinden kalkınma stratejisi sayesinde kimi kentler (Konya, Kayseri, Yozgat, G.Antep vs.) yerel sermayesi kamusal yatırım teşvikleriyle de desteklenerek, ucuz emek havuzları niteliğindeki organize sanayi bölgelerinde, dokumacılık başta olmak üzere emek yoğun işkollarında alt sözleşme ilişkileri içerisinde parça başı, fason işler yaparak sanayiye yönetildiler. Bu süreçte, kimi orta ve büyük sermayedarların ve büyük toprak sahiplerinin de bu üretim örgütlenmesinden yararlandıkları ve ulusal ölçekteki holdinglere dönüştükleri görülmektedir. Sanko, Boydak, Yimpaş, Kombassan bunlara örnektir.

Yine yönetim kavramı yerine ”yönetişim” kavramının yerleşmesiyle birlikte, “insanları idare etme” anlayışı yerine “ortaklaşa sorun tanımlama, çözme” (Başbakanlık) yaklaşımlarının ön plana çıkacağı ve merkeziyetçi yönetim yapısından kaynaklanan sorunların aşılacağının propagandası yapılmaktadır. Oysa Belediye Kanunu’na bakıldığında yerinden yönetim diye sadece bir yerde bir laf geçer, o da fazla kullanımdan dolayı oraya girmiştir. Yerinden yönetimden bahseder ama yerinden yönetimin gerektirdiği inisiyatifler kanunda çok fazla yoktur.

Devamla, belediye başkanının düşürülmesi veya belediye meclisinin iptal edilmesi veya belediyenin denetimiyle ilgili olarak kaymakam daha üsttedir. “Gerekli olağanüstü durumlarda, mesela, fesih durumlarında vali rahatlıkla iptal edebilir ya da belediye başkanı atayabilir” gibi ibareler var. Kent konseyinin çalışma yöntemlerinin içişleri bakanlığı tarafından çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenmesini ister kanun. Belediyelerin kurduğu popülizm ağırlıklı ve oya tahvilli kent konseyleri dışında, bazı yerellerde kaymakamlığın kurduğu Sivil Toplum Platformları var. Bu platformlar daha çok denetim ağırlıklı, tanıma ve denetimi esas alan polisiye özelliklere sahiptir.

Oysa belediyeler hakla doğrudan temas eden kurumların başında gelir. Fakat Belediye Kanunu 1930’larda çıkartıldığı tarzda gidiyor hala ve merkezi vesayet, merkezi denetim ve merkeziyetin ihtiyacı olduğu sınırlardı tutulmuş bir kanun olarak devam ediyor. Mesela, kaymakam da aslında bir yerel yöneticidir ama merkezi temsil eder, kanuna göre “yerelde devletin ajanıdır”, ibare de budur zaten.

Tam da buradan hareketle, son olarak söylenenler üzerinden, aslında yerel yönetimlerin “yerel iktidar”lar olabilmesinin ne derece mümkün olabildiğine bakmak gerekir. Türkiye’de burjuva-feodal iktidar her düzeyde sağlam bir biçimde kurulmuştur. Merkezi iktidar yerel kollarıyla aynı zamanda “yerel iktidar”dır. İller ve ilçeler, merkezden atanan valiler ve kaymakamlarca geniş yetkilere dayalı olarak yönetirler. Yerel düzeyde tüm siyasal ve idari yetki, devletin ve hükümetin temsilcisi olarak bunların elindedir.

Dolayısıyla, yerel planda seçimle oluşturulan yapılar da devletin ve hükümetin bu yerel uzantılarının yasal ve fiili sıkı denetimi altındadırlar. Seçimle oluşturulan İl Genel Meclisi, işlevsizliği bir yana, işlediği kadarıyla da tam olarak valiye tabidir. Valinin başkanlığında ve onun hazırladığı çalışma programıyla çalışır, aldığı kararlar da valinin onayına tabidir. Belediyenin aldığı birçok karar valinin onayına tabidir. Belediye bütçesini onaylamak da “en yüksek mülki amir”in yetkisindedir.

Örnek olarak, şu haber verilebilir: “İl Genel Meclisi’nin, valiliğin bütçesini kısarak, bin 800 yerleşim birimi için ayrılan bütçeyi arttırması üzerine Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak da, öcünü alırcasına Meclis’in 2011 yılı bütçesini yaklaşık altı aydır onaylamıyor ve bu süre içinde beş kez bütçeyi geri gönderdi. Vali’nin bu tutumuyla birlikte, Diyarbakır Türkiye tarihinde bu kadar süre içinde bütçesi onaylanmayan tek il olmuş oldu. Bütçenin onaylanmaması nedeniyle İl Genel Meclisi’nin 2011 yılı için gündemine aldığı ve onay verdiği bütün yatırımlar da zorunlu olarak durduruldu. Şu ana kadar köy ve mezralar da dahil okul, yol, köprü, menfez ve içme suyu yatırımlarının tamamı askıya alındı.”

Seçimle, yani siyasal mekanizmalarla işbaşına gelmiş olsalar da, belediye başkanı ve belediye meclisinin “iktidar” kavramı kapsamında siyasal yetkileri yoktur. Öylesine ki, siyasal mekanizmalarla oluşturulan belediye meclisleri, “belirli koşullarda”, örneğin siyasal konuları tartıştığında ya da siyasal dilekte bulunduğunda, Danıştay kararı ile dağıtılabilinmektedir.

Belediyelerden beklenen, merkezi devletin ve hükümetin uzantısı olmak, onun yerel etki ve gücünü pekiştirmek çerçevesindedir. Bu ise siyasal-hukuksal ve ekonomik yollarla güvence altına alınmıştı. Yani Türkiye’de belediyeler, tam bir merkezi vesayet rejimine tabidirler. Bunu yapmayan belediyelere ise yasal düzlemde, her türlü keyfi yoruma ve ölçüsüz bir baskı kurulmaktadır. Özellikle BDP’li belediye başkanlarının gözaltına alınması, tutuklanması ve geçici olarak görevlerinden uzaklaştırılmaları bir sindirme operasyonudur. Yine, Diyarbakır gibi önemli belediyenin başkanı sık sık aşağılanmış, birçok keresinde kentteki mülki ya da askeri yetkililer tarafından normal protokol ilişkilerinin bile dışında tutulabilmiştir. Üstelik ardındaki güçlü seçmen desteğine rağmen…

Bu nedenle Türkiye’de yerel yönetim gerçekliği tartışılırken bu son noktanın dikkatten kaçırılmaması gerekir. Ve gerçekten devrimci olan ve görevinde buna uygun davranacak bir belediye başkanını bekleyen, keyfiliğe tümüyle açık çok yönlü kuşatma konusunda bir fikir vermesi açısından önemlidir. Fatsa gerçeğine hatırlayarak bu önemi daha da büyütmek, daha gerçekçi ve daha bir cesur olmayı başarmak durumundayız.

