Ekososyalizm üzerine 18 tez

231

Büyük çoğunluğun – ki tek bir çoğunluk vardır: herkes – konuşabilmesi, okuyabilmesi, dinleyebilmesi, büyüyebilmesi ve gelişebilmesini istiyorum. Acımasızlığı sone erdirecek bir yol olmanın ötesinde bir şey olarak hiç düşünmedim ben mücadeleyi. Bu yolu seçtim çünkü hepimizi kalıcı güzelliğe götürecek şeyin bu olduğuna inanıyorum. Bu genel, büyüyen, bitip tükenmek bilmeyen iyilik için savaşıyorum.”

Pablo Neruda (Yaşadığımı İtiraf Ediyorum, 1974)

 544695_441396392619124_2121188476_nYeni bir politik tasavvurun zeminini hazırlamak için Ekososyalizm Konferansları’nda ortaya çıkan bu manifesto, 2002’de yayımlanan uluslararası Ekososyalizm Manifestosu ve 2009 Belem Ekososyalist Bildirgesi ile uyuşuyor.

Manifesto, 1 Kasım 2012’de (Fransız) Sol Parti (Parti de Gauche) tarafından düzenlenen Ekososyalizm Konferansları’nda geniş bir tartışma içerisinde şekillendi. O zamandan beri, çeşitli arkaplanlara sahip 30’un üzerinde yazardan 133 temel değişiklik önerisi geldi ve bunlar değerlendirmeye alındı.

Şu an elimizdeki sentez metin, ekososyalizme ilgisi olan ve kendisini ekososyalizmle anlamlandıran herkese – Fransa’nın ve dünyanın dört bir tarafındaki tüm birey ve örgütlere – sunulmuş durumda.

Bu “Ekososyalizm Manifestosu” sene boyunca tartışılacak ve Mathieu Agostini, Paul Ariès, Guillaume Etievant, Laurent Garrouste, Susan George, Janette Habel, Damien Joliton, Matthieu le Quang, Jacques Lerichomme, Michael Löwy, Laurent Maffeis, Corinne Morel Darleux, Arno Munster, Danièle Obono, Anita Rozenholc gibi isimlerin yer aldıği konferanslar komitesince 2013 Aralık ayında düzenlenecek olan Ekososyalizm Konferansları’nın ikinci turu vesilesiyle yeni tartışmaları da beraberinde getirecek.

Devam eden Ekososyalizm Konferansları’na dair tüm bilgiler ecosocialisme.com adresinden edinilebilir.

 

I. EKOSOSYALİZM NEDİR?

1. Somut ve radikal bir alternatiftir. Ekososyalizm reel duruma uyum sağlaması gereken bir ütopya değildir. İnsanları ve çevreyi tüketen günümüz üretim ve tüketim tarzları nedeniyle insanlığın içinde mahsur kaldığı çifte kördüğüme en mâkul insani yanıttır. Bu da olayın temelindeki nedenlere inmemiz bakımından radikal düşünmeyi ve politik eylemi gerektirir. Bu yüzden de mevcut sistemin iki itici gücü ile mücadele ediyoruz: kapitalizm ve üretimcilik. Kapitalizm yeni rant kaynakları için her şeyin metalaştırılmasını dayatıyor. Bu yüzden de sosyal eşitsizlik uçurumunu genişleten ve devam etmekte olan, özgürlüğe zararlı liberal küreselleşmeden sorumlu. Sosyal ve çevresel atık dökümü, kirliliğin bölgeler arasında yer değiştirmesi ve ekosistemlerin tahribatı ile hüküm sürüyor. Üretimcilik doğal kaynakları tüketiyor ve iklimin dengesini bozuyor. Tüketim ideolojisi de bunun doğal bir sonucu. Asla tatmin edilemeyecek gereksinimler yaratmak için büyük reklam kampanyaları ile metaların yığınlar halinde tüketimini kural haline getiriyor. Bu sistemin gerçek faillerine parmağımızı doğrultuyoruz: küresel finans oligarşisi, demokratik kontrolden yoksun çokuluslu lobilere bağlı olan hükümetler, “serbest ve müdahaleye kapalı” rekabet ideologları, yeşil kapitalizm ve serbest ticaret. Diğer yandan, ekososyalizm, krizin üstesinden gelmenin ve insan yararını bir öncelik olarak yerleştirmenin alternatifidir: Zenginliğin vakit geçirmeden paylaştırılması, gerçek ihtiyaçlara ve ölçülü bir tüketime dayanan yeni bir ekonomi kurulması, iklimin, ekosistemin ve biyoçeşitliliğinin korunması.

