Gıda Güvenliğine Küresel Saldırı

100

Massachusetts Institute of Technology’nin Dergisi The Thistle’de, “Continuing the Green Revolution: The corporate assault on the security of the global food supply” başlığıyla yayınlanmış makalenin çevirisidir. Cilt 13, Sayı 4, Haziran/Temmuz 2001 http://www.mit.edu/~thistle/v13/4/food.html#top

 

Son on yılda, büyük şirketlerin hâkim olduğu ana akım medya, skandal raporlama konusunda giderek uzmanlaştı. Ancak belirli tipteki skandallar dikkate alındı. Büyük şirketlerin çıkarlarına dokunmayan skandallar bunlar. Tüm zamanların en büyük skandalı olmaya aday bir skandal var ki, çok az sayıda medyanın dikkatini çekiyor: Yiyeceklerimiz, çevremiz ve elimizdeki türlerimize çaktırmadan yapılan genetik değişiklikler.

Bu skandaldan, en aşağılık şekliyle büyük şirket totalitarizmi kokusu geliyor. Bu durum, genellikle batılı bürokratların alaya alarak üçüncü dünya ülkelerinde atfettikleri yolsuzlukları da aşan düzenli yolsuzluk ve beceriksizlikleri ortaya koymuştur. Gıdalarımız ve çevremizin genetik olarak dönüştürülmesinin, önceden tahmin edilemeyen, geri dönüşü olmayan ve bu gezegen üzerindeki türlerin tüm gelecek nesillere etkileyecek sonuçları olacaktır. Çeşitli nedenlerden dolayı olsa da, büyük medya bu dönüşümle ilgili olarak bir araya gelip sessiz kalmıştır.

Amerikalıların çoğu bunun farkında olmamasına rağmen, yenilen gıdaların %60’ından daha fazlasının genetiği değiştirilmiş. Gıdaların bu hâle gelişi sadece bir kaç yıl içerisinde gerçekleşti. Bugün, genetiği değiştirilmiş (GDO) mısır, soya fasulyesi ve kanolaya; kahvaltılık tahıllardan mısır cipsine, alkolsüz içeceklere kadar işlenmiş gıdaların pek çoğu eklendi. Hatta taze sebzelerin dahi genetiği değiştirilmiştir.

Bilim adamlarının, bir organizmanın genlerini alıp başka bir organizmanın içine yerleştirilmesiyle genetiği değiştirilmiş bitkiler oluşturulur. Tipik olarak, genler, hayvanlar, bitkiler, böcekler, bakteriler veya virüslerden alınır ve sonra geliştirilerek veya belli bir özelliği oluşturmak amacı ile bitkilere yerleştirilir. Örneğin, bilim adamları, bir domatese, bir kutup balığının anti-friz özelliklere sahip bir genini transfer etmişlerdir. Amaç, domatesi donmaya karşı daha dayanıklı hâle getirmek iken, gen transferi ile beklenmeyen yan etkiler ortaya çıktı: Domateslerde müşterilerin hoşlanmadıkları “metalik” bir tat ortaya çıkmıştı ve üstelik hemen eziliyordu.

Yakın gelecekte gıda ve çevremize yönelik daha da cesur değişiklikler yapıldığını göreceksiniz. Yakında, farkında olmayan tüketiciler, genetiği değiştirilerek yarı zamanda, tam boyutuna büyütülmüş somonları satın alacaklar. Bu yaz, genetiği değiştirilmiş böcekler, ABD’ye salınmış olacak. Böceklerin ilk topluluğunu takibini sağlayacak bir belirteçle modifiye edilmiştir. Daha sonra, GM böcekler ile birleştiğinde, böcek zararlılarının yok edebilecek, böceklerde öldürücü özellikler geliştirilecektir.

GDO’lu ürünlerdeki son gelişmeler, bilimsel ilerlemenin kaçınılmaz bir sonucu değildir. Aksine, GDO’lu ürünlerin, gıda kaynaklarımız arasına sokulmasının sadece tek bir amacı var: Bir avuç büyük çok uluslu şirketin pay sahiplerinin kârlarını daha da artırmak (Büyük medyanın iddia ettiğinin aksine, bu amaç; çoğunluğun çıkarlarına aykırıdır. Çünkü en zengin %1, milli gelirden %42; en zengin %10, %80 pay alırken, dipteki fakir %80’in milli gelirden aldığı pay, %5’ten daha azdır).

