Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki politik ve sosyo-ekonomik son gelişmeler

182

Avrupa Sol Partisi Balkan Network’un 5 Aralık tarihinde Sofya’daki toplantıda YKP Yürütme Kurulu Murat Kanatlı’nın sunumu:

Yüzyıllardır birçok paylaşım savaşlarının yaşandığı ama özellikle 2. Dünya savaşı sonrası birçok bölgede “istikrar” sağlandığı iddia edilse de Doğu Akdeniz ve Ortadoğu coğrafyasında silahlı çatışmalar sürekli var oldu. Farklı farklı ülkelerdeki silahlı çatışmalar, geçmişten başlayarak bugün de farklı formatlarda olsa da devam etmektedir.
1990’ların başından beri ABD’nin askeri müdahale ve işgaline uğrayan Irak’taki durum hala daha belirsizdir. ABD işgali sonrası bölge ciddi şekilde istikrarsızlaştı. Ancak ABD ve onun müttefiklerin esas ilgilendiği petrol ve doğal gaz kaynakları olmaya devam ediyor, bu nedenle esas amaç bu bölgelerdeki sözde istikrarın korunmasıdır.
Yıllar önce yapılan antlaşmalarla 4 farklı ülke sınırları içinde kalan Kürtlerin, özellikle Irak’taki yeni durumla beraber ortaya çıkan ve sonrasında diğer coğrafyalara yayılan kendi özerk bölge mücadeleleri ile Ortadoğu’daki dengeler de değişmeye başladı. Özellikle Suriye’de Rojava’daki Kürtlerin öncülüğünde ama ordaki diğer etnik ve dini unsurlarla beraber demokratik konfederalizm ve komünalist ilkelere dayanan yönetim deneyim birçok yönü ile herkesin dikkatini çekti. Avrupa solu ordaki silahlı direnişin ötesine gidip, yerinden yönetime daha önem vermesi gerekiyor. Belki de solun aradığı alternatif yönetim biçimleri ve ilişkileri Rojava deneyiminde saklıdır.
Suriye veya Mısır’daki sorunları konuşurken mevcut otoriter rejim ile emperyalistler destekli rejim karşıtları arasında tercihe zorlanılmaktadır. Ancak biz sosyalistlerin görevi bölgede kendi seçeneğimizi dayanışmalarımızla ortaya çıkarmaktır. Bu nedenle bölgedeki ilerici hareketlerle daha fazla iletişim ve dayanışma bu noktada hayati öneme sahiptir.
Suriye’de süren iç savaş hali özellikle bu ülkede yaşayan dini ve etnik azınlıkları da derinden etkiledi, bu yönü ile konu geri dönülemeyecek şekilde kötüleşmektedir. Irak ve Suriye’deki silahlı çatışmalar milyonlarca kişinin yer değiştirmesine neden oldu ve bunların önemli kısmı ülkelerin dışına çıkmak zorunda kaldılar. Bu ise yüz milyonlarca mülteci yaratmış durumdadır. Ancak mülteci konusu özellikle sığınılan ülkede kötüye de kullanılmaktadır. Özellikle Türkiye’de Suriyeli mülteciler ucuz işgücü olarak çalıştırılmaktalar. Yani sorun yalnız yaşam hakkı değil ayni zamanda emek sömürüsü yönü ile önemli bir boyuta gelmiştir. Son dönemde AB zirvesindeki Türkiye ile varılan yeni antlaşma ile para karşılığı, Anadolu coğrafyası dev bir ABD üssü ve mülteciler için AB’nin tampon bölgesi ilan edildi. Bu AB’nin mülteciler, bölge barışı, insan hak ve özgürlükleri konularındaki samimiyetsizliğini ortaya koymuştur.