2. Bir kamu yararı paradigmasıdır. Özünde insanlar henüz daha bunun üzerine düşünmeye başlamadan önceden beri içinde yaşadıkları ekosistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu ikisi birbirinden ayrılmazlar. İnsan yaşamına uygun yalnızca bir tane küresel ekosistem mevcuttur. Bu nedenle, hepimiz ekosisteme bağımlılığımız açısından benzeriz. Tüm farklılıklarımıza rağmen bu gerçek hepimiz için geçerlidir. Bu yüzden tüm diğer türlerin yararı ile bağlantılı bir insan yararı bulunuyor: insan yaşamını mümkün kılan ekosistemin korunması. Peki onu özgür iradeli bireylerin tartışması olmadan nasıl tanımlayabiliriz ki? Ve şayet birileri başkalarını üzerinde tahakküm kurar ve bazı doğrular empoze edilirse bu tartışma nasıl özgür olabilir ki? Çevreci paradigma demokrasiyi, sosyal eşitliği, sekülerliği ve feminizmi gerektirir. Bunlar oligarşik, dogmatik ya da patriarkal müdahaleler olmadan toplumsal bir tartışmanın gerçekleşebilmesi için gerekli koşullardır. Son olarak, genel insan yararını belirleme tartışmasında her birimizin “kendisi için” iyi olanı değil herkes için iyi olanın ne olduğunu söylemesi gerekmektedir. Bu da insan haklarının evrenselliğini, bir ödev olarak vatandaşlığı ve bir gereklilik olarak cumhuriyeti tesis eder. Politik ekoloji ile evrensel bir sosyal cumhuriyeti birleştiren işte böylesi bir sebepten doğan bağdır. Ekososyalizm adını verdiğimiz de işte bu küresel politik teoridir. Ekososyalizm, hümanizmle de sosyalist ve somut bir evrenselcilikle de ilişkilidir.

3. Solda yeni bir politik sentezdir. Ekososyalizm, doğası itibariyle anti-kapitalist bir ekoloji ve üretimcilik mantığından azade bir sosyalizmi bütünleştiren yeni bir politik projedir. Soldaki ana akımların yeni bir politik paradigma ile yollarının kesişmesine olanak tanır. Kapitalizme alternatif bir toplum projesi olarak buna ihtiyacımız var. Ekososyalizm, çevrenin yıkımının ve insanın insanı sömürmesinin silinip yok edileceği bir toplumun gelişimi ve özgürleşmesi için mücadeleye yönelik bir perspektif çizer. Bizim ekososyalist tasavvurumuz insanın gereksinimlerini ve gezegenin sınırlarını hesaba katmaktadır. Üretimin toplumsal yararı, tüketim şekillerimiz, gerçek ihtiyaçlarımız, ürettiğimiz şeylerin amacı ve onları nasıl ürettiğimiz üzerine yeni bir düşünme imkanı sağlar.

4. Sosyalizmin yenilenmesidir. Sosyalizm her zaman insanın özgürleşmesi peşinde koşmuştur. Bu da zenginliğin paylaşımını, erkin demokratikleştirilmesini ve küresel çapta her kadın ve erkeğin eğitilmesini beraberinde getirir. Bu, bizim program olarak önümüzde durmaktadır. Ama artık biliyoruz ki sonsuz büyüme yoluyla özgürleşme elde edilemez: İnsan yaşamını mümkün kılan ekosistem buna izin vermiyor. Bu gözlem de bize kapitalizmle tüm ilişkisini koparmış yeni bir ilerleme modeli tanımlamayı gerektiriyor. Üretim ve değiş-tokuş sisteminin ama aynı zamanda üretim ve tüketim modellerinin içeriğinin de yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Bu yüzden bu yaklaşım tüm toplumsal ve politik örgütlenmeyi içeriyor. Bu da bizleri, insan ilerlemesinin gerçekten ne anlama geldiği üzerine ekosistemi koruma bağlamında yeni bir tarzda düşünmeye zorluyor. Dolayısıyla, insanlığın geleceği için yeni bir dizi özgürleştirici stratejiler öneriyoruz.

