Düş yolculuğunda pusulasını kaybeden sol…

134

Bir süredir, Kıbrıs’ın kuzeyindeki sol üzerine onlarca yazılar yazdım, tartışmaya, tartıştırtmaya çalıştıklarım oldu ama ‘şimdi bunları mı konuşacağız’ cevapları arasında sözlerimiz kaybolup gitti…

Sol bir süredir iyice dibe çöktü. İyici anlamsızlaştı. İyice sözü dinlenmez oldu. Eleştirdiği rejimin kendisine benzedi.

Yazıya girmeden ‘sol’ tanımlama üzerine Ragıp İncesağır’ın Gelecek dergisindeki yazısı için yazdığı dipnotu buraya da almak isterim:

“Solun ne olup ne olmadığına ilişkin bir tartışmanın yaşanması gerektiğine tabii ki ben de inanıyorum. Ne var ki, solculuğun bizim analizlerimiz dışında da bir “aktüel” anlamı var ve bu anlamı ortaya çıkarıp; onunla hesaplaşmadığımız sürece solculuk, “hepimizin” ortak adı olmaya devam edecek. Yoksa tabii ki nasıl olsa “onlar solcu değil ki; solcu biziz” kolaycılığıyla ya da “bir kısım sol” diyerek saydığım problemlerin bizden uzak olduğunu zannedebiliriz. Böylece kendimizi de kandırabiliriz. Yok; böyle yapmayalım. Solu şimdilik kaydıyla, hepimiz olarak tanımlayalım. Böylece, bu vesileyle sadece “onlara” değil, kendimize de bakalım.” [ Yalan… Riya… Demagoji ve Sol , Ragıp İncesağır, Gelecek Dergisi Sayı 11 / Temmuz-Ağustos 2003]

Yazıya geri dönersek, sol pusulasını kaybedeli epeyi oluyor, yönünü bulmak için kuzey yıldızını da görmek istemiyor niceleri. Kendi yaşam alanına sıkıştırdığı zamanların, kendi dergahındaki ayinlerin, törenlerin dışında sol sözcükleri kullanmıyor…

O kadar ki seçim sürecine girilmesi için zorlandığımız bugünkü koşullarda, en militan solcunun bile ağzından duyduklarımız tüylerimizi diken diken etmeye yetiyor. Militan acı acı dert yanıyor ‘başka ne yapabiliriz ki, elimizde başka ne olanağımız var, alanlara çıktık da ne oldu, ne değişti’. Anlaşılan militan dertli. Dertli olması doğal çünkü usta diye baktıkları ona düş kurmayı unutturdu. Yeni kuşağa, düş kurmak yerine gerçekçi olması öğretildi. Düşlerimiz kadar özgür olduğumuzu söyleye Che’nin t-shirtleri giyip onun gibi yaşama ağırlığını kaldıramayan bir sol kuşak yetişiyor. Sol hep ütopyası peşinde koşan ama ütopyasanında boğulmayandı:

“Bir hayalin izini sürmek, “imkânsızı istemek” hep en büyük özelliğimiz olacak. Bizi daima isyancı kılacak. Uyumsuz, huzursuz kılacak. Bu zalim zamanın gerçeklerine teslim olmayacağız hiç. Ütopyamızı, adamızı hiç kirletmeyeceğiz” diye yazıyor yazar ama acı acı da ekliyor: “Ama… Ama bu, muhayyel bir halk ile muhatap olmak; onunla konuşuyormuşuz gibi yapıp kendimizle konuşmak; halkta, onda olmayan bir takım erdemler görüp, yüceltmek, iki eve gidip mahalle çalışması, üç işçi tanıyıp proleter hareket kurduğunu sanmak anlamına gelir mi? Çelişki gibi görünse de kurgulanmış, sanal bir halk için dövüşmek, ölmek, onun adına “infaz” etmekle; halkın sahici yüzüyle karşılaşmaktan korkarak, mümkünse ona hiç dokunmamak aynı sorunun farklı yüzleri. Bu yüzdendir ki, uzunca bir zamandır sol, kendinden başka kimseyi siyasetin konusu, öznesi, muhatabı yapamadı.” [agy]

Neysa bizim sol için bunlar yine de şimdi tartışılma zamanı olmayan konular olacak, şimdi daha önemli işleri olacak. Halk onlardan birlik kurmalarını istemişti, onlar da kuracaklar. Kursunlar ve ‘büyüklerin’ dünyasında yerlerini alsınlar:

“Sokaktayız… / Çocuklar / bilyelerini paylaşan / ağız dolusu gülen / avaz avaz bağıran / kedilerle oynayan / duracağı yeri bir türlü bilmeyen / bisiklete binen / zıp zıp zıplayan / yanlış yapan / düş kuran çocuklar…

Herşeyin karşılıklı olduğunu bilen, nerde durulacağını söyleyen, ‘karını maximize eden’, kin tutan, Mersedese binen, televizyonlardan çıkardıkları savaşları izleyen büyükler” [Otonom Dergisinin Arka kapağı 2. Sayı Aralık 2002]

Rejime karşı mücadele, çoğu zaman çocuk olmayı bilmektir büyüklerin dünyasında…

Özgürleşme, önce bireyden başlanmalıdır ki birey özgürleştikce çevresini de özgürleştirebilmeli…

Ama kendini büyüklerin dünyasına kısarsa birey, başka neyimiz var ki derse militan, o zaman onun önce kendi ile hesaplaşması gerek…

Başlamalı okumaya sistem karşıtı hareketlerin tarihini, nerden nereye gelindiğini, nereye gidildiğini…

En basitinden başlamalı, küreselleşme karşıtlarının öykülerinden de yararlanabilir ama bir yerden başlamalı ve militan, önce kendini özgürleştirmeli…

Umudu yeniden kazanmalı, düş kurmayı öğrenmeli sağın her türlü kirlenmişliğinden de kurtulmalıdır:

“ “Yeni bir dünya”yı tahayyül etmek, imkânlarını araştırmak ve bunun için kavga vermek demek olan solculuk, yalanı ta başından beri lanetlemişti aslında. Yalan, eski dünyaya ait; “egemenlerin durumlarını korumak, daha çok sömürmek ya da kitleleri daha fazla uyutmak” amacıyla kullandıkları bir yöntemdi. Gerçek ise devrimciydi.” / “Propagandanın, yalın sözün kifayet etmediği, her türlü ilişki kurma çabasının karşılıksız kaldığı bu yeni durumda sol, burjuva siyaset tarzının gücü karşısında yenilgisini sessiz sedasız kabul etti. Bükemediği bileği öptü. “Madem bizim yöntemimizle olamıyor, o zaman biraz da onların nasıl başardığını anlayalım; görelim; deneyelim” dedi. Kanımca yalan ve riya böyle bir sürecin sonunda bulaştı sol siyasete.” / “ “Seçimlerde yüzde 10 barajını aşıyoruz” yalanı böyle bir yalandır. Taammüden söylenmiştir. Yalancı, seçim sonrasında böyle bir yalanı “seçim sonuçlarını etkileyeceğini düşünerek söylediklerini” itiraf etmiştir. (Seçmenin bu yalandan etkilenmediği gerçeğini bir yana bırakalım.) Asıl düşündürücü olan, yalanın siyasette bu kadar açık açık ve utanmadan kullanılması neden hiç tartışılmamış; ciddi hiç bir tepki almamıştır?” / “Yalan solda sadece bir “göz boyama” aracı olarak kullanılmaz. Bir ideolojik mücadele aracı işlevi de görür. Bugün, asgari ahlaki kurallar bile bir kenara bırakılıp, hiç bir politik çözümlemeye gerek olmadan, siyasal muarızlar istenildiği gibi suçlanabilir.

Filancaların “sosyal demokrat, şoven, marjinal, AB’ci, neo liberal, beyaz Türk” vs. olduğunu savurursunuz ortalığa. (Ufuk Uras için Aydınlık dergisinde yazılanları unutacak mıyız? [Burda okuyucu bu örneği Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek Gazetesinin YBH için yazdıkları şeklinde de okuyabilir (yn)]) Nasıl olsa ne taraftarlarınız ne de 3. şahıslar size “neden, nasıl vardın bu kanıya?” diye sormayacaklardır. Söz yine, uçuşan bir tüy hafifliğinde, hiç bir karşılığı olmayan haliyle boşlukta kalacaktır.” / “Yalan söyleyerek, bunu bile-isteye, bağıra bağıra yaparak, gerçeklerle ve ilkelerle istediğimiz gibi oynayabileceğini sanarak, en önemli kozunu da kaybetmiyor mu? Solu çekici kılan ne kalıyor geriye? Umudu yalanla mı büyüteceğiz?” [Gelecek dergisi agy]