En önemli tarımsal biyoteknoloji şirketleri şunlar: Monsanto (şimdi Pharmacia’nın bir iştiraki), Syngenta (AstraZeneca ve Novartis arasında yeni bir birleşme), Aventis, Dupont ve Dow. Ve özellikle geleneksel tarımsal kimyasalları, pestisit ve herbisit olarak uzmanlaşmış bu şirketlerden özellikle ziraî kimyasallarda uzmanlaşmış olan Monsanto, Dünya Bankası’nın yardımı ile 60′ ve 70’li yıllarda dünyada yeşil devrimin arkasındaki itici güç oldu.

Yeşil devrim sırasında, milyonlarca üçüncü dünya çiftçisinin, sürdürülebilir geleneksel tarım uygulamasının yerini, büyük ölçekli, güçlü yatırımlı, kimyasal gübre ve zirai ilaç etrafında oluşturulmuş endüstriyel tarım teknikleri aldı. Kimyasal tarım, gıda üretimini daha yüksek verime ulaştırmakla sonuçlanmadı; dünyadaki açlığı azaltmak için çok az şey yaptı ve refah eşitsizliğini daha da çok artırdı. Aslında yeşil devrimin etkisi, daha çok köylüleri arazilerinden, gereksiz işgücü olarak hizmet edecekleri kalabalık şehirlere sürme yönünde olmuştur.

Ayrıca yeşil devrim, kimyasal tarımın büyük yatırım ihtiyaçları nedeniyle, pek çok üçüncü dünya ülkesini borçtan felç haline gelmiş bir hâle soktu. Bugün, giderek yeşil devrimin yoksullar için bir felaket olduğu görülüyor. Bununla birlikte, zirai-kimyasal şirketler, kimyasal satışları artırmaları ve üçüncü dünya ülkelerinin gıda üretimi üzerindeki kontrollerini önemli ölçüde genişletmeleriyle büyük kârlar elde etmiştir.

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin aynı tarımsal biyoteknoloji şirketleri tarafından takdim edilmesi, yeşil devrimin doğal bir sonucu olarak görülmelidir. Tarımsal biyoteknoloji şirketleri için, GDO’lu ürünlerde en önemli amaç; kimyasal satışlarını artırmak ve tarım üzerindeki kontrolü daha da sağlamlaştırmaktır.

Örneğin, Monsanto tarafından satılan genetiği değiştirilmiş ürünlerin üçte ikisi, özellikle, kendi kimyasal bitki öldürücüsü Roundup’a muhtaç şekilde tasarlanmıştır. Bu, çiftçilerin bitkileri için daha fazla Roundup kullanmasını sağlayarak, bitki öldürücü satışlarını artırmıştır.

GDO’lu ürünlerin bir diğer önemli özelliği de, tarımsal biyoteknoloji şirketlerinin fikri mülkiyet patentli olabilmesidir. Bu durum, tarımsal biyoteknoloji şirketlerinin tohum kullanan çiftçiler üzerinde benzeri görülmemiş bir kontrolüne neden olmaktadır. Çiftçiler binlerce yıl boyunca, en iyi tohumlarını saklayarak yeniden üretebildiler. Oysa bugün, Monsanto’nun genetiği değiştirilmiş tohumlarını satın alan çiftçilerin, bu uygulamayı sürdürmeleri yasaktır ve onların her yıl yeni tohum almaları gerekmektedir. Dahası, Kanada’da yeni bir mahkeme kararı ile ortaya koyulduğu üzere, komşu çiftliklerden çapraz tozlaşma yoluyla, ekinlerine GDO türü bulaşan çiftçiler Monsanto’ya hak bedelleri ödemek zorunda kalmışlardır.

Genetiği değiştirilmiş ürünler, büyük tarımsal biyoteknoloji şirketlerinin özel çıkarlarına hizmet ederken, şu anda tüketicilere hiçbir fayda sunmamakta ve bazı durumlarda çok önemli sağlık ve çevre riskleri oluşturmaktadır.

Monsanto, kurumsal iletişim müdürü Phil Angell: “Monsanto biyoteknolojik gıdaların güvenliğine tenezzül etmez. Bizim satış kârlarımız yeterince yüksektir. Gıda güvenliğinin sağlanması ise FDA’nın işidir.”