 

II. İDEOLOJİK KÖRDÜĞÜMLERDEN ÇIKIŞ YOLU

5. Yeşil kapitalizm yalanı ve çevreciliğin riski. Bizim ekolojimiz toplumsaldır. Soldaki tarihsel mücadeleleri devam ettirir. Liberalizmle uyumlu bir ekoloji vizyonu aldatmacasını reddediyoruz. Sürdürülebilir kalkınma maskesi altında, maksimum kar arayışları için yeni bir alan açan, emperyalist dinamikler ve kısa vadeli vizyonları besleyen “yeşil kapitalizmi” açıkça ifşa ediyoruz. Basitçe suçu bireylerin sırtına yükleyen ve bu yolla dizginlenmemiş üretimciliğin esas sorumluluğunun altını çizmekten sakınan muhafazakar konumlanışları reddediyoruz. Bu tür konumlanışlar, kapitalist üretim ve tüketim tarzlarına karşı verilen mücadeleden yüz çevirerek işbu üretim tarzlarının en kırılgan ve savunmasız kesimleri sömürdüğünü ve gelişmekte olan ülkeleri yağmaladığı gerçeğini kabul etmeyi reddetmekteler. Emekçi kesimlerle bağlarını koparmış, küresel ekonomiye ciddi bir eleştirel yaklaşımdan ve toplumsal vizyondan uzak, dolayısıyla da çevresel verimlilikten yoksun böylesi bir masabaşı ekolojisini reddediyoruz. Bizim ekolojimiz, çevre sorunlarını sistematik olarak ekonomik sistemin eleştirisiyle ve toplumsal mücadelelerle ilişkilendirerek ve tüm dünya vatandaşlarını dahil ederek ele alır.

6. Sosyal demokrat kördüğüm. Zenginliğin herhangi bir yeniden bölüşümünün öncelikle gayri safi yurtiçi hasılada bir atışa ve toplamda artan meta tüketimine dayanması gerektiğini söyleyen sosyal demokrat doktrini reddediyoruz. Bu çifte saçmalıktır. Bir yandan, finans sermayesinin gücünü sürdürmesini sağlar ve zenginliğin paylaşımının “büyümenin getirdiği faydalara” bağlı olduğunu varsayar. Çoktan elde edilmiş sermaye birikimini dert edinmez. Lakin bizler zenginliğin orada olduğunuz biliyoruz ve onu bölüştürmek için beklemeye ihtiyacımız yok. Söz konusu olan kapitalist soygunculuk yoluyla bu zenginliğin biriktirildiği gerçeğidir. Diğer yandan sosyal demokrat doktrin, insan uygarlığı için intihar demek olan sınırsız bir büyüme modeline dayanmaktadır. Gayri safi yurtiçi hasıla “iyi yaşamı” yansıtmayan bir ölçüttür. Tabii ki her insanın temel gereksinim mallarına erişimi bir mecburiyettir. Dahası tabii ki kamu yararı gözeten farklı aktiviteler de gereklidir. Ancak nereye gittiğini görmeyen kör bir ekonomik büyümeyi hızlandırmak toplumsal aciliyetlere bir cevap oluşturmaz. Hatta ekosistemi, doğal kaynakları ve iklimi koruma açısından bakarsak daha da az katlanılabilir veya istenilir bir durumdur. Dolayısıyla ne büyümenin sürdürülmesinden ne de kesintilerden müteşekkil bir yaşamın faydalarından medet umuyoruz. İkisine de inanmıyoruz.

 