Rusya’nın bölgeye müdahalesi ile bölgedeki güç dengeleri farklı şekilde yeniden değişmiştir. Elbette bu müdahalenin öncesi önemlidir. Bölgede, Türkiye aracılığı ile NATO etkin olmaya çalışmaktadır. Buna karşı daha önce Gürcistan ve Ukrayna’da olduğu gibi NATO ile Rusya arasında hegemonya alanın genişletilmesi krizi yeniden bir çatışma haline dönüştü. Türkiye’nin bir Rus savaş uçağını düşürmesi ile başlayan kriz, gittikçe derinleşerek sürmektedir. Son olarak bölgeye NATO’ya bağlı yeni askeri unsurlar kaydırılmaya devam ediyor. Bu yeni, daha büyük silahlı çatışmaları doğurabilecek önemde gelişmelerdir. NATO’nun üs kullanması yalnız Türkiye ile kısıtlı kalmadı, İngiltere Kıbrıs’taki üslerini özellikle Fransa’ya kullandırabileceğini açıkladı. Çarşamba akşamı ise İngiltere Parlamentosu Suriye’de askeri operasyon için tezkereyi onayladı. Bu karar ile AB’ye ait bir coğrafya da savaşa resmen dahil edilmiş oldu. Böylesi bir zamanda Avrupa Solu’nun NATO karşıtı, bölgede barışı talep eden, savaş karşıtı kampanyası önemli değere sahip olacaktır.
Elbette Türkiye’nin burdaki rolü önemlidir. Türkiye bölgedeki Kürtlerin kendi özerk yapıları oluşturmasına yönelik acımasız müdahalelerini yıllardır sürmektedir. Hem Irak, hem de Suriye’deki Kürt bölgelerine yönelik, direk veya dolaylı çeşitli düzeylerde gerek askeri gerekse finansal unsurlarla müdahale ederek kendi çıkarları çerçevesinde bölgeyi şekillendirmeye çalışmaya devam ediyor. Bunun yanında özellikle Türkiye coğrafyası içinde Kürt bölgelerine karşı 1990’ları andıran kirli savaş yürütmektedir. Sivil halkın yaşadığı bölgeler askerin içinde oluşturulan özel birimlerin katılımı ile hedef gözetilirsek bombalanmakta, bölgede çeşitli yerlerde sokağa çıkma yasakları uygulanmakta, basın yayın organlarının bölgeden haber yapması çeşitli şekillerde engellenmeye çalışılmaktadır. Türkiye’deki otoriter yapı şiddet de kullanarak, bir süredir ciddi şekilde kısıtlanan insan hak ve özgürleri ve demokrasi alanlarına getirdiği yeni yasaklarla ve müdahalelerle Türkiye’yi hızla çok daha fazla anti-demokratik bir yapıya sürüklemektedir. Son dönemde basın üzerinde ciddi baskılar haber alma özgürlüğe vurulan yeni darbelerdir. Türkiye’de şu aşamada 30 gazeteci yalnızca gazetecilik yaptığı için cezaevindedir. Türkiye iyi bilinen iki gazetecisi Can Dündar ve Erdem Gül, Türkiye’den Suriye’ye taşınan silahlarla ilgili yaptıkları haberden dolayı casusluk suçlaması ile suçlanarak cezaevine kondu.
Filistin konusu sürekli kanayan yara olmaya devam ediyor. Artık Filistin’deki İsrail operasyonları ana akım medyada haber değerini yitirmiş durumdadır. Son dönemde İsrail’in gerçekleştirdiği operasyonlarda yüzlerce sivil hayatını kaybetti. Hala daha Filistin’in bağımsızlığı farklı kesimlerce kabül görse de, ileriye taşınamamaktadır. İsrail’in saldırganlığına karşı solun, sosyalist dayanışmasını daha somut ortaya koyması gerekmektedir. Özellikle Filistin topraklarına uygulanan ambargoların kırılması için daha aktif mücadele edilmesi gerekir.
