DİN, İMAMIN YAPTIKLARIDIR DİNCİLERİN DEDİKLERİ DEĞİL – Alpay Durduran

91

İmam büyücülük yapmış diye ayağa kalktılar. Yasalarımıza göre imamın yaptıkları gerçekten büyücülüğe girer. Biri suya okuyacak, biri kağıda yazılar yazacak veya taş biriktirip okuyup üfleyecek ve biri bundan yarar sağlayacak diyorsa bundan para alsa da almasa da büyücülüğe girer. Çünkü para aldığını kabul edecek değil. Sadece garip işler gibi göreceğimiz şeyleri hayır getirecek diye yapması yeter.

Büyücülük dinlerin anasıdır. Dinlerden önce vardı sonra da vardır. İnsanları kandırmanın bin bir türü vardır, bu da onlardan biridir. Ha Galata köprüsünü kendinindir diye sattı ha bir şey okuyup başına üfledi.

Gidip bir mum yaktı, bir dala çaput bağladı veya bilmem ne çeşmesine para attı. Hepsi de bir işe yaramayacak şeylerdir. Bunları yapan çoktur. Atar bir yalağa bir lira ve bundan umut bekler. İnsanlar anlamadığı şeylere onunla ayni sırada olan şeylere bağlayıp o şeyler olunca o anlamadığı iyi veya kötü şeylerin tekrarlanacağına inanır. Örneğin adamın biri kalktı geldi ve ağının kansere çare olduğunu söylediydi. Ona inananlar ve hatta Salamis’i klinik olarak kullanmasına izin vermeye kalkanları biliyoruz.

Kuran’da Hz. Muhammet’ten başka kimseye şefaat hakkı verilmemiştir denilir, hurafelere inanmayın yazar. Amma imamların işi gücü başkaları için dua etmekle geçer. Onun için Kuran’da ne olduğuna bakıp karar verseler Protestan hareketinin Hıristiyanlıkta yarattığı gibi kan gölleri yaratılacak. Onun için dinin aslında hurafelerden kurtarılması diye bir konu yoktur. iç içedir. Belki de dışında bir şey yoktur çünkü ayıklamaya kalkan bir şey kalmasını sağlayamaz.

İmam para aldıysa sadece görevini yaparken alması yasak olduğu kadar açıktan para almış diye yargılanabilir. Tabii iş dini ise. Yoksa yasalara göre yasaktır ama her gün çiğnenen bir yasaktır.

Dindarlara sorun isterseniz ama hurafe falan aramış gibi yapmadan nefesi kuvvetli veya muskası etkili kim var deyin veyahut onun güvendiği birini sorun size mutlaka birkaç isim verecektir. Hem de hangisinin hangi derde çare olduğunu veya hangisinin nefesiyle kimin başına belalar sardığını size anlatacaktır.

Bizde imam veya müezzin olmak için camiye gidip eğitim görmek ve duaları öğrenmek şartıyla olunurdu. İmamlar öyle yetişirdi. Müftülük için de onların arasından biri bulunurdu. Sonra kadrolar açıldı ve memurlar gibi ilahiyattan mezuniyet şartı getirildi ama şartlara uygun olanlar atanmadı. Beğenmeyen o zamanki cumhurbaşkanı idi. O Hıristiyanların baş piskoposuna denk olsun diye İngilizce bilen ve davayı anlatabilen birisi istenirdi gibi bir durum vardı.

Şimdi neden imam yetiştirmek gerekli oldu dersek konuşulmuyor ama istenen papazlar gibi aile psikologluğu yapacak insanlardır. Hep onlara özenilir ama bakın Güney’de halkın başına dert oldu. Makaryos da Kıbrıs’ın tümünü mahvetti. Yunanistan’ın bile başını dertten derde soktu. Lakin gene de milli lider diye komünisti kapitalisti önünde saygı duruşu yapar. Hatta onun emriyle ve politikası sonucu öldürülen insanların partilerinin başkanları bile önünde ihtiram duruşu yapar.