III. İNSANIN GELİŞMESİNE HİZMET EDEN YENİ BİR POLİTİK EKONOMİ KURMAK

7. Ekonomiyi insan ihtiyaçlarının hizmetine sunmak. Ekososyalizm, ekonomik ve üretim sistemlerini insan gereksinimlerinin hizmetine sunmayı arzu eder. Bu noktada, liberaller tarafından savunulan arz tarafı politikalarına karşı çıkar. Büyük çaplı reklam harcamaları yoluyla sadece pazarda satabilmek uğruna akla gelen her şeyi, akla gelen her koşulda üretmeye dayanan bu üretimci mantığı reddediyoruz. Sistemin böylesi bir amaçla ve karları arttırmak için bizlere bozulmaya veya er ya da geç modası geçmeye, kullanım dışı kalmaya programlı ürünler sattığı çok açık değil mi? Uygarlığımızın durmak bilmeyen atık yığınına daha ne kadar katlanmamız gerekiyor? Bu atığın büyük bölümünün küresel Güney ülkelerine, bu ülkelerdeki insanların ve çevrenin zararı pahasına ihraç edildiği gerçeğini daha ne kadar görmezlikten geleceğiz? Tam tersine, kolektif kararlarımız gerçek ihtiyaçlarımızın karşılanması tarafından yönlendirilmeli. Ekolojik planlamanın anlamı budur. Bu planlama, herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ve ekosistemi koruma görevimiz doğrultusunda, gerçek gereksinimlere dayanmak suretiyle var olan çarpık mantığı ters yüz eder. Üretim sistemini bu gerekliliklerle uyumlu hale getirir.

8. Geleneksel düşünce kalıplarıyla ipleri koparmak. Ekososyalizm, menfaatlerin ve üretim araçlarının özel mülkiyetinin diktatörlüğüne meydan okur. Çalışma ilişkilerini sorgular. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini ve toplumsal bir ekonomi için özyönetim ve kooperatifler üzerinden gelişen alternatif önerileri destekliyoruz. Özellikle bankacılık ve kredi alanlarında, kamu politikasının araçları olarak gördüğümüz mali bağımsızlığı ve kamulaştırmayı savunuyoruz. İnsani gelişim göstergelerinin tutulması, küreselleşmenin geri çevrilmesi ve sosyal ve ekonomik korumacılık, yurttaşlık geliri garantisi, maaşların toplumsallaşması ve maaş tavanı gibi öneriler bildik yolların dışına çıkmak ve sisteme destek verme tuzağından kaçınmak için aklımızda olan pek çok perspektif arasındalar. Çalışmanın zorunluluğunu yeniden değerlendirirken aynı zamanda tam istihdamı hedefimiz olarak belirleyerek ve “daha az ve daha iyi çalışma, herkes için iş diyerek” çalışma zamanını ciddi bir şekilde düşürme yolunda ilerleme kaydetmeliyiz. İhtiyacımız olanları üretmek için gerekli olandan daha uzun süre çalışmanın bir anlamı yok. Böylelikle, özgürleştirilen zaman, günümüzde “üretken olmadığı” düşünülen ama “iyi yaşam” için gerekli olan faaliyetlere ayrılabilir.

9. Farklı şekilde üretmek. Üretim sistemimizin genel revizyonu 4R olarak adlandırdığımız şeye dayanıyor: Ekonomik faaliyetlerin yer değiştirmesi (relocation), ekolojik biçimde yeniden endüstrileşme (re-industrialization), endüstriyel faaliyetlerin yeniden yapılandırılması (re-structuring) ve işin yeniden dağıtımı (redistribution). Pek çok ihtiyaç ise halen karşılanmamış durumda: yeniden yapılandırılmış bir ekonominin ihtiyaçları, bireysel hizmetlerin ihtiyaçları, agro-ekolojinin ihtiyaçları, gıda egemenliği ve herkes için gıdayı amaç edinmiş çiftçiliklerin ihtiyaçları, yenilenemez kaynaklara bağımlılığımızı azaltmakla uğraşan araştırma alanlarının ve “yeşil” sektörlerin (yeşil binalar, enerji verimliliği, evlerin termal restorasyonu, yenilenebilir enerjiler gibi) ihtiyaçları vs. Artan işsizlik ve sosyal kriz ile birlikte, yeni işler yaratma ya da olanları koruma ihtiyacı çok sık biçimde çevreyi koruma zorunluluğunun karşısına konulur. Bu bir saçmalıktır. Buyurun size liberal “bırakınız yapsınlar” politikalarının sosyal ve ekonomik maliyetlerinden biri. Aksine, ekonomik faaliyetlerin yer değiştirmesi ve ekolojik dönüşüm tüm ülkelerde hem yerel hem sürdürülebilir pek çok işi koruma altına almaya, dönüştürmeye ya da ortaya çıkarmaya fırsat tanıyacaktır.

