Halil Karapaşaoğlu’nun 2. ‘asker’ mektubu

127

Gece yarısını çoktan geçmişti. Yolda bir tane bile araba yok! Karanlığın içinde yağmura doğru arabayı sürüyordum. Yağmur, penceremin camına vuruyor, sanki camları kırıp, bana yağmak istiyordu. Yağmur hızlandıkça ben hızlanıyor, ben hızlandıkça karanlık üstüme doğru geliyordu.

Arabadan inip, kollarımı evrene açıp, yağmurun gözlerimden içeriye, ruhuma akmasını istiyordum. Tek istediğim biraz daha hafiflemek, biraz daha unutmaktı.

Sayın Komutan, köle Spartaküs’ün çığlıklarından, kaç bin yıl geçti? Hiç Spartaküs’ün yüreğini, kalp atışlarını avuçlarında hissettin mi? Dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen gözlerin içindeki isyana, hiç baktın mı? Ben bazı geceler, beyaz duvarlarda yankılanan çığlıkları duyuyorum. Selvi ağaçlarının üstünde bana bakan gözleri görüyorum.

5 Ocak 2012 Perşembe günü, saat 10.00 da, Güvenlik Kuvvetleri Boğaz Karargâhı’nda mahkemem var. 46(10) hoşnutsuzluk yaratmak, 46(2) itaatsizlikten yargılanacakmışım. Yasaları, kuralları hiç sevemedim. Sevemeyeceğim de her halde. Ama şunu itiraf etmeliyim ki, bu maddelerin isimleri çok şiirsel geldi bana. Hoşnutsuzluk yaratmak ve itaatsizlik!

Hoşnut kelimesi, Farsçadan “hüsnüd” sözcüğünden Türkçeye girdi. Beğenen, onaylayan, uygun gören anlamındadır. Yani hoşnut bir durum vardı da bu durumu beğenilmeyen, onaylanmayan, uygun görülmeyen yapmışım. Huzuru bozmuşum. Bunu yapmadığım için de, itaatsizlik etmişim. İtaat kelimesi de Arapçadan Türkçeye girmiş. Söz dinleme, boyun eğme anlamında kullanılır. Sınırda tutuklanıp, bölüğe getirildiğimde ifadem alındı daha sonra da hakkımda, üç tane suçlama yapılmıştı. Birincisi askerken güneye geçmek, ikincisi Güvenlik Kuvvetleri’nin prestijini bozmak, üçüncüsü de askerken basına demeç vermek. Bunların her üçü de suç!

Ağustos ayında terhis olan arkadaşlarımın birçoğu hala işsiz! Aslında yıllar önce, çeşitli üniversitelerden mezun olan arkadaşlarım, şu an okudukları işi yapmıyorlar ya da hala işsizler. Evet doğrudur. Ben güneye geçtim Sayın Komutan! Güneyde bir restoranda aşçılık yapıyorum. İşi bitirdikten sonrada gece yarısına kadar mutfağı temizliyorum. İngiliz Dili Edebiyatı mezunuyum Sayın Komutan! Kiramı ödemek zorundayım, arabama mazot koymak zorundayım, yemek yemek zorundayım. Kendi geleceğimi kurmak zorundayım. İşsizliğin ne demek olduğunu biliyor musun? Peki parasızlığın? Bu memleketin gençleriyle oturup hiç konuştun mu? Dertleri ne biliyor musun? Öyle oturduğumuz yerden, yargılamak kolay olan değil mi? Kapı kapı dolaşıp iş aradın mı? Doğrudur güneye geçtim. Daha askerliğimi bitirmeden! Binlerce insan, her sabah güneye ekmek parasını kazanmak için geçiyor. Çok mu mutludurlar güneyde çalışmaktan? İstemezler mi onlar da oturdukları yerden para kazansınlar? Bu benim ayıbım! Bu benim hatam! Hoşnutsuzluk yaratan benim! Bunca insana bunca çileyi çektiren de benim!

Güvenlik Kuvvetleri’nin prestijini bozmuşum. Ulusal Birlik Partisi’nin Gençlik Kolları’ndan A.’yı ve Ö.’yü ben mi aldırdım 9. Bölüğe? Biri, ikinci taburdaydı diğeri de 7. Bölükte. Ya da V.A’yı, 7. Bölükten ilk önce Tabura daha sonra 1. Alay’a da mı ben aldırdım bir hafta içinde? Yani UBP’li ve zengin bir tüccarın oğlu olmadığım için torpilim olmadığından dolayı sınırda askerliğimi yapmak benim suçum öyle değil mi? Hem ekonomik, hem siyasi anlamda bize eşit davranılmadığını, çifte standart uygulandığını söylemek suç mu? Güvenlik Kuvvetleri’nin prestijini ben mi bozdum Sayın Komutan? Ben mi yaptım bu torpilleri? Efe’ye dayağı ben mi attım? Ben mi çavuşları tokatladım! Elime kasaturayı alıp, oyuncak gibi ben mi oynadım? Ben mi tabanca taşıyorum sivil hayatımda? Ben mi aşağılıyorum askerleri? İnsanları askerden soğutan ben miyim? Hala benim mi Güvenlik Kuvvetleri’nin prestijini bozduğumu düşünüyorsun?