Dünyada vergiden muaf işletmelerin sahibi olarak hala duruyorsa hurafelerin baskısındandır. Kıbrıs Elenlerini mahvetti ama kilise hala Kıbrıs’ın kurtarıcısı gibi dimdik ayakta duruyor. Osmanlının otonomi vermesinden hala istifade etmeyi sürdürüyor. Kim dokunmak isterse Osmanlı fermanlarını önüne koyar. Şükran çekecek ama utanıyor.

Bazı safdiller Osmanlının çok dilli ve kültürlü olmasının bir gereği olarak bunu selamlarlar ama işin aslı din ve kültüre saygı değil padişah adına bir kısım halkı dizginlemesi ve vergi toplayıp bunu saraya yollaması idi. Para gittikçe kilise rahatça Rumları idare ediyordu.

Gerçekler ortadadır. Kilise Rumları denetlediği sürece Saray memnundu. Ayaklanmalara destek verince papaz kellelerinin alınmasına emir vermek hiç de zor olmadı. İsyanlar etkili olunca kiliseden daha otonom olmayan cami imamlarının etkisizliği dikkat çekti ve “bizim niye böyle liderlik edecek kadrolarımız yok” diye hayıflanmak moda oldu. Daha doğrusu moda idi. Liderlik edecek birileri çıkınca bu hayıflanma çoğunlukla unutuldu gitti.

İmam hatip lisesinden çıkma da yetmezmiş, ilahiyattan mezunlar da eklenerek halkın ihtiyaçları giderilmeli imiş.

Bu ihtiyaçlar ne imiş? Anlatılıyor mu? Türkiye’de gazetelere Cuma sayfaları ayrılır. Camilerde vaazlar verilir. Onlara bakın ihtiyacı anlarsınız. İlacın içinde alkol varsa bu haram mı değil mi sorularına yanıt verirler. İstemeyerek yellenirseniz aptes ne olura cevap verirler. İyilik yapın iyilik bulun iddiası da bol bol işlenir. Faiz alırsanız yandınız derler demezler, bir kavgadır gider. Kuran’da aşırı faiz harammış diyen var. Bazılarına göre tüccar olan aileden gelen İslam faiz alırmış zaten. Gerisi Allah-ı azim üs şan’a şirk koşanın nasıl cehennemde yanacağı gibi kabir eziyeti anlatılır. Cennete gitmek için kutsal gün ve gecelere ve o zamanlarda edilecek Arapça dualara değinilir.

İslamın tehlikeli değil barış dini olduğuna değinilirken ruhban (ibadet için din adamına ihtiyaç yoktur) sınıfı yoktur denilir ama imam hatip meslek lisesi icat edilir çünkü amaç ibadet değil Hıristiyan taklidi hiyerarşi yaratmaktır. Cerre çıkan çömezlerin hikayelerine, isyan eden mollaların eylemlerine bakalım varılacak yer Kilise usulü imam kadroları veya dini düşünceli isyanlar için militan yaratmadır.

Gülen cemaati imiş, mollanın cüppelisi imiş daha bilmem hangi çıkar gurubu muska ve nefesle siyasete yön verecek. Olan bu kadar, olacak olan da bu. Adam başbakan olmuş ulemaya danışalım diyor. Çünkü insanlığa hukuk yaratıp doğru davranışı dayatmak için öbür dünya korkusu vermek gereğini duyanlar da dini menkıbelerden yararlanmak istemiş. Sonunda uzaya uzaya putperest Yunan’a kadar gitmişler. O kadar uzatmışlar ama sonunda Rönesans ve Protestanlığın ortaya çıkmasından sonra arkaik kalmışlar. Osmanlının son dönemiyle birlikte o hukukla bağ koparılmış. Şimdi Osmanlılık hülyalarıyla geriye gidip mollaları gene hayata musallat etmenin Türkçesi halka dinini doğru öğretme konulmuş.

Buna burada da başka yerde de ihtiyaç yok.

Ağzı kalabalık dincilere dini ihtiyaçlar için imama ihtiyaç yoktu bundan sonra da yok demek gerek. O kadar.

