GDO’lu ürünler mi yoksa tarım ilaçları mı zararlı: Deja vu

180

Akdeniz Üniversitesi Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık’ın yazıları

(t24) Tohum Sanayicileri ve Üreticileri Alt Birliği (TSÜAB) Yönetim Kurulu Başkanı Yıldıray Gençer, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Türkiye’de GDO’lu ürün bulunmadığını, asıl sıkıntının ise tarımda kullanılan ilaçlar ve gübre kalıntıları olduğunu söyledi. Benim düşüncem, hem tarım ilaçlarının ve hem de GDO’lu ürünlerin zararlı olduğu yönündedir. Dahası pestisitler hakkında 1960’li yıllardan başlayarak günümüze kadar uzanan tartışmaların GDO’lu ürünler üzerinde yürüyen tartışmalara da ışık tutacağını düşünüyorum.

Eğer yanlış hatırlamıyorsam Konfüçyus kendisine sorulan “sizce en önemli güç nedir?” şeklindeki bir soruya “bir şeye ad verme gücü” yanıtını vermişti. Gerçekten bir şeyi nasıl adlandırdığımız ya da bir şeye hangi ismi verdiğimiz çok da masumane olmayabiliyor çoğu zaman. Özellikle yaşadığımız günlerde. Bir şeye ilaç demekle zehir demek aynı şeyleri çağrıştırmaz insanda. Tarım ilaçları hangi amaçla kullanılıyor olursa olsun nihayetinde zehirli kimyasal maddelerdir. Ancak bir yazıda sürekli tarımda kullanılan zehirli kimyasal maddeler demek zor olduğu ve Türkçe’de gerek akademik dilde ve gerekse gündelik hayatta kullanıldığı için pestisit sözcüğünü tercih edeceğim.

Pestisitler dediğimizde yaklaşık 3000 civarında zehirli kimyasal maddeden söz ediyoruz ve bunların çok ama çok az bir kısmı gerçekten zararsızdır. Ne kadar zararlı olduklarını belirleyecek toksikolojik çalışmalar ise son derece yetersizdir. Gerçek duruma baktığımızda bir kimyasal maddenin herhangi bir amaçla kullanılmasına izin verilmesi için alınacak kararlara esas oluşturacak toksikolojik çalışmaların doğru düzgün yapılmadığını görürüz. Hatta çoğu durumda hiç yapılmaz. Yani, sadece pestisitler konusunda değil, genel olarak çeşitli üretim faaliyetlerinde kullanılan zehirli kimyasal maddeler ile ilgili olarak yapılan toksikolojik çalışmalar son derece yetersizdir. Örneğin, C. Cranor, hayatımıza çeşitli ürünler vasıtası ile giren 110 bin adet kimyasal maddeden yüzde seksen beşinin sağlığa zararlı etkilerinin neler olduğu hakkında hiçbir fikrimiz olmadığını belirtmektedir2. Yani, bu kimyasal maddelerin herhangi bir amaç için kullanımına izin verilmeden önce, insan ve çevre sağlığına zararlı bir etkileri var mı yok mu hiç araştırılmamaktadır. Araştırılırsa ne olurdu? sorusunun yanıtı ise çok açıktır: Kullanılmamaları gerekirdi. Bu neden toksikolojik araştırmalar bu kadar yetersiz yapılıyor sorusuna da bir yanıttır aslında. Konumuz pestisitler olduğu için kısa bir hatırlatma yerinde olacaktır.

Rachel Carson, 1962 yılında ‘Sessiz İlkbahar’ kitabı ile pestisitlerin yol açacağı insan ve çevre sağlığı sorunlarına ilk kez dikkat çeken kişilerden biriydi. Ancak eleştirisi onun akademik hayattan neredeyse aforoz edilmesine yol açmıştı. Carson’un yerinde eleştirileri çeşitli akademik kurumlar tarafından görmezden gelinmiş veya şiddetle reddedilmiş ve ekonomik faaliyetlere zarar vermek ve endüstriyel gelişmeyi baltalamak isteyen biri olarak suçlanmıştı. Bugün, kitabın yazıldığı zamanlar kullanılan pestisitlerin nerdeyse tamamı, çok tehlikeli kimyasal maddeler sınıfına girmektedir. Bu kimyasalların kullanılmaları pek çok ülkede yasaklanmıştır. Pestisitlerin zararsız oldukları, verimliliği artırdıkları, çevreye önemli bir zarar vermedikleri, ekonomik oldukları iddia ediliyordu. Oysa zaman içinde bu iddiaların tamamı çürütüldü. GDO’lar üzerinden yürütülen tartışmalar dikkate alındığında, bütün bu olan biten kulağa çok tanıdık gelmiyor mu?