 

F. FATSA: NE YAPACAKSAK BİRLİKTE YAPACAĞIZ!

“Halkımızın güçlü kollarıyla aşamayacağı engel, başaramayacağı hiçbir şey yoktur.”

Fatsa gökten zembille düşmemiş, o dönemde fındık üreticilerine ve karaborsacılara karşı emekçi halkın mücadelesine sahip çıkılması temelinde gelişen devrimci mücadele halk arasında bir sempati ve güven yaratmıştı. Fındık o dönemde küçük üreticiler için geçim ürünüydü. Halkın bir kısmı geçimini buradan sağlıyordu. Ancak Fatsa’da çok yoğun bir sömürü politikası uygulanıyordu. Oradaki tüccarların halk üzerinde ağır bir sömürüsü vardı.

İlk olarak, 1978’de Devrimci Yol, köylerde ve yürüyüşlerdeki toplantılarla organize edilen ‘fındıkta sömürüye son’ kampanyasına öncülük eder. Yüksek katılımla gerçekleşen bu kampanya, fiyatları yönetmeyi başarır ve Devrimci Yol insanların desteğini kazanmaya başlar. İkinci aşamada, karaborsayla mücadele gelişir. Türkiye için genelde temel tüketim gıdalarının kıtlığı ve 70’lerin sonlarında ithal ikamece politikaları ile sonuçlanan günlük yaşamı etkileyen önemli bir sorunu teşkil ediyordu. Örgütlenen yerlerden, sokaktan, dernekten, sendikadan doğru, örgütlenen halk gücü harekete geçirilerek, karaborsacıların üzerine yürünür. Karaborsacıların mallarına el koyarak ve bu malları piyasa fiyatına satıp parayı mal sahiplerine geri vererek piyasa mekanizmasının kontrolünü eline alan devrimciler halkı etkilemeye devam eder. İşte tam bu noktada gerek karaborsaya karşı, gerek fındık taban fiyat politikalarını sahiplenmede, gerekse de faşist terörü karşı alının tavır sonucunda halkın eğilimi, halkın dikkati tamamen devrimciler üzerine yoğunlaştırmaya başladı.

Tam da bu sıralarda, 1977 seçimlerinde CHP’den belediye başkanı olan Nazmiye Komutoğlu’nun sağlık problemlerinden dolayı ara seçim gidilir, “Fikri Sönmez belediye başkanı olsun” fikri halk saflarında oluşur ve halktan gelen baskı sonucu bağımsız, devrimci aday olarak Fikri Sönmez belediye başkanlığına aday gösterilir.

O güne kadar namluların gölgesinde bir demokrasicilik oyunun oynadığını iddia ederek seçimleri boykot eden Devrimci Yol, Fatsa’da mevcut sorunlara, yaşanan problemlerin hemen hepsine duyarlı olan ve bu konuda bir devrimci örgütlülük sağlamış olan Devrimci Yol, seçime katılmakta bir mahsur görmez. Oradaki bütün devrimci, demokrat, ilerici, yurtsever bütün insanlar, bütün sol gruplar bir ittifak halinde bütün mahallelerde seçim kampanyası yürütür ve 3096 oy alarak, Fikri Sönmez (Terzi Fikri) belediye başkanı olur.

Seçim sırasında, “bu belediyeyi biz halkla birlikte yöneteceğiz, daha doğrusu halk yönetecek’ vaadinde bulunan belediye başkanı, bunun olabilmesinin de ön koşulunun yerel güçler oluşturmak olduğunu bildiğinden; her mahallede belediyedeki faaliyetleri yönlendirecek ve yönetecek bir komite oluştur. Kurtuluş Mahallesinden başlamak üzere 11 mahallede komite seçimleri yapılır, mahalleyi temsil edecek insanlardan oluşan komiteler oluşturulur. Bu şekilde belediye meclisinde herhangi bir şekilde halk söz sahibi olmayacaktı. Dolayısıyla oradaki faaliyetlere yönlendirme, oradaki faaliyetlerini bir basınç altına olabilmek için böylesi bir yönetim erkine ihtiyaç vardı.

Halkın kendi öz örgütlükleri olan komiteler kurulduktan sonra bu komitelerin ilk sözcüleri ile birlikte ilk toplantı yapılır. Belediyedeki ilk karar Fatsa sokaklarının çamurdan kurtarılması anlamına gelen bir “Çamura Son” kampanyası komiteler tarafından başlatılır. Bir müteahhit altyapı tesislerini yapmış, işi yarım bırakmış, yollar yürünmez hale gelmişti. Diğer belediyelerden, köylerden, diğer kentlerden, hatta üniversitelerden gelen yardımlarla, bir hafta gibi kısa bir sürede ilçe çamurdan temizlenir.

Daha ilk sözleşmede belediye çalışanlarının ilk sözleşmesinde belki de Türkiye’de en iyi gelir seviyesine ulaştı belediye çalışanları, çünkü belediyenin gelirlerinde artışlar olmuştu. Çünkü daha önce yapılan tüm işler çıkar çevrelerinin işlerine uygun bir tarzda yürütüldüğü için belediyenin gelir hanesine yazılmayan işler bir anda yazılır hale gelmişti.