10. ”Yeşil ilkeyi” politik pusulamız olarak tayin etmek. Yeşil ilke, ekonomi yönetimimizin temel göstergesidir. Dünya Bankası, IMF, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Merkez Bankası tarafından dayatılan “yapısal uyum” ve kemer sıkma politikalarına dayalı “altın kural”ı değiştirir. Ekolojik borcumuzu kademeli olarak ortadan kaldırarak insanlığa ve içinde yaşadığı ekosisteme olan sorumluluğumuzu tesis etmeyi amaçlar. Belirli bazı malların tüketiminin azaltılması gerekliliğiyle ve bazı diğer faaliyetlerin ihtiyaç duyulan şekilde hızlandırılması gerekliliğini (her birinin yol açtığı ekolojik ayak izini sistematik bir şekilde hesaba katmak suretiyle) bir araya getirir. Sera gazları ve biyoçeşitliliğin kaybı nedeniyle şu ana dek ortaya çıkan zararın iyileştirilmesi gerekiyor. Buna ek olarak, “ekolojik borç geri ödeme günü”nü her yıl biraz daha ileri bir tarihe çekmek kamu politikalarının etkinliğini değerlendirmenin bir aracı olarak benimsenecektir. Bu tarih, dünya ölçeğinde gezegenin 1 yılda kaldırabileceği atık yüküne ve (kendini yenileme kapasitesi de göz önünde bulundurularak) yenilenebilir kaynak kullanımı seviyesine ulaşılan güne denk gelen gündür. Bizim hedefimiz ise bu tarihi 31 Aralık tarihine kadar çekmek, yani bir başka deyişle ekolojik ayak izimizin etkilerini yok etmektir. Bu da sera gazlarını ciddi ölçüde düşürmeyi ve ayrıca kontrolü imkansız olan radyoaktif atıklar üreten, insanlar için olduğu kadar ekosistem için de kabul edilemez riskler taşıyan nükleer enerjiyi kademeli olarak sonlandırmayı gerektirmektedir.

 

IV. EKOSOSYALİST DEVRİMİ İNŞA ETMEK

11. Mücadelelerimiz birleşmek zorunda. Bu uygarlıktan bir çıkış yolu bulma hedefimiz politik eylemliliğe en geniş sayıda insanın dahil olmasını gerektiriyor. Bu basitçe birbirleriyle benzer görüşü paylaşanların arasında olmak ya da daha da kötüsü, bazılarının diğer grupların karşısında örgütlemesi değil, bir birleşebilme ve birlikte eyleyebilme meselesi. Emekçilerle ve alternatif bir toplum ve çevre projesi için mücadele eden, sistem tarafından dışarıya itilmişlerle yan yana duruyoruz. Ekolojik yeniden yapılanmanın onlara rağmen gerçekleşmesi şöyle dursun, bu onlar olmadan asla başarılamaz. Toplumun rotasındaki bu radikal değişiklik mücadelemizde hasımlarımız endüstrinin bilimsel araştırmacıları ya da işçileri değil; bankalar, çokuluslu şirketler ve tüm üretim modellerini kamunun çıkarları yerine özel çıkarları doğrultusunda yönlendiren hissedarlar.

12. Yeniden oluşum için mücadele etmek ve direnmek. Ekososyalist devrim, tüm direnmeyi sürdürenlerle birlikte, toplumsal mücadeleler ve çevre mücadelelerinde bir duruş ve program önerilerini harmanlar. Bu kuruluşun içinde yer alacak yurttaşlar şunlar gibi bir dizi pratik deneyimin ve alternatiflerin gelişmesinde rol oynarlar: yerel dağıtım ağları, küçük ölçekli köylü tarımının sürdürülmesi için kooperatifler, kırsal gıda ürünü çiftçiliğine destek, tarıma elverişli arazilerin kentleşmesine karşı faaliyetler, değişim kenti (transition town) ağları, şirketlerin çalışanların kontrolüne geçmesi, yerel takas sistemi, mevduatları sorumlu biçimde değerlendiren tasarruf sistemleriyle yerel para birimleri, kolektif ev ve araba kullanımı. Reklamcılık karşıtı eylem ve boş mesken işgalleri gibi şiddetsiz sivil itaatsizlik eylemlerinde aktiftirler. Ekososyalist kuruluşa destek veren insanların seçilmiş temsilcileri söyledikleriyle yaptıkları arasında tutarlı bir yaklaşıma kendilerini adamışlardır. Örneğin, reklamcılığı yasaklama, kamu hizmeti veren kurumları yeniden kamulaştırma, savurgan tüketimi aşırı vergilendirme ya da kamu hizmetlerine ücretsiz erişimi genişletmek için adımlar atarak solu canlı tutarlar.

