Feminizme ve anti militarizme ihtiyacımız var – Pınar Selek

137

Türkiye’de özgürlük arayışlarının tarihi, sadece devletin baskıcı politikaları karşısındaki mücadele ekseninde gelişmedi. Bu tarih, aynı zamanda sol ile hesaplaşmanın, sol ile boğuşmanın da izleriyle doludur. Bilindiği gibi, bu konuda hemen akla gelen feminist çıkıştır…

Kadın hareketi, ilk şekillendiği zamanlardan beri, reel politika arenasındaki iktidar kapışmasında hep bir alan olarak görülmüş, çeşitli müdahalelere uğramış ve kendi bağımsız duruşunu koruma mücadelesi içinde olmuştur. Bin yıllardır nesneleştirilen, sembolleştirilen, sahiplenilen, araçsallaştırılan kadının kurtuluş girişiminin de bu şekilde müdahale altında olması şaşırtıcı değil tabii ki… Ekonomik, hukuki ve siyasal sistem kurma iddiasındaki ideolojiler, mutlaka kadınlara yönelik politikalar üretmiş, hatta kendi farklarını daha çok bu alanda ortaya koymaya çalışmış, kendi kadın modelini, oluşturduğu sistemin simgesi haline getirmiştir.

Bu coğrafyada, biz bunun hazin örneklerini yaşadık, hala da yaşıyoruz. Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında “kadınının modernleştirilmesi”nin ülkenin modernleştirilmesinin de sembolü yapıldığını, dolayısıyla “bu iş” in, kadınlara bırakılmadığını biliyoruz. Terakkiperver Kadınlar Fırkası başta olmak üzere, kadınların kendi adlarına yaptıkları tüm girişimlerin nasıl kıskaca alındığını, biraz bağımsız durmaya çalışan kadınların çok acılı ama çok sessiz dışlanma süreçleri yaşadıklarını hatırlıyoruz. Cumhuriyetle birlikte, evlatlık alınışımız, sonra giydirilişimiz, ses tonumuzun, mesleğimizin ayarlanışı belleğimizde hala. Fazla anlatmaya gerek yok. Sol muhalefet içinde “özgür kadın” modeli kalıbına nasıl sokulduğumuzu, nasıl erkekleştiğimizi ya da bacılaştığımızı anımsıyoruz.

Türkiye’de Kemalizm etkisinden kopamayan solun militarizme yaklaşımı, cinsiyetçiliğe yaklaşımından farksızdı. Özgürlüğü iktidar mücadelesi paradigması içinde ele alan sol, devlet karşısındaki tüm mağduriyetine ve özgürlük adına ödediği bedellere rağmen, bütünlüklü bir sistem karşıtı perspektife sahip olmadığı için, iktidarı en ince, en hegamonik bir biçimde inşa etti. Makûs tarihinin de etkisiyle, devlete karşı mücadele ederken, onun değerlerini, zihniyetini ve söylemini yeniden üretti. Şehitlik, sadakat, cesaret söylemlerinin içine gömüldü. Fedailiğin, askeri kahramanlığın en çok yüceltildiği, liderlik-şeflik sisteminin en güçlü tarzda geliştirildiği, milliyetçiliğin zemin bulduğu, bu topraklara özgü çeteciliğin-komploculuğun yeni örneklerinin üretildiği, disiplin mekanizmalarının son derece meşrulaştığı bir alan oldu.

Türkiye’de sol, savaş karşıtı bile olamadı. Savaşı bir süreç olarak ele almayıp sadece politik durumlara, o dönemki stratejiye denk düşen “sıcak çatışmalara” karşı pragmatik politikalar geliştirdi. Bu da, Türkiye’deki savaş karşıtı hareketin gelişmesi önündeki en önemli engellerden biri oldu. Tutarlı savaş karşıtlığının tek adresi olan anti miliitarist örgütlenme ise, ortaya çıkışından bugüne kadara, son derece cılız, etkisiz ve dar kaldı.