Ancak FDA, GDO’lu ürünleri onaylamamıştır. Açıkçası, FDA böyle demiş olsa da, şirketleri piyasa öncesi güvenlik testlerini gerçekleştirmeleri yolunda teşvik etmemiştir.

StarLink fiyaskosu gibi son skandallara rağmen, Lax federal düzenlemeleri 90’lı yılların başlarından beri yerinde saymaktadır. Dahası FDA, kitlesel halk haykırışları karşısında bile, GDO’lu ürünlerin zorunlu etiketleme gerektirdiğini reddederek, biyoteknoloji endüstrisinin yanında durmaya devam etmektedir.

Bu durum, aşırı kurumsal istismarın, münferit bir olay değil, büyük resmin bir parçası olduğunu göstermektedir. Yoksulluktan çevre kirliliği kontrolüne kadar dünyada sorunların çoğu, şirketler olarak adlandırılan, büyük zalim ve sorumsuz özel kurumların eylemlerinden kaynaklanmaktadır.

GSYİH’nın neredeyse yarısı, dünyanın en büyük çok uluslu şirketlerinindir. Sıkı hiyerarşik ve diktatöryal yapısı nedeniyle, bu monolitik şahsiyetlerin eylemleri, gezegenimizin sakinlerinin demokratik kontrolü dışındadır. Daha iyi ve daha güvenli bir dünya için gerekli adım, tüm paydaşların ve demokratik kurumların, karar verme sürecine katılımının sağlanmasıyla olabilir.

Biyoteknoloji gibi teknolojilerden insanlık için faydalı bir amaca hizmet etmesini, sadece totaliter kişilerden temizlenmiş özgür bir toplumda bekleyebilirsiniz.

 

DÜZENLEME EFSANESİ

ABD’deki federal düzenleyici kurumlar, dünyadakiler arasında en katı olmakla ünlenmiştir. Oysa genetiği değiştirilmiş gıdalar ve hayvanlara ilişkin düzenlemelerine gelince, hakikat bu kadar uzak olunamaz. Genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar etrafındaki gevşek düzenleme politikaları, ilk olarak baba Bush yönetimince geliştirildi ve Clinton yönetiminin endüstri yanlıları tarafından devam ettirildi.

80’lerin sonları ve 90’ların başlarında, biyoteknoloji stokları düzenleyici kurumların yeni teknolojilere yavaş onay oranları nedeniyle performansları beklentileri ölçüsünde değildi. Bush yönetimi, doğmakta olan biyoteknoloji endüstrisini teşvik etme girişimleri ve düzenlemeleri benimsedi.

Ardından 1992 yılında FDA, GDO’lu ürünlerin geleneksel üreme teknikleri ile elde edilen ürünlere “büyük ölçüde eşdeğer”(!) olduğuna hükmetti. FDA’in 1992 “eşdeğerlilik” kararına, MIT ve Harvard Üniversitesi’nden pek çok önde gelen biyolog profesörler ve FDA’in kendi içindeki bilim adamlarınca itirazlar geldi. Örneğin, 1992 yılında, FDA’nın Mikrobiyoloji Grubundan Dr Louis J. Pribyl, (açılan bir davada ortaya çıkan bir iç yazışmada) “geleneksel ıslah ve genetik mühendisliği türlerinin öngörülen etkileri arasında derin bir fark” olduğu yönünde uyarmıştır.

FDA’in “Eşdeğerlilik” kararı uyarınca, GDO’lu ürünler piyasa öncesi herhangi bir zorunlu güvenlik testini gerektirmemektedir. Tanınmış biyologlar, gıdalardaki genetik değişikliklerin en azından “gıda katkı maddeleri” ile aynı güvenlik ve gerekli toksikolojik tüm testlerden geçmesi gerektiğini savunuyorlar. Bu durum, bilinmeyen alerjenler, yeni toksinler ve beslenme içerik değişiklikleri gibi şeyler için testleri gerektirecektir. FDA ise, Biyo-teknoloji endüstrisinin yanında yer alarak, bu temel testlerin zorunlu hale getirilmesini reddetmeye devam etmektedir.