13. Çevresel planlamayı uygulamaya geçirme. Çevresel planlama, uzun vadeli kontrolü olduğu kadar tamamen emekçi, yurttaş ve tüketicilerin kontrolü altında olan bir kamusal kontrolü de hesaba katmayı gerektirir. Buradaki sorun sanayi, bilimsel araştırmalar ya da teknolojinin kendisi değil, insanların seçim yapabilme ve kontrol edebilme eksikliğidir. Bu kontrol kapasitesini elde etmek için bir yurttaş devrimi gerekmektedir. Amaç edindiğimiz devrimci ütopyacılıkla teknik uzmanlığın patlayıcı birleşiminden oluşan böylesi bir devrimdir. Bu bağlamda Ekolojik Plan, gereksinimlerimizi sorgulayarak ve üretim, değiş-tokuş ve tüketimin yönünü kendi sosyal ve ekolojik değerlerimiz doğrultusunda değiştirerek başka bir gelişme modeline doğru yeni bir rota çizmemize olanak tanımaktadır. Bilimsel araştırma sektörü kamu yararı ve gerçek ihtiyaçlar etrafında yeniden düzenlenmeli ve örneğin vatandaş buluşmaları gibi yeni katılım şekilleri keşfetmeliler. Devlet okulları, bu rota değişimini desteklemek, yeni faaliyetlerin meydana çıkmasını sağlayacak yolların taşlarını döşemek için mesleki ve genel eğitim yoluyla tüm yaş gruplarının genel bilgi ve beceri seviyesini artırma üzerine çalışmalıdır. Sosyal ve çevresel yararlılık kriterlerini ve Avrupa Birliği’nden yerel yönetimlere dek politika üretiminin çeşitli kademeleri arasındaki çalışma ilişkilerini yeniden tanımlamak için en geniş ifadesiyle halkın katılımını sağlayan konferanslar düzenlenmelidir. Çevresel planlama, toplumsal ve çevresel mücadelelerin büyüyen yakınsaması ile birlikte kurumsal yönetişimde personelin artan şekilde söz hakkı ve katılımını sağlar.

14. Kurucu bir meclis olmadan eşitlik ve sosyal egemenlik olanaksız. Devlet okulları yoluyla, çevre eğitimini de içeren yüksek düzey bir ortak kültüre olan gereksinimi bu vesileyle tekrarlamaktayız. Herkes tarafından paylaşılan toplumsal bir sözleşme hazırlama yolundaki uzlaşıyı örecek bireysel ve kolektif özgürleşmeyi başka türlü nasıl başarabiliriz ki? Ekososyalist tasavvur; bu uygarlıktan çıkış yolunu planlama, özgürleştirici bir toplum inşa etme ve herkes için, her yerde temel haklara erişimi garanti altına almak için temel araçlar olan olan devletin, halkın ve kamu hizmetlerinin rolünü bir kez daha teyit eder. Bunlar kurucu bir meclis vasıtasıyla yeniden tasarlanmalıdır. Bu meclisin, kurumları baştan aşağı yenilemesi ve tüm bölgelerde yurttaşların ve halkların egemenliğinin sürekli katılımını garanti altına alacak demokratik yol ve araçlar oluşturması gerekecektir. Bu devrimci görev büyüktür. Aslına bakılırsa, çarpık kentleşmeye, büyük kentlerdeki nüfus yoğunluğuna ve bölgeler arasındaki örgütlü rekabete taban tabana zıt olan bir kent ve kır tahayyülünün tesisini destekliyoruz. “İyi yaşam” için vazgeçilmez olan işlevleri bir araya getiren yeni bir kentleşme tarzını savunuyoruz. Yaşamın ticarileştirilmesini ve GDO’ları olduğu kadar su, enerji ve bilgi gibi müşterek varlıkların ticarileştirilmesini ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini de reddediyoruz. Bu müşterekler, cumhuriyet altındaki eşitliğin teminatı olan devlet, yerel yönetimler ve sendikalar, dernekler ve tüketici birlikleri ve bu müştereklerden faydalanan vatandaşlar arasındaki çalışma ilişkileri yeniden kurgulanarak kamusal yönetim altında toplanmalıdır.