Son suçum da basına demeç vermek! Yaşadıklarımı halka anlatmak suçmuş! Neden bunu Güvenlik Kuvvetleri’ne aktarmamışım ilk önce! Askerde olan arkadaşlarım ya da askerliğini bitirmiş olan arkadaşlarım benimle hem fikir olacak her halde. Ben basit bir çavuşum ordunun içinde. “Hazır ol”da parmakları birbirine yapışık olmadığı için metrelerce sürünen. Ağustos sıcağında saat 1’de sabır eğitimi adı altında hazır olda bekleyen! Sıcaktan bayılmasına rağmen bir askerin, hala diğer askerler gibi “hazır ol”da bekleyen da benim. Uzun künye tekmilini yüksek sesle bağırarak okuyamadığı için, “kamyona git kendini kapat ve bağıra bağıra tekmil ver!” diye emir alıp, kamyonun içinde bağıran da benim arkadaşım. Efgalitto ağacına karşı durup, onlarca kez bağıra bağıra tekmil veren da benim arkadaşım. Bu yüzlerce insan “neden?” diye niçin soramadı sana sence Sayın Komutan? Ben kendimle ayni celpten insanların torpille sandaletli askerlik yaptıklarını gördükten sonra, benim gibi bir çavuşun sırf zengin olduğu için sınırdan alınıp, kat kravatlı askerlik yaptığını gördükten sonra Güvenlik Kuvvetleri’nin hangi adaletine hangi hukukuna hangi mercisine inanabilirim ki? Senin kendi subayların, profesyonel asker olmalarına rağmen, teğmen, üsteğmen, yüz başı, binbaşı olmalarına rağmen, Güvenlik Kuvvetleri’ndeki hiç bir kuruma hesap soramazken, ben basit bir çavuş olarak ne diyecektim Sayın Komutan? Suçluyum öyle değil mi? Bütün bunları ben yaptım bu memleketi ben bu hale getirdim öyle değil mi Sayın Komutan?

Halkımın birçoğu geri zekâlı ya da aptal olduğumu düşünüyormuş. Daha askerliğim bitmediğinden böyle bir yazı yazdığım için. Askerliği bitip, anılarını yaşadıklarını yazan kaç insan var içimizde? Kaçımız bunları yazdık? Bu şekilde bir tepki almasaydım, zaten kimsenin de umurunda olacağını düşünmüyorum. Umurumuzda olsaydı çoktan bir şeyler söyler bir şeyler yazardık. Yapardık da! Her şeyi bir kenar koydum. Son tahlilde bu düşüncenin, ifade özgürlüğünün yargılanması değil mi? 21. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadıklarım, bir insanın düşüncelerini ifade etmesinden kaynaklanmıyor mu? Bu düşünce özgürlüğüne vurulan bir darbe değil mi? Yani ey halkım, düşünmemeye, soru sormamaya, yazı yazmamaya devam mı edelim? Nerede benim ülkemin şairi? Yazarı, ressamı, tiyatrocusu? Müzisyeni? Nerede benim ülkemin sanatçısı? Nerede benim ülkemin sendikaları? Nerede benim öğretmenim? Üniversitedeki hocalarım? Nerede benim ülkemin gençliği, gazetecileri? Ben 5 Ocak 2012 Perşembe günü saat 10.00 da, Boğaz’da Sayın Komutanla, memleketim ve insanlarımın geleceği ile ilgili biraz sohbet edeceğim. Boğazın havası size de iyi gelirse, kekik kokusunu severseniz buyurun gelin. Boğaz yükseklerdedir. İçiniz açılır, daha derinden nefes alırsınız. Ne olacağını bilmiyorum! Nasıl yargılanacağımı da! Ama  düşünmeye, sorgulamaya başka bir dünya başka bir insan hayal etmeye devam edeceğim. Çünkü ben insanım! İnsan! İnsan! İnsan! İnsan! İnsan! İnsan!

 

Not: Genç arkadaşlarıma da özellikle şunu belirtmek isterim ki, daha önce da söylediğim gibi, askerliğini bitirmiş bir genç olarak, askerlikten korkmaya, askerliği gözümüzde büyütmeye hiç gerek yok. Boşu boşuna kendi içimizde korkular yaratıp, kendi kendimizi ürkütmeyelim. Ben çok güzel şeyler de yaşadım, memleketime, insanıma dair çok şey de öğrendim. Hayat her zaman insanı daha güçlü kılar. Hakikate daha yakın olursunuz. Tam tersine bizim gibi insanlar askere gitmeli ki, ordu sorgulansın, demokratikleşsin sivilleşsin. Bizler ordunun vicdanı, dengesiyiz. Profesyonellerden oluşan bir ordunun ne vicdanı kalır ne de dengesi. Orduyu hala sivil tutan benim gibi senin gibi bizim gibi genç insanlardır arkadaşım. O yüzden askerlikten korkup, memleketimizi terk edeceğimize, askere gidip memleketimizde kalıp, ülkemiz için, kendimiz için bir şeyler yapmalıyız.

 

Halil Karapaşaoğlu