Elbette ki, belediye yönetimi Terzi Fikri ile birlikte rahatsız edilmeye de başlandı. Sadece ilk dört ayında dört defa İçişleri Bakanlığı müfettiş gönderdi. “acaba, orada bu paralar nereye gidiyor’ diye hesapları dört kez denetime tabi tutmuştur. “Küçük Moskava, kızılkent, kurtarılmış bölge, güneş oradan doğacakmış” gibi Fatsa’yı karalamaya dönük bir kısım kampanyalarla yüz yüze kalan belediye, bunu bir şekilde kamuoyuna anlatmak için, bir şenlik düzenler ama nafile. Sonuçta, önce Vali Reşat AKKAYA gönderilerek, Fatsa taciz edilmeye başlanır. Yetmeyince de, 1980 11 Temmuz’da bir nokta operasyonu organize edilerek, Terzi Fikri ve birçok insan tutuklanır. Bu müdahale yoluyla Fatsa’nın kolektif kimliği baskı, devletin gücü ve hakim sistemle karşılaştı ve parçalandı.

Her şeye rağmen, Fatsa halkı, bir yaşam tarzı yarattı. Geriye dönülüp bakıldığında, mutlaka bir takım eksikler, yanlışlar olmuştur ancak emekçi halk kesimleri kendi kendini yönetebileceğini, kendilerini yönetmesi için egemenlere ihtiyaç olmadığını tüm insanlığa göstermiş oldu. Bu anlamda Fatsa bizim için önemli bir deney…

Karaborsaya ve fındıktaki sömürüye karşı ilk önce sermaye sahipleriyle giriştikleri mücadele, devrimcilerin belediyesiyle birlikte devlet ve hakim sınıflara yönelir. Devrimci mücadelenin ve halkın mücadelesinin yükseldiğini hakim sisteme bir tehdit olarak algılayan egemen sınıf ve temsilcileri Fatsa deneyimini devlet aracılığıyla ve askeri müdahaleyle sonlandırır.

Fatsa’nın taşıdığı kimlik baskıyla parçalanmasına rağmen, bunun taşıyıcıları Fatsa deneyimini hatırlatmaya devam ediyor ve hakim sisteme karşı bir kimlik olasılığını canlı tutmaya çalışıyor. İşte bunun örnekleri…

 

G. FATSANIN MİRASINI KUŞANARAK YÜRÜYENLERİN “FİKRİ KARDEŞLİĞİ”

Ve Polo:

“Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yok riskli: sürekli dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”

(Görünmez Kentler, İtalo Calvino, Çev: Işıl Saatçioğlu, 10.baskı, İst, 2010)

 

1.DİKİLİ BELEDİYESİ

Hane başına 10 tona kadar bedava su veren Dikili Belediye Başkanı, Dikili’nin Don Kişot’u Osman Özgüven’e bu uygulaması nedeniyle, 2008’de ilçeye gelen Sayıştay denetçileri tarafından soruşturma açılmıştı. Devleti zarara uğratmaktan yargılanan Özgüven, “kamu yararı gözetildiği” gerekçesiyle beraat etmişti. Devleti zarara uğratmadığı onaylanan belediye başkanı, bu sefer de hane başına verdiği bedava su sınırını, “su parayla satılamaz, çünkü insanın en temel ihtiyacı sudur” diyerek 10 tondan 13 tona çıkarttı. Özgüven, suyun tamamını bedava verilmesinden yana olduğunu, ancak kanunların buna müsaade etmediğini söylüyor ve ekliyor: “Bu yolla hem bu ilkemizi yerine gerine getiriyoruz hem vatandaşın cebine yararımız dokunuyor, hem de su tasarrufunu teşvik ediyoruz. Vatandaş 13 ton kullanırsa para ödemeyecek ancak 14 ton kullanırsa tonu 1.70 TL’den para ödeyecek.”

Uyguladığı su politikasının yanı sıra ekmek fiyatını 50 kuruşa indirmiş ve öğrencilerin toplu taşıma araçlarını bedava kullanmalarının önünü açmıştı.

Belediye kurumunun ticarethane olmadığını, hizmet için var olduğunu söyleyen Osman Özgüven, Türkiye’de çok nadir karşılaşılan “sosyal belediyecilik” anlayışını 1989’dan bu yana uygulayan nadir belediye başkanlarından biri olmayı başarmıştır.

Yerel yönetimler alanında, Mersin Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümünde görev yapan Yrd. Doç. Ali Ekber Doğan, Bianet’e yaptığı açıklamada “AKP’li ve CHP’li belediyelerin su, ekmek, ulaşım, enerji gibi mecburi yaşam araçlarını ticari birer unsur olarak gördükleri günümüzde, yerel halkın yaşam maliyetlerini ucuzlatmak son derece manalı… Sosyal anlamda ortak ihtiyaçları kamu hizmeti olarak görmek, son derece değerli bir yaklaşım… Buna bir de doğrudan katılım mekanizmasının eklenmesi durumunda gerçek anlamda sosyal belediyecilik kavramı uygulanmış olacaktır.”

 

2. AKNEHİR BELEDİYESİ

Aknehir, 2700 nüfuslu Samandağ’ın en küçük beldesi. Aknehir’in ÖDP’li belediye başkanı Mehmet Mübarek, “halktan bağımsız halkı yönetemezsiniz. Geçmiş yıllarda tamamıyla halktan bağımsız bir yönetim anlayışı sergilendi. Onun dışında insanların duyguları üzerinden sömürü yapıldı. Bunu çok güzel dile getirdik. Bunun karşısında olduğumuzu hep söylemiştik, geçmiş yıllarda gücümüze güç katarak bu söylemleri devam ettirdik” diyerek sosyal belediyecilik, alternatif bir belediyecilik anlayışı ile hareket ettiklerini ifade ediyor.

Bunun için toplantılarını halka açtıklarını, toplantılarının saatini ve yerinin duyurusuna yaptıklarını, bir ay içinde meclis üyeleri ve belediye başkanlığı dışında, diğer vatandaşların oluşturacağı bir halk meclisi oluşturmayı düşündüklerini ifade ediyor. Mahalle komiteleri oluşturmak içinde çalışmalar yapacaklarını söylüyor.

Aknehir’de belde halkı beldede neler olup bittiğini zorlanmadan öğrenebiliyor artık. Hem mali durumu, hem yönetim durumunu hiçbir şekilde zorlanmadan, her hangi bir yere gidip özel bir dilekçe vermeden öğreniyor. Borçlarını kaçak muslukları keserek kapatmaya çalışan belediye, AB fonlarından yararlanma konusunda destek bulmaya çalıştığını söylüyor.