Böylesi sıcak bir coğrafyada çok uzun zamandır süren Kıbrıs sorununda ise toplum liderlerinin katılımı ile BM gözetimde görüşmeler sürmektedir.
1955 yılında başlayan silahlı çatışmalar, 1960 yılındaki Kıbrıs Cumhuriyeti ilanı ile bir süreliğine dursa da iki toplum liderliğinin milliyetçi, ayrılık yanlısı politikaları 1963 Aralık’ında yeniden başladı ve 1974 yılında Türkiye’nin işgali ile yeni bir noktaya ulaştı. 1974 yılı Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk nüfusunun yüzde 40’nın yer değiştirmek zorunda kaldığı sonuçları doğurdu. 1975 yılında Türkiye ile Kıbrıslı Türk liderliğinin gizli antlaşması ile tarım işgücü eksiğinin karşılanması için Türkiye’den işgal edilen bölgeye nüfus taşınmaya başlandı. 1974’ten beri Türkiye 40 bin askeri ile adanın yüzde 37’sini kontrol etmektedir. 1983 yılında Kıbrıslı Türk liderliği yasadışı şekilde sözde bağımsızlık ilan etmiştir. 1974 öncesi başlayan toplum liderleri seviyesindeki görüşmeler 47 yıldır sürmektedir. Ancak adanın kuzeyi ekonomik ve askeri anlamda Türkiye’nin denetimindedir.
Yapılan görüşmelerde ilerici gözüken Kıbrıslı Türk liderliği herşeye rağmen Türkiye’nin gölgesinde kalmaya devam etmektedir. Görüşmelerde adanın birleştirilmesi sağlanmaya çalışılırken ayni zamanda 1974 yılında ortaya çıkan sorunlar da giderilmeye çalışılmaktadır.
BM gözetimde görüşmeler yapan toplum liderleri mevcut koşullarda mülkiyet konularını görüşmektedir. Bu dönemde 1974’te yer değiştiren o günkü nüfusun yüzde 40’na denk gelen sayıda kişinin mülkiyet hakkı üzerine görüşmeler sürmektedir. Türk tarafı 40 yıldır süren süreçte kullanım hakları iddiası ile ve ayrılıkçı yapının bir ifadesi olarak AB dahil olduktan sonra da mülkiyet hakkının kullanımı konusunda kalıcı derogasyonlar talep etmektedir. Bizce bu Kıbrıs’taki bölünmüşlüğü kalıcılaştıracak taleplerdir. Ayrıca tüm çözüm için görüşmelerin sürmesine rağmen Türkiye adadaki askeri unsurlarını geri çekmiyor, ne de savaş pozisyonlarını değiştirmektedir. Türkiye’den taşınan ve sonrasında adaya gelmeye/getirilmeye devam eden nüfus da görüşme sürecinde ele alınacak konulardadır. Türkiye, bu nüfus üstünde siyasi etkinliği koruyarak belli dönemlerde yapılan seçimlerde diğer unsurların yanında bu hali ile kendi istediği siyasi sonuçların ortaya çıkması sağlamaktadır. Bizler, bu nedenle seçim süreçlerinin demokratik bir ortamda yapılmadığını vurgulamaktayız.
Görüşmelerde temel olarak Kıbrıslı Türk liderliği Türkiye’nin gölgesinde adadaki defakto ayrılık durumunu meşrulaştıracak ve kalıcılaştıracak politikalarını karşı tarafa dayatmaya devam ediyor. Kıbrıslı Rum liderliğindeki milliyetçi unsurlar da böylesi politikaların çeşitli kesimlerce benimsenmesine zemin hazırlamaktadır. Adanın yeninden birleşmesi için Avrupa Sol’un aktif destek ve dayanışması önemlidir. Eğer bu sağlanamazsa, bir sorun daha insan hak ve özgürlerine aykırı, silahlı bir operasyonla yaratılan defakto durum meşrulaştırılacaktır. Bu bölge barışının önemli yara alması anlamına gelecektir.