Aslında konu sadece GDO’lar ve tarımda kullanılan zehirli kimyasallar ile de sınırlı değildir. Sınır tanımayan bir ekonomik büyüme ve endüstriyel üretim faaliyetinin yavaşlığa tahammülü yoktur. Yani, bir kimyasal madde için on yıllar sürecek toksikolojik çalışmaların sonucunu beklemektense, zaman içinde zararlı etkileri ortaya çıktığında önlem almak daha karlıdır. Pestisitler konusunda da durum böyledir. Zararlı olduklarına ilişkin artık hiç kimsenin reddedemeyeceği kanıtlar ortaya çıkana kadar, bir pestisitin kullanılmasına bir sınırlama veya engelleme getirilmemiştir. Getirilmez. Zaten ilgili kurular tarafından önlem alma işi de epeyce ağırdan alınır.  Öyle ki, Amerika’da insan ve çevre sağlığı konusunda faaliyet gösteren FDA (Food and Drug Administration) ve EPA (Environmental Protection Agency) gibi kurumlar son yıllarda çok sert bir şekilde eleştirilmektedir(2,3). Eleştiriler, bu kurumların gerçekleştirdikleri faaliyetler bütününün uygunsuz endüstriyel üretime bir tür meşruiyet kazandırmak olduğu yönündedir. Her iki kurumunda, kamu ve çevre sağlığını korumak için ne yaptıkları sorusuna hiç de olumlu bir yanıt verilmemektedir. Gerek FDA ve gerekse EPA’nın ülkemizde hala çok saygın kurumlar olarak addedildiklerini de not düşmek gerekiyor.

Zehirli kimyasal maddelerin büyük bir çoğunluğunun hiçbir toksikolojik teste tabii tutulmadan hayatımıza girdiği, konu ile ilgili yasal mevzuatların çok yetersiz kaldığı ve koruma sağlamadığı artık iyi bilinmektedir. Geçmiş deneyimlere bakıldığında, yıllarca güvenilir olduğu ve hiçbir sağlık sorununa yol açmadığı iddiası ile kullanılan çeşitli kimyasalların zamanla yasaklandığını veya kullanılmalarına çeşitli sınırlamalar getirildiğini görüyoruz.  Bu kimyasalların kullanılmasının yasaklandığı durumlar, konu ile ilgili şahıs ve kurumlar tarafından, her şeyin kontrol altında olduğu ve insanların sağlıklı yaşamaları için her çeşit önlemin alındığı inancını pekiştirecek şekilde sunulsa da hiçbir şey kontrol altında değildir. Hiçbir zaman da değildi.

 

Çocuklarımızı koruyabiliyor muyuz?

(Radikal2) Görünen o ki çocuklarımızı gıdalarda bulunan pestisit kalıntılarının olumsuz etkilerinden koruyabilmemiz çok zor, belki de imkansız! Yıllardır güvenilir ve sağlığa zararlı etkileri olmadığı iddiası ile tarımsal üretimde yüzlerce pestisiti kullanıyoruz. Oysa yeni bilimsel bulgular, pestisitlerin sağlığa zararlı etkileri hakkında pek az şey bildiğimizi ortaya koyuyor.

Organik fosfatlı pestisit sınıfına giren ve bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de özellikle meyve ürünlerinde böcek öldürücü olarak kullanılan “chlorpyriphos” isimli kimyasal maddenin çocuklarda beyin gelişimini olumsuz etkilediği Columbia Üniversitesi’nde Virginia Rauh öncülüğünde yürütülen bir araştırmayla kanıtlandı. Sonuçları da ay başında yayımladı. (2012 Mayıs ayında, Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan araştırmanın detaylarına www.pnas.org/cgi/doi/10.1073/pnas.1203396109 adresinden ulaşılabilir.)

 

Çocuklar olumsuz etkileniyor 

Bu çalışma ilk de değil. Yine V. Rauh tarafından gerçekleştirilen ve 2008’de yayımlanan bir başka çalışma, anne karnında chlorpyriphos’a maruz kalan çocukların 5 ve 7 yaşlarına geldiklerinde nörofizyolojik fonksiyonlarında bozukluklar ortaya çıktığını dile getiriyordu. Aslında geçmiş yıllarda, chlorpyriphos ve benzeri pestisitlerin yol açtığı sağlık sorunlarını gösteren ama deney hayvanlarında yapılmış pek çok çalışma vardı. Aynı çalışmaları insanlarda gerçekleştirmek, etik sorunlardan dolayı olanaksızdı. Üstelik insanlarda bir toksik kimyasal maddenin zararlı etkilerini belirlemek çok kolay değildir. Rauh ve ekibi iyi planlanmış bir deneysel prosedürle, çocuklara zarar vermeden MR gibi beyin görüntüleme cihazlarını kullanarak chlorpyriphos’a maruz kalan çocuklarda, maruz kalmayan çocuklara kıyasla, beyin bölgelerinin çeşitli alanlarında gelişim bozuklukları olduğunu saptadılar. Özetle söylemek gerekirse, çocuklar anne karnında chlorpyriphos’a maruz kalmışsa, özellikle entelektüel yetilerimize kaynaklık eden beynin serebral korteks bölgesinin gelişimi olumsuz etkileniyor. Chlorpyriphos, sayıları yaklaşık 100 civarında olan ve ülkemizde tarımsal üretimde kullanılan organik fosforlu pestisitlerden biri. Araştırma sonucunun kimyasal yapısı chlorpyriphos’a benzeyen diğer organik fosforlu pestisitler için de geçerli olabileceğini düşünmek, mantıklı bir yaklaşım olacaktır.