 

3. SAMANDAĞ BELEDİYESİ

Samandağ, sistemin unuttuğu Nusayrilerin yerleşim bölgesi…

2009 yerel seçimlerinde ÖDP’li belediye başkanı Mithat Nehir sosyalist bir başkan olarak seçildi. Seçim çalışmaları için gittikleri yerlerde hep Fatsa’yı örnek gösteren konuşmalar yaparak, hak belediyeciğini ön planda tutarak ve insanları hakikaten bu çalışmaları yapacaklarına inandırarak belediye başkanlığını almayı başarırlar. “Sol olarak ölü toprağı hala üzerimizden atmış değiliz” diyen Samandağ belediyesi, Samandağ’da bu dönem sadece Fatsa’nın tohumlarını atabiliriz diyebiliyor.

Fatsa ve Porto Allegre deneyimlerini okuyarak, oralardaki deneyimleri anlamaya çalışıyorlar. Meclis toplantılarını halka açık, geniş toplantılar halinde yapıyorlar. ‘Arkadaşlar biz bu sorunları çözmek için şöyle düşünüyoruz var mısınız bu işin bir parçası olacak mısınız’ diye sorarak halkı katmaya çalıştıklarını ifade ediyorlar. Belediyenin de hesaplarını halka açtıklarını biliyoruz.

 

4. AĞILBAŞI BELEDİYESİ

Ağılbaşı Malatya’nın merkezine 80 km uzaklıkta dağlar arasına gizlenmiş bir belde. 2009 yerel seçimlerinde ÖDP’li Cengizhan Kılıç Belediye Başkanı seçilir.

Bu beldede işler imece usulü ve halkın katılımıyla yapılır. Ağılbaşı’na karo döşenecekse 10 kişiyi görevlendirdiğinizde yedisi gelir. İşler halktan onay alınarak yapılıyor. Ciddi bir bütçeye ihtiyacı olduğunu söyleyen belediye, bu bütçeyi yapmanın yolunun da AB fonlarından geçtiğini ekliyor. İmar planı için şirketle görüşen belediye başkanı, parası olmadığı için proje de yapmadığını dile getiriyor.

 

5. ÇAMLIHEMŞİN BELEDİYESİ

Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde Mart 2009 yerel seçimlerinde Çamlıhemşin Mahalleler Birliği’nin Bağımsız Belediye Başkan adayı İdris Lütfü MELEK seçildi.

Belediye başkanı ile yapılan bir röportajda süreç şu şekilde aktarılmaktadır: “Yerel yönetim sorununu, bir sokağın, bir mahallenin, bir kentin, bir toplumun kendi kendini yönetme, toplumsal bir yönetim kültürü anlayışı yaratma sorunu olarak ele alıyoruz. Yerel yönetim sorununa, mahallelerden başlayarak mahalle de yaşayanların doğrudan katıldığı ve kolektif iradesiyle mahalle ve ilçenin en acil ihtiyaçlarının ve önceliklerinin yapılacak tartışma toplantılarında belirlenerek, oluşan taleplerin yatırım programı haline getirileceği bu vasıtayla siyasetin toplumsallaştırıldığı bir demokratik süreç olarak bakıyorum. Bu anlayıştan hareketle yine seçim bildirgemizde belirttiğimiz Çamlıhemşin için, hem ekolojik, hem yerel, hem ülke, hem de uluslar arası boyutları olan bir yönetim tarzıyla; Demokratik, katılımcı, eşitlikçi, kolektif bir yerel yönetim öngörüyoruz.”

“Başarı için bir başka koşul, örgütlü olabilmektir” diyen belediye başkanı, “Burada mahallelerden başlayarak bir örgütlenme içine girdik. Belediye sınırları içinde bulunan mahallelerde meclisler oluşturarak Mahalleler Birliği adıyla bir meclis oluşturduk. Çamlıhemşin’i yüreğinde hisseden herkesin yaşadığı İzmir, Ankara ve başka şehirlerdeki arkadaşlar da örgütlülüğün bir başka ayağını oluşturdu. Başarıyı taçlandıran bir başka şey de, şeffaf, katılımcı, demokratik, kolektif bir çalışmayla herkesi sürecin öznesi haline getirmeye özen gösterdik.”

AB fonlarından yararlandıklarını belirten belediye başkanı, “Şu ana kadar iki dosya sunduk. Bir tanesi Ayder Atık Su Arıtması ile ilgili. Diğeri ise Kadın İstihdamına dönük ‘’Eko Turizm ve Ev Pansiyonculuğu’’adı altında bir proje… Bu proje muhtemelen çıkacak ve 80 dolayında kadın arkadaşımıza hem meslek hem de iş olanağı sağlamış olacağız.”

Son olarak, “Türkiye’de Fatsa ve Hopa deneyimleri dersler çıkarılması gereken deneyimlerdir. Fatsa, kısa süreli bir dönemde, şehrin tüm insanlarının katılımının nasıl sağlandığı, bu katılım sayesinde hangi başarıların kazanıldığı çok önemli. Hopa’da, çok fazla güzel çalışma yapılmış olmasına rağmen, ikinci dönem seçim kazanılamamıştır. Yine Brezilya Porto Allegre’de katılımcı bütçe deneyi var. Porto Allegre‘de seçim kaybedildi. Bunlar iyi/örnek çalışmalar olarak kabul edilmesine rağmen, halkın tercihi seçimlerde neden farklı oldu, bu sonuçları da değerlendirmeliyiz. Kısaca, yaşanmış deneyimlerden olumlu ve olumsuz yönleriyle dersler çıkarmayı, model almaktan daha çok önemsiyoruz” diyerek kaygılarını dile getiren belediye başkanı muhtemelen meseleye daha bir gerçekçi bakmakta ve kendilerini bekleyen tehlikelerin farkında gibi…

 

6. BDP’Lİ BELEDİYELER

2009 yerel seçimlerinde 99 belediye kazanan BDP, belediyelere, yerel özeklik ve demokratik özerklik perspektifinden bakıyor. Özgür Demokratik Yerel Yönetimlerle Demokratik Özerkliğe şiarıyla, “Devletçi iktidarın ve merkezileşmenin insanı ahlaki ve politik gerçekliğine yabancılaştırdığını, demokratik ekolojik cinsiyet özgürlükçü yerel yönetimlerle insanın kendi özüne kavuşacağına ve doğayla yeniden buluşacağı tespitine varmıştır. İdari ve mali özerkliğe kavuşturulan yerel yönetimlerle, herkesin kendi öz kimliği, kültürel varlığı, ana dili ve inançlarıyla özgürce yaşayabileceği vurgulanmış, halkın demokratik örgütlülüğüne dayalı, demokratik katılımcılık, cinsiyet özgürlükçülük, ekolojik ve katılımcı ekonomik yaklaşımla yerel yönetimleri inşa etmenin esas olduğunu kararlaştırmıştır.”