FDA aynı zamanda GDO’lu ürünlerin etiketlenerek tüketicilerin pazar yerinde seçim özgürlüğünün sağlanmasının da gerekli olmadığını düşünmektedir. FDA’in kendisi tarafından yapılan bir kamuoyu yoklaması ve diğerlerinin sonuçları, Amerikan halkının ezici bir çoğunlukla (%70-90) GDO’lu ürünlerin etiketlenmesini istediğini göstermiştir.

Bununla birlikte FDA, bu ürünlerin etiketlenmemesine karar vererek, biyoteknoloji endüstrisinin dileğini dikkate aldı.Doğal türevleri ile karıştırılan genetiği değiştirilmiş ürünlerin potansiyel zararlı sağlık etkilerinin izlenmesi, yeni teknoloji ile ilgili imkânsız durmaktadır. Buna ek olarak genetiği değiştirilmiş organizmalar hakkında düzenleme yapması beklenen FDA, USDA ve EPA gibi kurumlar, endüstri tarafından bozulmakta ve rüşvet konusu olmaktadır.

Kendi böcek ilacını üretmek üzere tasarlanmış GDO’lu mısır ve patateslerin ilaçları, başta böcek üzerinde yargı yetkisine sahip ajans EPA tarafından incelenir. Bilim adamlarının, bakteri ve virüslerden genleri aktarmalarının şartları, GDO’lu ürünlerin üzerinde yetki iddiası olan USDA tarafından düzenlenir. Bazı durumlarda, hangi federal kurumun yetkili olduğu açık değildir. Bilim adamlarının genetiği değiştirilmiş somonun, ekosistemler üzerinde büyük hasara yol açacağı korkusu, muhtemelen FDA tarafından yapacak bir ruhsatlamayla görmezlikten gelinecektir.

Çünkü genetiği değiştirilmiş balığın ekstra büyümesine neden olan hormon, bir ilaç olarak kabul edilmekte ve yargı konusu olmaktadır. Çevre çalışmaları konusunda bir deneyim olmamasına rağmen, FDA, bu balık üzerindeki yargı yetkisini, GDO’lu balık ve çevre arasındaki etkileşimi araştıran çalışmalar yapılmalı, şeklinde kullanmıştır.

 

GDO VE MEDYA

Ana akım medyanın kalitesi, hiçbir zaman çok iyi olmamasına rağmen, son birkaç yıl içinde daha da azalmıştır. Bu büyük oranda son zamanlarda yer alan rekor düzeydeki medya konsolidasyonlarının sonucudur. Bugün sekiz mega medya kuruluşlu, bütün medyanın yarıdan daha fazlasını kontrol etmektedir. Bu şirketlerin her biri, gazete, dergi ve yayınevleri ile birlikte, TV, kablolu yayın ve radyo istasyonlarından oluşan geniş bir diziyi kontrol etmektedir. Medyanın, büyük şirketlerin bir iş kolu olarak, öncelikli bir yer edinmesi giderek artmaktadır. Bu durum, profesyonel gazeteciliğin sıkıntıya düşmesine sebep olmuştur (Örneğin bkz Robert McChesney son kitabı “Rich Media, Poor Democracy “). Maliyetlerden tasarruf için, gazeteci sayısı azaltılmış, araştırmacı habercilikte masraflar önemli ölçüde kısılmış ya da toptan ortadan kaldırılmıştır. Güçlü kişi ya da kurumların kapsamlı soruşturma raporları kâr elde etmek için kötü addedilmiştir.

Şu anda, büyük şirketlerin halkla ilişkiler sektöründe, gazetecilere oranla daha fazla insan vardır. Sıkıştırılmış gazeteciler, kendilerini beslemek için, sık sık halkla ilişkiler firmalarının önceden paketlenmiş haberlerine başvurmaktadırlar.

Ancak büyük medya, daima iş dünyası yanlısı bir önyargı yaymak üzere tasarlanmıştır. Sık sık iddia edildiğinin aksine, medya ve haberin tüketicileri, yani genel kamuoyu, medya şirketlerinin gerçek müşterileri değildir. Bunun yerine, onlar medya kuruluşları tarafından reklâm verenlere satılan bir üründür (Örneğin bakınız, Manufacturing Consent by E. Herman and N. Chomsky). En büyük reklâm verenleri arasında, ilaç, kimya ve biyoteknoloji endüstrisi bulunmaktadır.