Anti militarist örgütlenmenin darlığı aşamamasının, Türkiye’de etkili ve bütünlüklü bir savaş karşıtı mücadelenin olmamasının sorumluluğunu feminist hareket de paylaşmaktadır. Bilindiği gibi, tüm iktidar ilişkilerine zemin oluşturan, her birini gündelik olarak yeniden üreten bir toplumsal çelişki olan cinsiyetçilik görülmeden gerçekleştirilmeye çalışılan tüm kurtuluş mücadeleleri başarısız kalmakta, radikal bir dönüşüm yaratamamaktadır. Feminist kuram, reel siyaset tarihini yeniden yorumlamış ve erkekliğin bu alanda nasıl temel bir rol oynadığını, bu mekanizmaların, cins kimliklerinin üretilmesinde belirleyici rolünü ortaya koymuş; makro iktidarın mikro alanlardaki erkek tahakküm biçimlerinden nasıl beslendiğini, militarizmin, milliyetçiliğin toplumsal cinsiyet kimliklerine nasıl dayandığını, cinsiyetçi söylemi ve değerleri nasıl yeniden ürettiğini göstermiştir. Bu nedenle kapitalizmin, her türlü sömürgeciliğin, milliyetçiliğin, heteroseksizmin, yaş hiyerarşisinin, sakatlara yönelik ayrımcılığın vb köklü aşılabilmesi için feminizme, feminist analize, feminist politikaya ihtiyaç vardır. Anti militarist politikanın da, feminizmden beslenmesi gerekiyordu.

Örneğin, anti militarist hareketin gündemi askerlikle sınırlanmış durumda. Bir yandan militarizasyon ve erkekliğin yeniden üretimi açısından çok önemli olan bu konu, bir yandan da militarizme karşı verilmesi gereken mücadelenin gündemlerinden sadece biridir. Hele Türkiye’de militarizme dair tam bir gündem zenginliği içindeyiz. Tarihle, cumhuriyetle, hâkim söylemlerle, hatta muhalefetle hesaplaşmak, siyasetin, ekonominin militerleşmesine, büyük bir başarıyla kurumsallaşan militarizasyona karşı politika geliştirmek ihtiyacı var. Ama anti militarist çıkış, başından itibaren, “zorunlu askerlik” ve “askerlikten soğutma” gündemini aşamadı. Feminist hareketin katkısı, anti militarist mücadeleyi, sıkıştığı gündemden ve erkek egemen söylemden kurtaracaktır. Militarizme, milliyetçiliğe ve mikro iktidarlarla bütünleşerek savaşı örgütleyen politikalara karşı feminist bir söylem ve gündem geliştirilmediği sürece “savaş karşıtı” ya da “anti militarist” çabalar hep başa dönecektir.

Sürekli başa dönmemek için, anti militarist hareketin feminist hareketle bütünleşme ihtiyacı var. Hep oldu.

Kader ortaklığına rağmen, bu bütünleşme sağlanamadı.

Bildiğimiz gibi, Türkiye’de anti militarist çıkışın tarihi de feminizm gibi 80 sonrasıdır.

Yani aynı kuşaktanız, beslendiğimiz zemin, soluduğumuz iklim aynı. 12 Eylül sonrasının yenilgiler ortamında, çok yönlü kuşatmalar altında, yıkıntılar içinde büyüdük. Ama o zamandan beri feministler ve anti militaristler pek kesişmeden yolunu bulan iki ayrı nehir gibi aktılar. Solla cinsiyetçilik konusunda güçlü bir çatışmaya giren feminist hareket, militarizm konusunda geleneksel soldan bir türlü ayrışamadı.

Oysa kuramda bu ayrışma çoktan sağlandı. Türkiye’de oldukça gecikerek politikaya dönüşen feminizm, ‘kadın kurtuluşunun’ bu kuşatılmışlığı içinde kendi bağımsızlığını yaratmak için çetin bir mücadele verdi. Felsefeye, bilgi kuramlarına el atarak, yöntemleri, sayıtlıları, söylemi sorguladı ve eleştirdi. Var olan ideolojilere, gerçekleşen politikalara yönelik kendi analizini ve yöntemini kurdu. Akademik ve politik alanlarda ciddi tartışmalar yarattı. Yani fırtınalı ve sıkıntılı tarihinde, çetin bir mücadeleyle, en çok da muhalefet içinde, hâkim kurtuluş söylemin kutsallığıyla boğuşarak kendini tüm kuramlardan ayıran feminizm, genel muhalefetin paradigmasına, gündemine ve söylemine de oldukça etkide bulundu.

İşte tam da bu yüzden, feminist hareketin de anti militarizme ihtiyacı var. Anti militarizm, feminizmin kendi bağımsız politikasını yaratması için gereklidir.

Erkek egemenliğinin hergün yeniden üretildiği bir toplumsal hayatta, kendini düşünsel olarak bağımsızlaştıran feminizmin politik iradeye kavuşması daha da çetin bir mücadeleyi gerektiriyor. Siyasal güçler, kadınların yaşadığı ağır çelişki görmezlikten gelemedikleri için, hala her türlü çıkışın, kadınlara ilişkin bir politikası ya da en azından bir girişimi var. Özelikle de son yıllarda, tüm siyasal yapılar “kadın alanına” el atmakta, “kadın sorunu” herkesi ilgilendirmekte, “kadın adına” herkes konuşmaktadır.