Alternatif yönetim sisteminde önemli bir aşama kat edilmiş, bunu bir sisteme kavuşturmada önemli adımlar atılmış ancak kurumsallaştırma noktasında önemli eksiklikler taşımaktadır. Önemli bir kadın deneyimi, örgütlenmesi ve temsiliyeti olmasına rağmen, erkek egemen zihniyet ve kurumlaşmanın aşılamadığı görülmektedir.

Yerel yönetim hareketi için, Van, Tunceli, Viranşehir, Bağlar, Nusaybin, Varto, Digor, Kolludere ve Erentepe’yi pilot bölge ilan edilmiştir.

Sistemin üniter yapısını reddetmeyen ama mevcut halini de kabul etmeyen modelde, halkın doğrudan katılımını sağlayacak mekanizmaların oluşturulması öngörülmektedir. Karar aşamasında halkın direk katılımını esas alan meclisler aracılığıyla sağlanacaktır. “İdari yapısında üniter hukuku dikkate alıyor ve alınmış kararlar üniter hukuk içerisinde yeri neyse onu uygulayacağız” denilmektedir.

“Bu modelle devlet ve sistemi demokratik temayüllere açık hale getirme hedeflenerek, bu devletin idari yapısı içinde bir model teşkil edilecektir. Önce BDP’li belediyelerde uygulanacak model, demokratik özerklik modeline katkı sunacaktır.” Bir yerel yönetimler akademisi oluşturmayı hedefleyen model, devletin demokratikleşmesinde önemli bir adım olarak değerlendirilmiştir.

Tüm bunlarla, hem demokratik siyaset iddiasında bulunan BDP için, hem Türkiye’nin barış ve demokrasi güçleri için; Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Türkiye’de yaşayan diğer halkları, inançları, kültürleri ile daha demokratik bir zeminde buluşabilmenin fırsatını yaratacağını umut etmekteler.

 

7. SOSYALİST BELEDİYECİLİK DERSİM’DE DE YAŞIYOR

Dersim’de Pertek belediye başkanı EMEP’li, Hozat ile Mazgirt ise, Demokratik Haklar Federasyonunun kitlesel desteğinin bulunduğu belediyeler.

Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel, “Yerel yönetimler alanında geçmiş deneyimlerini aşan yeni ve daha ileri örnek modeller yaratmak zorundayız. Sosyalistlerin bunu başarması mümkündür” diyor.

Önceki yönetimlerin yarattığı sorunların çözümü için halkla birlikte güçlerini seferber ettiler. “Daha güzel ve yaşanabilir bir Mazgirt için umudumuzu ve emeğimizi birleştirelim” kampanya çalışması hızla sürüyor. “Bize düşen sorumluluk çok büyüktür” diyen Tekin Türkel, “ O coğrafyadaki ayak izlerimizin kaybolmaması için, göçlerle insansızlaştırılan coğrafyada yeni göçleri önlemek ve topraklarından uzakta yaşamak zorunda bırakılan insanlarımızı doğduğu yerlere dönmesini sağlamak için her sosyalist, devrimci, demokrat kişi ve kurumlara büyük sorumluluklar düşüyor. Alternatif olmanın gereklerini yerine getirmek zorundayız. Başarı sosyalistlerin başarısıdır, sorumluluk hepimizin omuzlarındadır.”

Hozat Belediye Başkanı Cevdet Konak ise, “Dersim’de ekonomik, sosyal sorunlar devam ediyor. Göç sürüyor, coğrafya bombalanıyor… Bir kültür yok ediliyor. Tüm bunlara karşı Dersim halkı tarihine, coğrafyasına sahip çıkıyor. Sosyalist belediyeler tüm sorunlara karşı dayanışma içerisinde; ancak yeterli değil. Sosyalist belediyeler birliğinin fiili olarak oluşturulması gerekir ki yerel demokrasi mücadelesi daha iyi yerlere götürülsün. Düzenin mevcut güçlerine karşı, demokratik halkçı, özerk belediyeciliği sağlayan tüm kurumlar ortak programlar üzerinden birlikte hareket etmelidir. Sadece Dersim’de değil, Amed’de, Serhat’ta, Samandağ’ da aynı sorunlar var. Belediyelerin ortak sıkıntılarına karşı, devrimci, sosyalist kurumlar arasında ortak bir birliğin biran önce oluşması gerekiyor” diyerek, Fikri Kardeşliğine işaret ediyor.

“Fikri Kardeşliğini esas alan Belediyeler olarak projelerimizde benimsediğimiz en temel proje halkımızın kendisidir. Bu konuda temel hedefimiz diğer belediyelerimizde bilinen çöp toplamaları, yer, yapım ve kanalizasyon çalışmaları halka açmak, üzerine ölü toprak serilmiş bir halkı tekrar diriltmek, bir dönem üretken bir halk olan fakat şimdi sadece tüketici bir halk olan Dersim halkını tekrar üretkenliğe dönüştürmektir. öncelikli görevimiz, bu sistemin entegrasyon olayını kırmak ve halkı tekrar kendimize kanalize etmektir. Başta yaşamın hammaddesi olan gençliği tekrar ilçemize, köylerimize geri getirmek, kazandırmak gerekiyor” şeklindeki açıklamalarla ortak hedefin ‘halkla birlikte yönetmek’ olduğu anlaşılmaktadır. , Tekin Türkel’in ifadesiyle “Artık güneşin bize gelmesini beklemek yerine gölgeden çıkıp biz güneşe gideceğiz.” “Temel hedefimiz ve yöntemimiz, halkçı bir belediyecilik yapmak, yaşatmak ve yaymaktır. Eleştirilere açık, fikirlere açık, önerilere açık, denetlemeye açık halkçı bir belediye çalışmamız vardır.”