15. Kültürel mücadeleyi sürdürmek. Ekososyalist tasavvurumuz ideolojik mücadelesini halkın kendi tarafından, kendisi için eğitimi üzerinden sürdürür. Hayal gücünü boyunduruk altından kurtarmak ister. Yetersiz ya da hiç olmayan çevre mevzuatları ile yüz kızartıcı çalışma koşulları altında dünyanın bir ucunda üretilen, zararlı ve gereksiz ürünleri arzulamamızı sağlayan üretimciliğin gerektirdiklerini ve sözde uzmanların görüşlerine boyun eğmiş bir uysal tüketici-birey üretme çabasını açıkça ifşa eder. Üretimciliğin silahlı kanadıyla çarpışır: insan bedenin itaatkar biçimde ticarileştirilmesi ve seksizmi kullanan reklamcılıkla, moda kültürüyle, bizi sürekli satın alma ve tüketmeye yönelik tahrike maruz bırakan ve koşullandıran kredi kurumları tarafından el değiştiren medyayla. Bu ideolojik savaş aynı zamanda sözcüklerin de bir savaşıdır. Kendisiyle çelişen ve aldatıcı bir dil politikasını reddediyoruz: “Gider” haline gelen “emek ücreti”, “külfet” olarak yeniden sınıflandırılan “sosyal sigorta katkıları”, “kanuni yaptırım” adıyla yeniden adlandırılan “polis güçleri”, “video koruma” kılığına giren “video gözetimi” ya da “temiz ve karbonsuzdur” kıyafeti giydirilen nükleer enerji.

16. Liberal anlaşmaları yüksek sesle eleştirmek. Küresel Güney halklarının sömürülmesi ve doğal kaynakların yok olmasına, aynı zamanda gelişmiş ülkelerde marjinalizasyona katkıda bulunan serbest ticaret anlaşmaları ve ekonomik ortaklık anlaşmaları gibi küresel ölçekte Dünya Ticaret Örgütü tarafından ileri sürülen anlaşmaları tarihin çöplüğüne atıyoruz. Dünyadaki ilk ekonomik bölge olması sebebiyle, Avrupa Birliği’nin geçirdiği değişimler tüm gezegeni etkiliyor. Liberal politikalar, halihazırdaki anlaşmalar ve kemer sıkma projeleri tarafından korunuyor. Ekonomi ve finans lobilerinin liderliğinde kurulu tüm bu politikalar kamusal hizmetlerin ortadan kalkmasını, özel ticari çıkarların ve serbest ticaretin genişlemesini hedefliyorlar. Bu durum, kamu hizmetlerinin ve ortak zenginliğin yok edilmesi kadar ticari rekabetin neden olduğu bir atık kaynağı da aynı zamanda- ki bunların hepsi de özel çıkarların dümenine su taşıyor. Avrupa’daki liberal politikalar ve kemer sıkma politikaları aynı zamanda üretim ve değiş-tokuşu insan gelişimine yönelik amaçlar doğrultusunda kontrol etmeyi ve yönlendirmeyi imkansız kılıyor. Bu koşullar altında, Avupa’da ekososyalist bir politikanın liberal Avrupa ve onun verdiği direktiflere karşı çıkmayı gerektirdiği görüşünü savunuyoruz. Bunu başarmak için vatandaşlar, finans çevreleri ve Avrupa Birliği’ndeki antidemokratik kurumlar arasında başka bir güç dengesi inşa etmek şart. Avrupa Birliği, geniş çaplı çevre politikaları ve sosyal politikalar için uygun bir ölçek olarak değerlendirilebilecekse de, bu politikaların hayata geçirilmesi ancak insanların demokratik kontrolüyle inşa edilecek başka bir Avrupa ile mümkün olacaktır.