Müşterileri ile iyi bir çalışma ilişkisi ve bu nedenle sağlıklı bir kâr payı sağlamak için, büyük medya her zaman, en büyük reklâm verenlerini rahatsız etmemeye dikkat eder. Bu, onların haberlerinde yansıtılır. Monsanto ve genel olarak biyoteknoloji endüstrisi şirketleri, müşterilerine GDO’lu ürünlerle ilgili haberler vermede kendi nüfuzunu kullanırken oldukça saldırgan davranmışlardır.

1997 yılında, Florida, Tampa’de bulunan Fox’a ait TV istasyonundaki iki araştırmacı gazeteci, Jane Akre ve Steve Wilson, Monsanto’nun ineklerde süt üretimini artırmak için kullanılan genetiği değiştirilmiş rekombinant sığır büyüme hormonu ile ilgili bir haber hazırladılar. Hormon, Kanada ve Avrupa’da yasaklanmış olmasına rağmen, farkında olmayan milyonlarca Amerikalının rBGH tedavisi gören ineklerin sütünü içtiği ortaya koyuldu. Gazeteciler, bu durumun insanlarda kanser etkisi yaratma riskini gösteren çalışmalardan da bahsettiler. rBGH, süt ineklerinin sağlığına da olumsuz etkileri olmasına rağmen; süt içen insanlar üzerindeki etkilerini belirlemek için yeterli testlere tabi tutulmamış; bu haliyle hayvan ilacı olarak hükümet tarafından onaylanmasından söz ettiler.

Monsanto, haber-belgeselin yayınlanmasından kısa bir süre önce, haberin yeniden yazılması halinde Fox ağına verdiği reklamları durdurma tehdidinde bulundu. Akre ve Wilson, 83 temize çıkarma denemesinde başarısız görülünce sayfalar yakılarak yok edildi. Akre ve Wilson’ın kendilerinin yazdıklarını reddettikleri, içinde pek çok yalan barındıran belgeselin değiştirilmiş bir versiyonu Fox tarafından yayınlandı. Akre ve Wilson, Fox’a karşı dava açtılar ve kazandılar. Jüri, Fox’a karşı Akre’yi, neredeyse yarım milyon dolarla ödüllendirdi. Fox, şimdi karara itiraz ediyor.

 

TEHLİKELER

Organizmalardaki genlerin nasıl çalıştığına ilişkin bilimsel algılama henüz emekleme döneminde. Aslında, üniversitelerin biyoloji lisans programları bu alanda yeni buluşları aktarmak için sürekli değişmekte, güncellenmektedir. Ekoloji bilimsel alanda, diğer alanlara göre daha az gelişmiştir. Bu nedenle besinlerimiz ve çevremizin içerisine bırakılan GDO’ların etkileri hakkında çok az tahmin yapılabilir. Ancak, bizim cehaletimiz karşısında, bağımsız ya da hükümet sponsorluğunda GDO’lu ürünlerin ve hayvanların risklerini araştıran bilimsel çalışmalar yok denecek kadar az.

Literatürde yayınlananlar da, endüstri sponsorluğunda yapılmış kıt ve yetersiz çalışmalar.

Üstelik bunlar, düşük araştırma kaliteleri nedeniyle eleştirilmiştir. Sınırlı bilimsel algılamaya rağmen, bilim adamlarının büyük bir kısmı, GDO’lu ürünlerin, geleneksel ıslah yöntemlerine göre daha çok, daha büyük riskler taşıdığına işaret etmişlerdir. Bilim adamları genetik mühendisliğinin besinlerimiz için, daha önce yemeklerimizde hiç bulunmamış, tanınmayan proteinler ürettiklerine dikkat çekiyor.

Bu proteinler; yeni alerjenler, toksinler ve hastalıkların yanı sıra, kanser ve salgın hastalıklar için de yeni kaynaklar üretmektedir. (FDA, ABD’de çocukların yüzde sekizinin gıda alerjilerinden muzdarip ve durumun gittikçe daha da kötüleşir olduğunu kabul etmektedir). New England Journal of Medicine 1996 yılında, etiketsiz genetiği değiştirilmiş gıdaların, “belirsiz, öngörülemez ve test edilemez” oldukları yönünde uyarmıştır.