Pertek belediye başkanı Kenan Çetin ise “Fatsa hem Türkiye tarihinde hem de bizim için önemli bir örnektir. Evet, sosyalist belediyecilik anlayışı yaşıyor” diyor.

Özcesi, Dersimdeki belediyeler tüm faaliyetlerini, halkı örgütlemeye ve onunla bütünleşmeye katkı yapacak biçimde planladıkları şimdilik söylenebilir. Çünkü halkın öz örgütleri yaratılmadan ve bu örgütlerle çok yönlü ilişkiler içine girilmeden yerel yönetimlerin merkezi otoritenin sınırları dışına çıkamayacağı, sınırları zorlamanın dahi güvencede olamayacağı, kaynakların etkin ve verimli kullanılamayacağı bilinmektedir.

 

7. HALKÇI BELEDİYE MANZARALARINI NASIL OKUMALI VE NE YAPMALI?

Erzincan’ın sosyalist belediyesi, Geçit Beldesi; 1999 de ÖDP’li belediye başkanı Kemal Irmak tarafından kazanılmıştı. Ancak, 2004 ve 2009 seçimlerinde CHP çatısı altında oluşturulan platform kazandı.

“Gerçekten küçük, kendi içinde barışık olmayan, büyümeyen ve güçlü olmayan bir sosyalist yapı olmadığımız için kaybettik” diyen Kemal Irmak, sosyalist belediyeleri; “Belediye başkanlarını ve yerel halkın ifadelerine dinliyorum ve görüyorum ki her biri çok ayrı şeyler söylüyorlar. Bu kötü bir şey değil elbette. Ancak artık birçok sağ parti bile halk (kent) meclisleri oluşturuyor, halkın sıkıntılarını dinliyor ve meclis toplantılarını halka açık yapıyor. (Refah Partisi Kâğıthane belediyesinde, 1992’de halk meclislerini uyguladı. Her hafta bir mahallenin merkezi bir mekanında –kahve, düğün salonu…-halka ilan edilen toplantılar yapıldı ve 2004’e kadar sürdü). Yani bu bizim farklılığımızı ortaya koyan kristalize eden bir şey olamaz diye düşünüyorum. Bizim için fark halkın yönetime katılımıdır. Söz, yetki ve karar sahibi olmasıdır” şeklinde özeleştiri/eleştiri yapmaktadır.

Yine Hopa belediyesinde bahsedilen anlamda yani özellikle sosyal belediyecilik anlamında önemli işler yapılmasına rağmen, belediye başka bir partiye kaptırılmış ve var olan deneyim son bulmuştur.

Yrd. Doç. Ali Ekber Doğan’a tekrar dönecek olursak, “Belediye başkanının iyi niyeti sayesinde bazı şeyler yürüyor. Başkan gittikten sonra bütün uygulamalar rafa kalkabilir. Oysa halk yönetimde ve alınan kararlarda doğrudan etki gücüne sahip olursa, o zaman doğal olarak insanlar bilinçlenir ve talepleri çerçevesinde baskı unsuru olabilir. Bunun için de sıradan insanların, kadınların, erkeklerin, işçilerin söz haklarının olması gerekir. Bu anlamda halk konseyleri, mahalle meclisleri gibi oluşumların yaratılması gerekiyor.”

Mevcut sosyalist belediyelerin, sosyal belediyecilik anlamında önemli işler yaptıkları ama halkın katılımı noktasında eksiklikler barındırdığı görülebilmektedir. Yine, AB fonlarından medet uman ve bu yönle projeler üreten bu belediyeler, neo-liberal dönüşümün getirdiği yeniden yapılanma, yerelleşme ve yönetişim politikalarına karşı da ciddi bir devrimci duruş sergilememekteler.

Ayrıca, ihalelerin verilmesi ve dışarıdan, özellikle bazı STK’lardan yardım beklenmesi problemli yönelimler. Ya da, iş adamların, şirketlerin yerellere çağırılması ve bunun yerelin kalkınması adına savunulması… TÜSİAD’ın gidip Diyarbakır’da halay çekmesi üzerinde düşülmesi gereken bir örnek bu anlamda.

Tam da, neo-liberal sürecin getirdiği, “her yerel kendi başının çaresine baksın, devletten bir şey beklemeyin” anlayışına meyleden bir belediyecilik uygulandığı söylenebilir. Bu haliyle mevcut belediye mevzuatları ve yasalarına karşı etkili bir muhalefet yürütememekte, egemen anlayış deşifre edilememektedir.

Halkın katılımından anlaşılanın daha çok halk adına bazı projeleri hazırladıktan sonra halka gidip bu noktada halkın düşüncelerini almak ve pratik süreçte yer almalarını istemek olduğu da hissediliyor.

Tekrarla, bazı belediyelerin temel sorunların çözümünü gerçekleştirebilecekleri yönlü popülist söylemlere sahip olduklarını, bu ve benzeri sorunların nedenlerini açığa çıkaran, halkın toplumsal kurtuluşa yönelmelerine katkı sağlayacak bir yaklaşımdan ziyade sorunlara palyatif çözümler getirerek sorunu kendi çabalarıyla çözmeye çalıştıkları görülmektedir.

Bu nedenlerle, sosyalist belediye olma iddiasındaki bu belediyeler, öncelikle var olan belediyecilik anlayışına karşı ciddi bir mücadele yürütmeli ve halkın bilincini bu noktada yineden şekillendirme yolunda çalışmalar yapmalıdır. Toplumsal dayanışma ve örgütlenmeyi destekleyen ve geliştiren araçlara dönüştürmeyi sağlayacak bir program üzerinde anlaşma sağlamaları ve bu çerçevede aktif bir çalışma yürütmeleri ihtiyaçtır.

Bu belediyelerin, halkın öz örgütleri yaratılmadan ve bu örgütlerle çok yönlü ilişkiler içine girilmeden yerel yönetimlerin merkezi otoritenin sınırları dışına çıkamayacağını, sınırları zorlamanın dahi güvencede olamayacağını, toplumsal bir dönüşümün gerçekleştirilemeyeceğini iyi kavraması; bunu aşmak içinde var olan modellerden ve deneyimlerden faydalanarak çok yönlü tartışmalar yapması ve tüm faaliyetlerini, halkı örgütlemeye, onunla bütünleşmeye katkı yapacak biçimde planlaması kuvvetle elzemdir.