İsteyen gene nazar boncuğunu taksın, mumunu diksin, çaputu bağlasın ama hukuku ve ilmi karıştırmasın. Mezarı kim kazmış ölene ne? Mezarı kazacak bulunur. Öleni değil kalanı ilgilendirir. Müslüman olmayanı da bu arada Bahai’yi de ayni törenle gömerler de birine bir hayırları mı dokunur?

 

Bütçe görüşmeler

Mecliste bütçe konuşuluyor lakin siyaset geçen yıl bütçe yaptık, uygulama ona uygun mu değil mi diye denetlemeyle başlamadı. Hükümete verilen harcama yetkileri kalemler arasında yani amacı belirlenmiş harcamayla sağlanmak istenenler arasında bir seçme demektir. Kalemler arsında aktarma yetkileri istismar edilmişse meclisin iradesi çiğnenmiş, o iradeye rağmen başka amaçlarla uğraşılmış ve hedeflenen amaçlara önem verilmemiş demektir. Bu da en çok muvafık mebusları ilgilendirir ve iktidar (!) için çok tehlikelidir. İsyana neden olabilir. Çağdaş devletlerde bu konuda muvafıklar özellikle dikkatli olurlar ve yasanın olmadığı yerde icraat olmaz ilkesini savunurlar. Muhalifler de desteklerler. Bizde ise kazan kaldıran UBP’liler bile gık çıkarmadılar.

Bütçe uygulaması hakkında TC Yardım Heyetine aylık harcamaları bildirmemeleri olanaksız ama bu arada mebuslara da bilgi vermek akıllarına gelmez. Bu şartlarla bütçeyi görüşmeyi kabul etmek şaşırtıcı bir şey. Mebuslar bilgi almadan ve geçen yıl ne onayladıydık ne bulduk diye merak etmeden komitede bütçenin bağlanmasına izin verdiler.

Bütçe görüşülürken atıp tutan muhalifler uygulamayı denetlemek için harekete geçmeye çalışmıyorlar. 2010 yılının kesin hesapları maliyeden mebuslara gönderilmediği gibi Sayıştay’dan da uygunluk denetimi yasası gelmedi.

Adettir denetleme siyasi eleştirilerle yapılır. Yani partiler eteklerindekini dökerler. Bütçe kalemlerindeki harcama yetkileri de iktidarın gelecek yıl hangi siyasi hedefleri seçtiklerini gösterdiği için siyasetin tüm veçheleri konuşulur. İyi reklâm fırsatı da olur. Ancak siyasi tanıtımın söz konusu olması onları uygulanan eski bütçenin başına neler geldiğini konuşmaktan men etmemelidir. Bizimkiler ise eski bütçenin halkın ilgisini çekmeyeceğine inanmaları nedeniyle olsa gerek komite veya genel kurulda eski bütçeleri konuşmazlar, Sayıştay raporunun akıbetini de sorgulamazlar.

Partizanlığı teşhir etmek için az biraz çalışmak gerek.

Verilen sözlere riayetsizlik konu edilir ama bütçeye para koydun söz verdiklerin vardı niye yapmadın diye eleştiriye rastlanmaz. Eski bütçenin yıl içinde nasıl değiştiğini saptamak gerek. Mebuslar bunun kıyaslamasını yapması için kamudan birilerini örneğin meclis komite memurlarını göreve çağırabilmelidir. Mebusuna hizmet vermeyen meclis meclis olmaz.

Örneğin her gün trafik faciası basındadır ama halkın geçen bütçede trafik için neler olacağının habercisi olan kalemler ele alınıp “harcama yaptınız ama sonuç öngördüğünüz gibi olmadı, siyasetiniz iflas etti” demek veya “harcama yapacaktınız, trafikte iyileşme olacaktı, siz başka amaca harcadınız” demek zevkini kaçırdılar.

12-18 Aralık raporuna göre 5 642 araç sürücüsü denetlendi ve 842’si suçlu bulundu. %15 suçluluk oranı kameralarla bir halt edilmediğini göstermez mi? Yok mu hesap soracak. Halkı soymak ve saygısızlık yapmak anlamındaki kameralı işkenceye katlananlar hiç değişse bir yararı olduğuna inandırılmalı ama zahmet eden yok.