Feminist doğrultuda ortaklaşamadığı için, kazanımlarını radikal bir kurtuluşa evrilmenin zorluklarını yaşayan, sürekli müdahalelere uğrayan, iktidar ve kar çatışmalarıyla yarılan kadın hareketi içindeyiz. Feminist kuramdan gittikçe uzaklaşan ve radikalliğini yitiren kadın hareketinin gündemi, artık, kadın haklarına ve şiddete karşı mücadeleyle sınırlanmaktadır. Ve cinsiyetçiliği aşmaya çalışırken, iç içe işleyen iktidarlar dünyasında, ataerkiyi sürekli tazelenmiş buluyor ve biz de hep başa dönmek durumunda kalıyoruz. Feminizmin kazanımlarıyla örgütlenen hareketin, feminist doğrultu olmadan kadınların kurtuluşuna hizmet etmeyeceğini bir kez daha görüyoruz. O halde, içinde bulundumuz ve büyük emeklerle beslediğimiz kadın hareketi içindeki feminist damarları açmaya, yapıp ettiklerimizi feminist analizin süzgecinden geçirmeye ihtiyacımız var. Politikalarımızı, söylemlerimizi, örgütlenme biçimlerimizi, gündemlerimizi, feminizmin bize kazandırdıkları açısından yeniden düşünmeliyiz.

Savaşa karşı bir eylem örgütlediğimizde, savaş karşıtlığını sadece “kadınların savaşlarda yaşadığı mağduriyet”le sınırlandırmamız, yürüyüşlerde tek tip, sıralı ve disiplinli yürüyüşümüz, sloganlarımız, flamalarımız, tek tip kıyafelerimiz ve genel söylemlerimiz üzerine tartışmalıyız.

Klasik kadınlığın kurban psikolojisinden kurtulamadığımız için, mağduriyet üzerinden politika yapmayı aşamıyoruz. Mağduriyetin vurgulanması, mağdurlarla dayanışmada ısrarlı olunması çok değerli. Ama feminizmin savaş karşıtı duruşu bununla sınırlı değil.

Yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var. Feminist tartışmaların da bize gösterdiği gibi, iktidar mekanizmalarıyla içkinleşen patriarkayla mücadele, cinsiyetçiliği diğer bağlaşıklarından soyutlayarak verildiğinde, sonuç alınmamaktadır. Yani feminizm, salt kadın hakları ve kadın ihtiyaçları savunusu değildir. Bu nedenle kadınların mağduriyetlerinin önlenmesinin yanında, cinsiyetçiliğin dayandığı bütün iktidar sistemlerini masaya yatırır, çeşitli iktidar mekanizmalarıyla bütünleşerek kurumsallaşan ataerkiye karşı mücadele eder. Militarizm de, erkekliğin son derece güçlü örgütlendiği bir iktidar sistemidir. Bu nedenle, son yirmi yıldır, feminist kuram, erkekliğin üretim mekanizmalarını sorgulamış, anti militarist perspektifi geliştirmiş ve ataerkiye karşı bütünlüklü bir kurtuluş perspektifi geliştirmiştir.

Kadınların kurtuluş mücadelesini verdiğimizi iddia ediyorsak, feminist kuramdaki tartışmaları, yakalanan düzeyi takip etmeliyiz. Feminizmden beslenen kadın hareketi, her türlü erkeklik örgütlenmesi karşısında daha sağlam duracak, kendi içinde daha bütünlü olacaktır.

Artık herkes görüyor: Kadınların kendi kurtuluşlarının öznesi olması için temel atılmıştır. Feminizmle birlikte, kadınların kurtuluşunun teorik ekseni bağımsız ve güçlü bir biçimde çizilmiştir. Özellikle son yüz yılda verilen politik mücadelelerde yaratılan önemli birikimler de bu temeli güçlendirmektedir. Gelinen aşamada en önemli sorun, feminist kuramın ulaştığı düzeye uygun bir politikanın geliştirilmesi, düşünsel alanlarda gerçekleşen bu başarının hayata yansımasıdır.

Türkiye’de 80 sonrası feminist çıkışın bıraktığı güçlü iz, sonrasında feminist eksende yürütülen çalışmalar, bugün işimizi kolaylaştırmaktadır. En azından, elli yıl öncesinden daha güçlü bir pozisyondayız. Artık çeşitli süzgeçleşen süzülen birikimlerimiz ve bağımsız bir bakış açımız var.

Şimdi bu birikimi, güncel olarak yeniden üretip güçlendirmeye, örgütlemeye, feminist politikanın hattını oluşturmaya çalışıyoruz.

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=37556