Sorunların muhatabı halklar, yerel yönetimlerin bütün çalışmalarında “katılımcı” değil, bizzat karar alma mekanizmalarına dahil olan ve işi yöneten olmalıdır. Bu ilişkinin temeli “kendi kendini yönetme olmalıdır.” Yerel ölçeklerde halkın yönetime etkin katılımını sağlamak için Mahalle Meclisleri, Gençlik Meclisi, Kadın Meclisi gibi yönetim ve karar organları oluşturularak söz, yetki ve karar halka verilmelidir. Unutmasın ki, AKP’li belediyelerin çoğunda da çocuk meclisi, kadın meclisi, gençlik meclisi vardır. Fakat bunların hepsi, kadınların günleri tarzında, gezme, tozma, eğlenme, spor gibi işleri organize eder. Onun dışında bu meclisler yönetime katılım ve demokratik baskı gücü anlamında değiller ve böyle bir dönüşüm hissedildiğinde de dağıtılır. Dolayısıyla kast edilen meclisler bu şekilde algılanmamalıdır.

Belediye meclisi, mahalle esasına göre oluşturulmalı ve mahallenin bu mecliste nispi temsili sağlanmalıdır. Sokak, cadde, mahalle, semt, ilçe ve il düzeyine kadar genişletilmiş, “halk meclisleri” oluşturulmalıdır. Halk meclisleri, yaşanan kente sahip çıkmak, yerel yönetimlerin karar alma süreçlerine daha fazla kesimin katılımını sağlamak, yerel yönetimin çalışmalarını denetlemek; yönetim sürecinde dil, din, ırk, aşiret, sınıf ve cinsiyet ayrımı gözetmeden yereli halkla birlikte yönetmek; daha çağdaş, daha katılımcı, daha uygar bir yapı oluşturmak ve bu yönlü bir bilinci ve kültürü geliştirmek amacıyla oluşturulmalıdır.

Demokratik karar sürecinin oluşmasının bir diğer kurumu olarak, referandumdan olanaklar çerçevesinde yararlanılmalıdır. Bu sayede yerel demokrasinin geliştirilmesi için halkın doğrudan katılımının sağlanması amaçlanmalıdır.

Yetki halka ve onun temsilcisi olarak seçilmiş halk meclislerine ait olmalıdır. Bu organların kararlarının, halkın yararına olup olmadığının denetlenmesi, yani yerindelik denetiminin yapılması hakkını ancak halk kullanmalıdır. Halkın görevden alma ve geri çağırma hakkı tesis edilmelidir.

 

H. SONUÇ

“Kiraz zamanındaysanız eğer / ve korkuyorsanız kederli aşklardan / sakının güzellerden / dayanılmaz acılardan korkmayan ben / yaşayamayacağım bir gün olsun acı çekmeden / denk gelirseniz bir gün kiraz zamanına / bilin düştüğünüzü çoktan acılı aşklara / seveceğim daima kiraz zamanlarını / kalbimde açık bir yara gibi taşıdığım o zamanı / talihin sundukları / asla dindiremeyecek acımı seveceğim daima kiraz zamanlarını / ve yüreğimde sakladığım anısını…”

Komüne ithaf edilmiş kiraz mevsimini anlatan şiirle… Tıpkı komün gibi yeni kiraz mevsiminin de buralardan yani yerelden, mahallelerden, köylerden geleceğinin bilinci, inancı ve umudu ile bitirelim…

Mart 2004’te Dayanışma Evleri’nin düzenlediği, “Halk Kentlerini Yönettiğinde” adlı forumda yapılan sunumda, Mustafa Bayram MISIR, kentleri kimlerin yönetmesi gerekir diye sorar. Ve şöyle cevaplar: “Karşı karşıya olduğumuz da o nedenle daha temel bir tercih. Liberal seçme özgürlüğüne teslim olmakla, kendimizi yönetmek arasındaki bir tercih.”

Yani, katılımcı ve seyirci mi olunacak yoksa özyönetim mi sağlanacaktır? Katılım ya da katılımcılık ancak toplumsal özyönetim fikrine ulaşmaya çalışılırken, kısmi ve reformist ama yaratabileceği olanaklarla devrimci bir gelişme için elverişli olabilir. Katılım ve katılımcılık toplumsal özyönetim fikrinin kendisi olmadığı gibi, toplumsal özyönetim, daha açıkçası, Paris Komünü, Sovyetler, Çin’in bize bıraktığı miras ve bugünkü Nepal, katılımcılık fikrinin çok ötesindedir.

Katılmayı merkezine alan sınırlı demokrasi perspektifleri, özel mülkiyeti ve burjuva-feodal iktidarları hedef almadığı oranda imkânsız ve (katılmayı sonuna kadar gerçekleştirse bile), toplumsal özyönetimi kuramaz. Bu anlamıyla, Porto Allegre, Meksika, Endülüs ve Türkiye’deki halkın katılımını esas alan belediyecilik deneyimleri demokrasinin derinleştirilmesi yani toplumsal kurtuluş fikrinden feyz almış ve bu yönüyle halkın sermaye egemenliğiyle birlikte bütün eşitsizlikleri ve baskıyı tasfiye etmek için sefer etmek üzere kendi deneyimleri esasında eğitildiği devrimci sonuçlar doğurabilecek birer vasat olarak değerlendirilebilir.

Bu yazıda değindiğimiz deneyimlerin bir kaçı dışında tutulmak kaydıyla, bu deneyimler, her ne kadar lokal alanlarda, halkta yarattığı etki ile halkın ülkeyi yönetebileceğine dair umut ve bir gün devrimci kurtuluşa evrilebilecek beklentiye rağmen, devlet iktidarına karşı mücadele, siyasal devrim, siyasal devrimin toplumsal devrime önceliği gibi temel devrimci politika referanslarını gözden geçirmelerini gerektirecek bir gerçeklik yaratmış olmaktan uzaktır.