Böyle bir araştırmanın ne gibi sonuçları olabilir. Bunun üzerinde gerçekten düşünmek gerekli. Geçmiş deneyimlerimize baktığımızda, tarımsal üretimde yıllarca kullanılan bazı pestisitlerin zaman içinde yasaklandığını görüyoruz. Bu bile kimyasal maddelere kullanım izni verilmeden önce yapılan toksikolojik çalışmaların ne kadar kusurlu veya yetersiz olduğunu gösteriyor ama bunu şimdilik bir kenara bırakalım.

 

Asıl sorun uzun zaman aralığı

Burada can sıkıcı olan asıl şey, bir kimyasal maddenin sağlığa zararlı etkileri olduğuna yönelik şüphelerin ortaya çıkması ile bu kimyasalın kullanılmasını engelleme veya yasaklama arasındaki zaman diliminin aşırı uzun olması. Konuya bu açıdan bakıldığında, chlorpyriphos’un sinir sisteminin gelişmesine zararlı etkileri olduğunu gösteren bilimsel çalışmalar, en az 17-18 sene öncesine gidiyor. Yapılması gereken şey, şüpheci davranıp chlorpyriphos kullanımını derhal yasaklamak olmalıydı. Ama ne yazık ki, gıda güvenliği konusunda faaliyet gösteren ulusal-uluslararası kurumlar, bu yazının çerçevesini aşan pek çok nedenden ötürü yeterli kanıtlar sağlanana kadar eyleme geçmiyor.

Bir örnek vermek gerekirse, Amerika ’da gıda güvenliği ve çevre sağlığı ile ilgili konularda faaliyet gösteren ÇevreKoruma Ajansı (EPA), 1972’de tarımsal üretimde kullanılan ve sağlığa zararlı olduğundan şüphelenilen 600 adet kimyasal maddeyi gözden geçirme kararı almıştı. EPA, 1987’ye kadar geçen 15 yıl içinde, bu 600 adet kimyasaldan 30 tanesini inceleyebildi ve bunlardan da sadece beş tanesini yasakladı. Ama 1972 ile 1987 yılları arasındaki sürede bu kimyasalların kullanımı devam etmişti.

 

Yasal mevzuat yetersiz 

Konu sadece pestisitler ile de sınırlı değil. Carl Cranor, 2011’de Harvard Üniversitesi tarafından yayımlanan ve Türkçe’ye ‘Resmen Zehirleniyoruz: Yasalar Bizi Toksik Kimyasallara Maruz Bırakıyor’ başlığı ile çevrilebilecek kitabında, endüstriyel üretimde kullanılan 110 bin adet kimyasal maddeden yüzde 85’inin sağlığa zararlı etkilerinin neler olduğu hakkında hiçbir fikrimiz olmadığını belirtiyor. Cranor maruz kaldığımız kimyasal maddelerin büyük bir çoğunluğunun hiçbir toksikolojik teste tabii tutulmadan hayatımıza girdiğini, konu ile ilgili yasal mevzuatların çok yetersiz olduğunu ve koruma sağlamadığını söylüyor.

Bütün bunlar gıda güvenliğini sağlama konusunda faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası akademik-politik kurumların mevcut sorunları teşhis etme ve çözmede çok yetersiz kaldığını gösteriyor. Kanımca sorunun çözümü de daha farklı bir toplumsal hayatın var edilebilmesiyle ilgili. Aristoteles Nikomakhos’a Etik kitabında bir şeyin nasıl üretildiği değil, niçin üretildiği ile ilgili bilginin kıymetli olduğunu belirtir. Kuşkusuz, üretim ile ihtiyaçlar arasındaki bağlantının kopmadığı bir zamana ait bilgece düşünceler bunlar. Bizler ise teknolojik donanımımız ve kapasitemiz ile yaptığımız -ve yapabileceğimiz- şeylerden büyülenmiş insanlarla dolu bir çağda yaşıyoruz. İnsanın rasyonel değil, irrasyonel yanına daha çok seslenen bir çağ bu. Yapılabilir olanı yapıyoruz; acemi büyücü çırakları gibi, ötesini berisini çok da düşünmeden. Sonra ortaya çıkan sorunları çözmeye çalışıyoruz. Ama gerçek nedenleri üzerine hiç kafa yormadan!