Evet, sol siyaset sağlaştıkça, umudu yalanla mı büyüteceğiz sorusu en ağır şekli ile kendini dayatıyor. Bizim sol, büyüklerin dünyasında yerini alıyor, karşılıklarını arıyor siyasetinin, düşünü, ütopyasını terk ediyor. Ağzında sakız ettiği ‘halk istiyor’, ‘halkın birliği’, ‘halkın talebi’ gibi ağdalı laflarla dönüştüremediği kitlelere atıflarda bulunuyor ve kendi dönüşümüne kılıflar arıyor. Dönüşüyor, dönüştükçe kendi olmak çıkıyor, kendi olmaktan çıktıkca hareketin militanının morali bozuluyor, yalnızlaşıyor, kendinin bile inanmakta zorluk çektiği alanlara sıkışıyor. Başka ne yapılabilir sorusunun cevabını bulamıyor. Sınavda, tam da biz burasına çalışmadık diyerek haylazlığını örtmeye çalışan öğrencinin masumiyetine bürünmeye çalışıyor ama bürünemiyor çünkü kaç zamandır hiç ders çalışmadı ki. Son neyi okumuştu ki militan?

“Solcu bir radyoda programcı, geçenlerde hükümet hakkında heyecanlı heyecanlı konuşuyordu: “Halkımız bunu istemiyor. Halkımız, özgür demokratik bir ülke istiyor. Halkımız yüzbinlerce kişiyle meydanlarda bunu haykırıyor…” falan. Keşke gerçekler söylediği gibi olsa. Ama maalesef değil. Bunu tespit etmekle başlayacak herşey. Milliyetçi için de millet, aynen böyle muhayyel bir kavramdır. Aslında var olmayan, onun tahayyül ettiği, olmasını istediği bir şeydir.

Karar vermeliyiz; halk bizim için de böyle bir şey mi? Onu uzaktan sevmek aşkların en güzeli mi?

Benzer bir kendini kandırma hali de zaman konusunda yaşanır. İster halka ister kendimize söyleyelim; yalan bize ait değil. Eski dünyadan ödünç alınmış her şey gibi, örgüt yapılarımız, dilimiz ve düşünme sistematiğimiz gibi, yalan da, bizi kendi dünyasına mahkum ediyor. Oradan çıkma olanaklarını elimizden alıyor. Bizi çirkinleştiriyor.” [agy]

Çirkinleşiyoruz, halkın birliği lafazanlıkları arasında, ağız dolusu kendimizin bile inanmakta zorlandığımız öyküleri anlatırken de çirkinleşiyoruz. Sol düşünü kaybedeli çok oluyor. Sol düşünü kaybedeli burjuvaziyi taklit ediyor “ama hiç bir şey burjuvaziyi taklit etmenin mazereti olamaz” [agy], sol bunu algıladığında kendi olacak ama anlamak için çaba sarf etmesi gerek…

Düşlerimiz kadar özgürüz diye yazıyor militanın t-shirtünde ama militanın düşleri işgal altında. Hem kelimenin tam anlamı ile işgal altında, hem de soyut anlamı ile… Sıkıştığı coğrafyada hem somut, hem de soyut özgürleşmesi gerektiğini anlayamadan, başka ne yapabiliriz ki sorularını yüksek sesli mırıldanmayı sürdürüyor.

Sol, sağlaştıkça, ona benzedikce umut olmaktan çıkıyor, umudu büyütmek için önce özgür olmak gerek ama militanı artık özgürleşmek de korkutuyor çünkü halkın birliğini, halkın kurtuluşunu istememek, aforoz edilmekle ayni anlama geleceği de öğretilmiş kendisine. Madem halkın birliğini isteyeceğiz o zaman başka bir şey yapmak gerek yani sağlaşmak gerek…

Umudumuzun üzerine kar yağıyor. Umut kar altında, yaşam kar altında.

Kar altında yaşam için önce bireyin özgürleşmesi gerek…

Yaşam kendini bir kardelenin tomurcuğunda saklamakta, umudu büyütecek yarının sıcaklığını hissettiği gün, kendini boylu boyunca örten karlara rağmen yer altından gün sıcaklığına çıkaracak, hüner kardelene yaşam alanı açmakta…