Ülkeleri, kentleri, köyleri, mahalleleri emekçi halk yönetmeli, bu mümkündür. Neo-liberalizm koşullarında gelişen halkçı yerel yönetimler sınırlı deneyimler olarak bu olanağa işaret etmektedir.

“O halde neden daha fazlasını istemeyelim?” diye sormak gerekir.

Toplumsal özyönetim, özgür bir gelecek bayrağını neden açmayalım?

Açabiliriz?

Neo-liberal taarruzu püskürtmenin yolu da buradan geçiyor.

Emekçi halkın kendi bayrağı altında toplanmasından…

 

KAYNAKLAR:

1. Halktan Yana Belediyecilik Programı, www.sosyalistdayanisma.org

2. Demokratik Haklar Federasyonu, 2009 Yerel Yönetimler Programı

3. Yerel İktidar üzerine liberal yanılsamalar, www.kizilbayrak.net

4. Doğrudan Demokrasi Alanı Olarak Yerel Yönetimler, www.odak-direnis.com

5. Mustafa SÖNMEZ, Neoliberal Belediyeciliğe Karşı Halkın Belediyeciliği, 2009

6. Halkevleri Vakfı, Halkın Hakları, Kriz ve Yerel Yönetimleri Sempozyumu, Ankara, 2009

7. A.Ekber DOĞAN, Neoliberal Belediyeciliğin Çelik Zırhı: Yerel Kalkınma

8. Yrd. Doç. Dr. Filiz Tufan EMİNİ, Türkiye’de Yerel Yönetimler Reformunun İç ve Dış Dinamikleri

9. Ruşen KELEŞ, Ayşegül MENGİ, Dünya Yerel Yönetimler Özerklik Şartına Doğru

10. Abdullah ÇELİK, Ülke Ülke Yerel Yönetimler: Japonya’da Belediye Başkanlığı

11. Hisila YAMİ, Dünyanın Çatısında Devrim: Nepal’de Halk İktidarı, www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=3743

12. İspanya’nın Terzi Fikri’si Türkiye’de, Birgün, 21 Mayıs 2010

13. Mehmet SANER, Bir Yerel Yönetim Efsanesi: Jaime Lerner, Bülten 19, TMMOB Mimarlar Odası Ankara

14. Sema SOLAKLI, Başka Bir Yerel Yönetim de Mümkün

15. Porto Alegre Belediyesi Katılımcı Bütçe Uygulaması, www.sol-hareket.org/porto_alegre.doc

16. Sibel ÖZBUDUN, Latin Amerika’dan Özerklik Deneyimleri I, Yeni Harman, No:150, Şubat 2011

17. Sibel ÖZBUDUN, Latin Amerika’dan Özerklik Deneyimleri II, Yeni Harman, No:151, Mart 2011

18. Sibel ÖZBUDUN, Meksika: EZLN, Caracoles ve Yerel Yönetimler, Kaldıraç, No: 103, Eylül 2009

19. Neil HARVEY, Özerk Kalarak Katılım: Zapatistalar ve Farklılık, www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=3559

20. Mustafa Bayram MISIR, Gerçek Demokrasi Olanağı: Paris Komünü, Praksis 10 Sayfa: 105-122

21. Unutturulamayanlar “Paris Komünü ve Fatsa”, www.ozgurluk-dergisi.org

22. Vali kadayıf parası kesilince belediye bütçesini onaylamadı haberi,

(http://www.firatnews.org/index.php?rupel=nuce&nuceID=43691)

23. H.Fırat, “Yerel İktidar” Üzerine Liberal Yanılsamalar

24. Paris Komünü’nden Fatsa’ya Devrimci Siyaset, www.birgun.net, 05 Mayıs 2009

25. Mustafa Bayram MISIR, Paris Komünü’nden Porto Allegre’ye Toplumsal Özyönetim,

http://mustafabayrammisir.blogcu.com

26. Duygu GÜRSEL, Fatsa: Bir Yol Deneyimi, http://www.yenidendevrim.org

27. Aydın AKYAZI, Yeni Bir Yaşam ve Demokrasi Deneyimi Fatsa, http://www.enternasyonalforum.org

28. Mimar H.Ali ULUSOY, Yerel Yönetimler, Demokrasi ve Katılım, TMMOB EMO Bülteni Ank. 2009/1

29. Ekin KARACA, Dikili’nin “Don Kişot”u: Belediye Başkanı Osman Özgüven, www.bianet.org

30. Aknehir’de Halk Belediyeciliği, www.birgun.net, 14 Ağustos 2009

31. Burak ÖZ, Başlarken “Kiraz Mevsimi’ne”, www.birgun.net, 14 Ağustos 2009

32. Yüreği Soldan Atmış Herkesin Buraya Vereceği Bir Şeyler Var, www.birgun.net, 14 Ağustos 2009

33. Ağılbaşı Merkeze Uzak Ama Sosyalizme Yakın, www.birgun.net, 14 Ağustos 2009

34. Ağılbaşı Beldesinde Kolektif Bir Yönetimi Amaçlıyoruz, www.birgun.net, 14 Ağustos 2009

35. Erzincan’ın Sosyalit Belediyesi: Geçit Beldesi, www.birgun.net, 14 Ağustos 2009

36. Mazgirt’te İşler Kağıt Üstünde Değil, Pratikte Yürüyor, www.birgun.net, 14 Ağustos 2009

37. Çamlıhemşin’de Yeni Bir Kültür Yaratıyoruz, www.birgun.net, 14 Ağustos 2009

38. Tayfun ATAY, Dersim’den Sosyalizm Manzaraları, www.t24.com.tr, 18 Ekim 2010

39. Aysel Kılıç, Sosyalist Belediyecilik Dersim’de de Yaşıyor, Birgün Gazetesi, 18 Kasım 2010

40. Aysel Kılıç, Mazgirt İçin Tek Ses Oldular, www.birgun.net, 30 Kasım 2010

41. Erhan Öztürk, 5 Solcu Belediyenin “Fikri Kardeşliği”, www.sabah.com.tr, 22 Kasım 2010

42. BDP, Özgür Demokratik Yerel Yönetimlerle Demokratik Özerkliğe, 2010

43. Yerel Yönetimler ve Demokrasi Paneli, Akdeniz Bel. İle Mersin Felsefeciler Der., Nisan 2011