17. Uluslararası ve evrensel bir mücadele sürdürmek. İnsan yaşamıyla uyumlu sadece tek bir ekosistem var. Bu yüzden de bu gerçeği tüm meselelerde göz önünde bulundurmalıyız. Gezegenin herhangi bir yerinde alınan kararların diğer her yerinde yansımaları oluyor. Ekososyalist proje, küresel Kuzey ülkelerinin, Dünya Ticaret Örgütü’nün, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve Dünya Bankası’nın Küresel Güney’in halklarına karşı olan sorumluluklarının farkına varması gerektiğine işaret eder. Bunu yaparken işbirliği yerine konan örgütlü rekabeti, üretimcilik ve onu küresel iklim üzerindeki yıkıcı etkilerini, doğal kaynakların yağmalanmasını, tarım arazileri üzerindeki yarışı ve aynı zamanda (AB, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den müteşekkil) Troika tarafından dayatılan kemer sıkma politikalarını açıkça suçlar. Bunlara ek olarak, aynı zamanda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin tanınmasını ve çevre suçlarına yönelik uluslar arası bir mahkemenin oluşturulmasını işaret eder. Ekososyalizm, ilerleme ve sosyal gelişmeye yönelik politikaları çevre koruma ile ilişkilendiren tartışmaya katkı koymamıza ihtiyaç duyar. Bu amaçla, Arap Baharı, Arjantin’de borçların ve medya tekellerinin reddedilmesi, İzlanda ve Venezuela’daki Kurucu Meclisler, Ekvador’da petrolü yeraltında tutmak için mücadele eden Yasuni ITT girişimi gibi dünyanın diğer yerlerindeki alternatif politikaları ve gelişmeleri destekliyor ve ilhamımızı onlardan alıyoruz. Bu mevzilerde edinilen bilgi, deneyim ve metotlar bir araya getirilmelidir. Ekososyalist proje, onu çağımızın halk devriminin gayesi haline getirecek küresel bir forum tarafından desteklenmelidir.

18. Ekososyalizmin yolunu açacak bir halk devirimi. Hedefimizin ölçeği düşünüldüğünde, kapitalist üretimci modelden vazgeçip rotayı yeni bir ufka doğru kırmak basitçe bir seçimle iktidarı devralma şeklinde ya da yukarıdan dikte edilen kararlar sonucu gerçekleşemez. Bu durum insanların tüm çeşitlilikleriyle yeterli derecece temsil edilmesini sağlayacak orantılı temsile dayalı seçimlerin yapılması, cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve bürokrasi çoğulculuğuna bir son verilmesini de içeren, yerleşmiş uygulamaların radikal bir revizyonunu da beraberinde getirir. Mevzubahis olan oligarşiyi dize getirmek ve her koşulda gerçek demokrasi yoluyla halkın egemenliğini tesis etmektir. Bu da ekososyalist parlamenter çoğunlukların, toplumun tüm yaşam alanlarına müdahil olan halk hareketleriyle çabalarını ortaklaştırmasını gerektiriyor. Her yerde ve her konuda, kamusal çıkarın nerede yattığını belirlemek amacıyla her kadın ve erkeğin inisiyatifi geri alması bizim “halk devrimi” dediğimiz şeydir. Bu bir devrimdir çünkü mülkiyet biçimlerini, kurumsallaşmış sistemi, toplumu ve ekonomiyi düzenleyen yasal, sosyal ve çevresel standartlar hiyerarşisini değiştirmeyi hedefler. Dahası, bu bir halk devrimidir çünkü her insanı belli bir toplum kesiminin çıkarı için değil, tüm insanların iyiliği için güçlendirmeyi hedeflerken kurumsal yapılar sağlayıp politik çoğulculuk çerçevesinde küresel oy verme hakkını savunur. Bizler, çaresizlik ve öfkenin nefrete dönmesini reddediyoruz. Ne aydınlanmış bir öncülük, ne yeşil bir diktatörlük ne de insan-merkezli bir dar görüşlülük bizim istediğimiz; aksine biz halkların devriminin demokratik yolunu destekliyoruz. Halklar değil sorun olan, tam tersine çözüm onların elinde. Güncel krizin bize verebileceği en kötü zarar, insanlığın yeni bir geleceğe açılma konusunda başarısızlığını kanıtlaması olur. Bu yeni gelecek ekososyalizm olabilir. Onun yeşermesine izin verelim!

Şubat 2013

 

Fransız Sol Parti

(Çeviren: Merthan Özcan, Ekoloji Kolektifi)