Trafik projelerini öneren ve karar verenlerden izahat istemek mebusun görevidir. Kameralardan gelen ceza tutarının ne işe gittiği de rapor edilmelidir. DPÖ bir zamanlar izleme ve koordinasyonda böyle hizmetler verirdi. Örneğin serbest liman ve bölge kurulunca birkaç yıl ekonomiye katkısı rapor edilirdi. Şimdi niye yapılmaz?

Bütçede daha çok konu es geçti. Meclis yetki devri ve kararnamelerle hükümetin emrinde çalışmaya devam ediyor. Bütçesi de ona göre.

Bütçe’de zahmet edip kadrolar hakkında incelemeler yapan mebus olsa görülecek ki üçlü kararnamelerle tayin olan üst kademe yöneticilerin kadroları dolu görülür. Alttan yani yeni tabirle mutfaktan yetişen üst kademeler ise çoğunlukla boştur. Yani kayırılanlar doldurulmuş ama işleyip de terfi etmesi gerekenler atanmamışlardır. Kamuda iş görenler başarılarına göre terfi olanağı bulmazlar. Daha da kötüsü işine en çok gerek duyulanların birçoğunun kadroları da boş olarak durmaktadır. Gene de atandığı yerde değil başka yerlerde çalışır gibi gösterilenler var. Atandığı yerin evsafına uygun olmayanlar da görülür. Amma az bir az daha emek sarf edilmelidir. Bakanlıkların bütçelerinden ödenenlerin nerede bulunduklarını tespit etmek gerekir.

Kayırmacılığı saptamak için mebusların maliyeden kimin hangi bakanlık bütçesinden ödendiğini gösteren liste istemeli ve şimdi nerede bulunduklarının listesini sağlamalıdırlar. O zaman skandal ortaya çıkar. Sayıştay buna el atmalıdır.

Bütçede her bakanlık için bütçenin yetersiz olduğu konuşulmaktadır. Eğitim ve sağlık bakanlığı başta olmak üzere ödeneklerin yetersizliği konu edilmiş bulunuyor. Ancak ödeneklerin yetersizliği daha derin bir konu olarak ele alınmalıdır. Örneğin karayollarının büyük bakım ve onarım kalemlerinin kilometre olarak tahmini oradan sorulup yolların uzunluğu ile çarpılması halinde rezalet ortaya çıkar. Yollar için büyük TC projeleri üzerinde kavga olur ama bu yollara bakmak yerel bütçeye kalır. Onun için para ayrılmıyorsa projeleri bırakıp önce bakım ve onarıma para ayrılmalıdır. Kaynakları kısıtlı olmayan ülke yoktur. Onun için kıt kaynakların tahsisindeki isabet çok önemlidir.

Kıbrıs’ta bir vergi reformu yapılmış ve vergilerin çok çeşitli ve çok değişik şekilde ödendikleri saptanıp vergi yasaları azaltılmış ve paradan başka ödeme iptal edilmişti. Türk devri gelince vergi cinsi patlamış ve vergi toplama çok zor hale getirilmiştir. Kırk dolayında vergi yanında 100 kadar değişik gelir konuşulmakta ama bir sürü de bütçeyi baypas eden yani bütçeye girmeden harcama diye gösterilen amaçlara giden şeyler var. Bunlar bütçe teorisine de terstir ama çaresi bulunmamıştır. Mebus ne olup bittiğini izleme olanağı bulmaz.

Giderlerde %16 artış varken personel giderleri %6 arttırılmıştır. Mahalli giderler %11 artacak denilirken hiçbir işe yaramayan fiyat istikrar fonu giderleri %27 artırılacak denilmiş. Belli ki mamura sıkıntı öngörülmüş ama transferlerdeki artışlara bakılınca kamu harcamalarında savurganlığa son verilme düşünülmemiş.

Transfer olarak 1,5 milyar ayrılmış, geçen yıl 1,3 milyar olduğuna göre artış %16 artış olarak öngörülmüş. Transferler açıkça suistimal doludur. Bunda kısıtlama tasarruf önlemlerinin başlangıcı olarak görülmeli idi yapılmamıştır.