GDO’lu ürünlerin etkilerini, sanayinin desteklemediği halde bağımsız olarak araştıran ilk çalışma, 1998 yılında İskoçya’daki Rowett Araştırma Enstitüsü’ndeki bir bilim adamı, Arpad Pusztai tarafından yapıldı. O, genetiği değiştirilmiş ürünlerin memeliler üzerindeki etkilerini araştırmaktaydı. Pusztai yaptığı çalışmada sıçanları, içerisinde bitki zararlılarına direnç geliştiren bir protein bulunan genetik lektinli patatesle besledi. Aynı zamanda, kontrol grubu sıçanlarını da genetiği değiştirilmemiş patates ve lektinle besledi. Pusztai deney sonunda, GDO’lu patatesle beslenen farelerde, iç organ hasarı, beyin gelişiminde yavaşlama ve sindirim sistemi organlarında kalınlaşma tespit ederken, doğal patates ve lektinle beslenenlerin normal olduklarını keşfetti. Bu araştırmanın sonucu, sadece, yabancı gen aktarılan yiyeceklerin organ hasarına sebep olması bakımından değil, genetik mühendisliği sürecinin kendisinin hasara neden olan yan etkileri olduğunu ortaya çıkardığı için de önemlidir.

Pusztai araştırmadan sonra, ön bulguları paylaşmak için İngiliz televizyonuna çıktı. Bu sonuçların açıklanması, İngiltere’de GDO’lu gıdalara karşı kamu itirazı yarattı. Araştırmanın yapıldığı Rowett Enstitüsü’nün müdürü, Pusztai’nin araştırmasının varlığını inkâr eden bir cevap verdi. Arkasından Pusztai’nin araştırmasını yok etti. Ayrıca enstitüdeki benzer araştırma projelerini de yürürlükten kaldırdı.

Monsanto’nun, Pusztai televizyona çıkmadan önce Rowett Enstitüsü’ne 224 bin dolar araştırma bursu verdiği ortaya çıktı. Pusztai’nin araştırmasınının varlığını İngiliz tıp dergisi Lancet’te yayınlanan hakemli bir makalenin varlığı ispatlamıştır. O tarihten sonra, 24 uluslararası uzmanın Pusztai’nin verilerinin kaliteli ve ileri araştırmalar için bir temel olarak hizmet etmesi gerektiğini ilan ettiler. Bununla birlikte, “Genetiği Değiştirilmiş Gıda, Tüketiciler İçin Bir Self-Savunma Kılavuzu” kitabının yazarı Ben Lilliston’a göre, ABD veya İngiltere’de, GDO’lu gıdaların memelilere etkilerini araştıran çalışmalar, bağımsız ya da hükümet sponsorluğunda yapılmamaktadır.

GDO’lu ürünlerin çevre için önemli tehlikeler oluşturması, gıda arzımızı da tehlikeye sokabileceğine kanıt oluşturmaktadır. Örneğin, özellikle ot zararlılarına dayanacak şekilde tasarlanmış GDO’lu ürünlerin, çapraz tozlaşma yoluyla dirençlerinin yabancı otlara da geçebileceği keşfedildi. Bu tür “süper yabani otların” yaygınlaşması, modern ot zararlılarıyla mücadelenin etkinliğini yok edecektir.

 

ÇİFTÇİLERİN KONTRATLA BAĞLANMASI

Monsanto, fikri mülkiyetini güçlendirmek için, Stalin ve Latin Amerikalı diktatörlerin sindirme uygulamalarına başvurarak, standart teknikler geliştirmiştir. Monsanto tohumlarını satın alan çiftçilerin, tohum saklamayacakları ve tohumları satın aldıktan sonraki üç yıllık sürede Monsanto’nun bitkilerinden örnek alma hakkını vereceklerini taahhüt eden “Teknoloji Kullanım Sözleşmesi”ni imzalamaları gerekmektedir.

Monsanto’nun, önceki yıl içinde kendisinden tohum satın alan çiftçilerin bitkileri üzerinde rastgele DNA testleri yapma hakkı da vardır. Monsanto, bu haklarını takip için, tam zamanlı Pinkerton dedektifleri ve emekli Kanada Atlı Polislerini işe aldı.

1999’da Washington Post’ta yayınlanan bir makaleye göre, Monsanto ücretsiz bir telefon hattı kurararak “bahşiş hattı” oluşturdu. Böylece tohum sakladığından şüphelenilen çiftçileri yakalattı. Dahası, hasat sezonunda, Monsanto, görünürde, “eğitim” amacıyla kurulmuş radyosundan tohum saklarken yakalanan çiftçilerin isimlerini listeleyerek verdi.

Tohum sakladığını itiraf eden bir çiftçi, Monsanto’yla anlaşmaya vararak 35 bin dolar ödeme ve “şirketi eleştirmeyi yasaklayan bir anlaşma imzalamaya” razı oldu. Monsanto tohum saklayan çiftçilere ABD ve Kanada’da binlerce dava açtı ya da tehdit etti. Monsanto kendisiyle asla kontrat yapmayan çiftçileri de topraklarından sürdürmüştür.

Monsanto, Kanada’da Mart ayının sonlarına doğru (2001), Percy Schmeiser adlı 70 yaşındaki, beşinci nesil çiftçiye karşı emsal bir davayı kazandı. Çünkü 1998 yılında, Monsanto, Schmeiser’ın kanola bitkisini incelemiş ve patentli ot zararlısına karşı dirençli varyant testi pozitif bulunmuştu. Esasen Schmeiser, Monsanto’dan tohum satın almamış, uzun yıllar boyunca kendi tohumunu ekmişti. Buna rağmen, komşu çiftlikteki GDO’lu kanolalar tozlaşmayla kendi ekinine bulaşmıştı. Bundan ekinlerinin zarar gördüğünü ileri süren çiftçi mahkemeye gitti. Washington Post’ta yazılan makaleye (30 Mart) göre mahkeme, kasıtlı olarak GDO’lu kanola ekmemiş olsa dahi zarardan Schmeiser’ı yükümlü tutmuştur.

Çünkü yürürlükteki kanun, çiftçilerin, komşu çiftlikteki GDO’lu ekinlerden etkilenmeleri halinde patentli ürünlere karşı patent hakkı ödemelerini düzenlemektedir.

 

DÖNER KAPI

Diyelim ki FDA tütünü bir ilaç olarak ortaya koydu. FDA’de bir süre çalışıp sonra eski tütün şirketlerine dönen yüksek düzeydeki bilim adamları, yöneticiler ve tütün sanayi lobicilerinin işlerini hakkıyla yaptıklarına inanır mısınız? Thistle (dergisi) inanmayacaktır. Ancak, iş dünyası ile federal düzenleyici kurumlar arasında bir döner kapı sistemi vardır. İşte birkaç örnek:

GDO’lu ürünlerle ilgili onay ve etiketleme politikasının kritik döneminde FDA’de üst karar verici mercilerden biri Michael Taylor’dı. Kendisinin hukuk bürosu daha önce önemli müşterileri olarak Monsanto ve onun iştiraki Searle King & Spaulding ile çalıştı. O, FDA’dan ayrıldıktan sonra bir kez daha King & Spaulding çalışmak için geri döndü. Şimdilerde o, Monsanto Şirketinin, Washington DC ofisinin başındadır.

Clinton yönetimi sırasında FDA’da, Monsanto’nun genetiği değiştirilmiş rekombinant Bovine Büyüme Hormonu (rBGH) onaylanmıştır. Onaylayanlar arasında FDA’deki üst düzey bilim insanlarından, önceden Monsanto’nun araştırmacısı olarak çalışmış Susan Sechen ve Margaret Miller de vardır. FDA tartışmalı büyüme hormonunu onaylamıştır. Bu hormon kanser riskini artırdığına inanıldığı için Avrupa ve Kanada’da yasaklıdır.

Michael (Mickey) Kantor: ABD Ticaret Bakanlığı eski sekreteri ve eski ABD ticarî temsilcisi; hâlen Monsanto Şirketi yönetim kurulu üyesidir…

William D. Ruckelshaus: EPA eski baş yöneticisi, Monsanto Şirketi yönetim kurulu üyesi.

Lidia Watrud: Monsanto’nun eski mikrobiyal biyoteknoloji araştırmacısı; hâlen, EPA çevresel etkiler laboratuarında çalışıyor.

Monsanto ve yeni Bush yönetimi arasındaki bağlantılar çok daha sağlamdır. Baba Bush bir Monsanto avukatı olan Clarence Thomas’ı, Yargıtay’a atadı. Thomas, oğul Bush’un başkan seçilmesinde önemli bir rol oynadı.

John Ashcroft, şimdiki başsavcı, ABD Senatosuna yeniden seçilmek için çalışırken Monsanto’nun en iyi müşterisiydi. Donald Rumsfeld, şimdiki savunma sekreteri, şimdi Monsanto’ya ait olan Searle İlaç’ın başkanıydı.

Tommy Thompson, Sağlık ve İnsan Hizmetleri sekreteri, Wisconsin’da 37 milyon dolarlık bir biyoteknoloji bölgesi kurmakla, biyoteknoloji endüstrisine yardımcı oldu. O, bunun karşılığında seçim kampanyası için biyoteknoloji sektöründen 50 bin dolar aldı.

Şimdiki Tarım Bakanlığı sekreteri Ann Veneman, Monsanto’ya bağlı Calgene İlaç’ın yönetim kurulundaydı. Yakınlarda, Linda J. Fisher, eski bir Monsanto yetkilisi, EPA ikinci başkanlığına Bush tarafından aday gösterildi. O, 1995- 2000 arasında, Monsanto’nun Washington temsilcisiyd.

 

STARLİNK SKANDALI

GDO’lu ürünlerle ilgili mevcut düzenleyici politika yetersizliği son StarLink felaketiyle de ortaya çıkmıştır. 2000 yılı Eylül ayında, çevre ve gıda güvenliği gruplarının bir koalisyonu, bağımsız bir laboratuar olarak bilinen GEAlert’e, GDO’lu mısır kontaminasyonlarının testi için Taco Bell, taco cips örneklerini gönderdi. Bu testler Tacos’un, StarLink adında bir genetiği değiştirilmiş mısır içerdiğini gösterdi.

Bu içerik insanlarda alerjiye neden olduğu bilinen bir böcek öldürücü protein nedeniyle sadece hayvan yemi kullanımı için onaylanmıştır. Starlink, Aventis şirketi tarafından yaratılmıştır. Kısa bir süre sonra, Safeway marka taco cipslerinin Starlink ile kontamine olduğu ortaya çıktı. Kasım ayına gelindiğinde, FDA, 300’den fazla ürün zikretti. Aynı zamanda, 55 bin ton ABD mısırı Starlink pozitif testi sonucu nedeniyle Japonya tarafından geri gönderildi.

Kusurlu mısır ürünlerinin hızlı bir şekilde hatırlatılıyor olmasına rağmen, 44 kişi Starlink ile kontamine gıdalar yedikten sonra hasta olduklarını iddia etti. Döküntü, ishal, kusma, kaşıntı ve hayatı tehdit eden anafilaktik şok yaşamışlardı. 13 kişi tedavi için doktora gitti. İkisi ise mısır cipsi ve unu yedikten sonra acile gitme ihtiyacı duydu.

Starlink fiyaskosu Aventis, Kraft, Safeway, Shaw ve diğerleri için da birkaç yüz milyon dolar kayıplara yol açmıştır. Vergi mükellefleri bile tasarının parçası… Starlink ile kontamine edilmiş mısır tohumları bulunduran neredeyse 80 tohum şirketi keşfedildi. USDA, Kontamine olmuş bu tohumların ekimini önlemek için, 20 milyon dolarlık bir maliyetle satın alma yoluna gitti.

ABD’nin önde gelen organik sertifikacısı Farm Verified Organic’ten David Gould’un belirttiğine göre, “İncelemelerimiz, 2000 yılı hasadından bu yana hemen hemen tüm Amerika Birleşik devletlerindeki mısır tohumlarının genetiği en az bir ve genellikle daha fazla GDO ile kontamine olduğuna inanmak zorunda bırakmıştır. Hatta birçok organik mısırda dahi biyoteknolojik çeşitlerin izleri bulunmaktadır.”

Wall Street Journal’da 5 Nisan’da yayınlanmış bir makalenin belirttiği üzere; bu endüstriyel yayılım eğilimiyle, önde gelen ABD’li doğal gıda markalarındaki “GDO bulunmaz” etiketlerinin, aslında önemli miktarda GDO’lu maddeler ile kontamine olmuş pek çok içerik demek olduğu, sadece saf bir aptal için sürpriz olacaktır.