‘DEVLET PARTİSİYLE’ DEMOKRATİK CEPHE Mİ? – Ahmet Bekmen, Foti Benlisoy – yeniyol

129

1-Sonuna geldiğimiz bir şeyler var. Elbette memleketin içinden geçtiği sürece paralel olarak gelişen fakat bu durumun dışında, kendine has dinamikleri de ihtiva eden bir kırılma yaşanıyor “muhalif söylemde”. “Sol” değil de “muhalif söylem” tabirini kullanmamız sebepsiz değil. Zira bu memlekette solun kendisini bir türlü ayrıştıramadığı bir “muhalif söylem” mevzu bahis. Tüm Türkiye (hatta Osmanlı) tarihini devlet-sivil toplum çelişkisi çerçevesi dâhilinde okuyan, demokratikleşmeyi ikincisinin ilki aleyhine gerçekleştirdiği mücadele olarak anlayan bir söylem bu. Bu söylemin tüm “muhalefeti” etkisi altına alabilmiş olmasının sebepleri muhteliftir elbette: Solun tüm dünyada geri çekilişi, Türkiye’deki askeri vesayet rejimi vs. vs.

2-Son zamanlarda en saf hâlini Taraf gazetesinde bulabileceğimiz “muhalif analiz” şöyle demektedir biz solculara: Türkiye’de bir “kırılma” yaşanmaktadır. Bu kırılma, devletçi/statükocu ve en önemlisi de darbeci kesimle, aralarında siyasi görüş farklılıkları olsa da liberal demokratik rejimin temel esaslarını kabullenenler arasındadır. Her türden siyaset yapabilmenin yegâne şartı, darbeci kesimin tasfiyesi olduğundan, solun yapması gereken ikinci cephe içersinde yerini almasıdır. Kısacası, solun demokrasiden yana taraf olması, “muhafazakârları”, “Anadolu sermayesini”, “çevreyi”, “sivil toplumu”, falanı filanı kucaklayacak bir demokrasi cephesinde yer almasıyla olanaklıdır ancak. Bundan gerisi daha sonrasına aittir; herkesin kendi bileceği iştir.

3-Bahsettiğimiz “muhalif söylem”le teorik düzeyde hesaplaşmanın yeri elbette ki bir gazete yazısı değil. Bu nedenle meseleyi politik bir minvalde ortaya koymakta fayda var. Temel soru şudur: Sosyalist hareket açısından günümüzde liberalizmle bir “demokrasi cephesi” kurmak mümkün müdür? El cevap: Hayır; zira liberalizmin bizatihi kendisi antidemokratiktir. Hatta günümüz itibariyle anti demokrasinin kurucu söylemidir. Zira kapitalist küreselleşme süreci, “aşağıdakilerin” kendi hayatlarını kurma ve kendi kaderlerini tayin etme enerjilerini zayıflatmakta, tahrip etmektedir. Her geçen gün toplumun kıyısına, çeperine itilen çalışan yoksullardan, gıda tröstlerince küresel bir tasfiye sürecine maruz bırakılan küçük köylülükten, fabrikada makine başında çalışırken çalıştığı her dakikanın elli saniyesinden fazlasını ürettiği metâya gömmeye zorlanan tekstildeki kadın işçiden, her daim performans ölçümü cenderesine sokulmaya çalışılan kamu emekçisinden bahsetmiyorsanız demokrat olamazsınız. Tüm bu barbarlığı, piyasanın “görünmez eli” yetmeyip de kitlelere gerektiğinde polis gücüyle dayatanlarla aynı cephede olduğunuzda ise olsa olsa “kendinize demokrat” olursunuz. Kapitalist küreselleşme çerçevesinde metalaşma sürecinin derinleşmesi, demokrasinin alanını genişletmek bir yana, daraltıcı bir işleve sahiptir. Çünkü kapitalist küreselleşme ekonomi-siyaset ayrımını derinleştirirken toplumsal hayatın birçok veçhesini siyasal hesap verilebilirlik ve denetim alanının dışına çıkarır. Günümüzde daha fazla ‘küresel entegrasyonun’ daha fazla demokrasiyle sonuçlanacağını savunmak açıkça yalancılık değilse samimiyetsizliktir.

4-Özelleştirme, taşeronlaştırma, esnekleştirme, ticarileştirme ve ilgili bin bir melanet, şu an karşı karşıya olduğumuz tabloyu belirlemeyen detaylar mı dediniz? Pekâlâ. Zaten siyaset sizin “detay” ya da “ayrıntı” olarak gördüğünüz şeyin bizce “esas” addedilmesidir. Zaten sosyalistler için demokrasi, sizin “özel”, “kişisel” ya da “ekonominin gerekleri” dediğiniz şeylerin bizce siyasetin alanına dâhil edilmesidir.  Darbeden ve akabinde yaşanabilecek bir faşizm tehlikesinden mi dem vuruyorsunuz? Size faşizmin dik âlâsını yaşamış bir bilgenin sesiyle sesleniyoruz o zaman: “Kapitalizmi eleştirmeyen faşizm hakkında sussun” -Horkheimer-.

5- Sosyalist hareket, liberal istibdat ile milliyetçi istibdat arasında binamaz kalmaya mahkûm edilmiş adeta. Bir ara “cumhuriyet mitinglerine” katılmadıkları için siyasal İslam ile flört etmekle ve liberallikle suçlanan aynı sosyalistler, son zamanlarda da “demokrasi” adına askeri vesayete ve “darbeye” karşı muhafazakâr otoriterliğin yanında saf tutmadıkları için zılgıt yiyorlar. Buna göre solun, solcuların içine düştükleri “aymazlık” bu iki cephe arasında bir fark görmemeleri ve yaşanan süreci “fillerin tepişmesi” olarak değerlendirmeleriymiş. Bu temel bir hataymış; zira Alper Görmüş’ün de buyurduğu gibi, “bir de ‘nispîlik’ diye bir şey var(mış) canım. Siyaset denilen şey de bunun üzerinden yapılır(mış) zaten” (Taraf, 08.07.2008).

Alper Görmüş’ün kafasındaki siyasetin ufku bu olabilir. Garip olan, demokrasi mücadelesi verdiğini iddia eden herkesi bu ufuk ile -nispilikler üzerine oynamakla- sınırlamak istemesidir. Bu son derece ilginç bir ruh halidir. Kendilerini memleketin en sıkı muhalifi, yegâne anti-militaristi ilan eden bir grup insan pervasız, saldırırcasına ve bazen de had bilmezce solculuk “öğretmeye” soyunmuşlardır. Enikonu önerdikleri de budur: Nispilikler üzerine oynamak, mevcudun ötesinde bir seçenek arayışından, üçüncü cephe hayalperestliğinden vazgeçip mevcut iki kutupluluğu kabullenmek ve bunun üzerinden siyaset yapmak. Gerçekten çok radikal! Son on, belki on beş yıldır solda çokça kullanılan bir slogan, bir iddia bu “üçüncü cephe”. Anlatmak lazım demek hâlâ. “Üçüncü cephe” bir simetri iddiası, yani “taraflara” karşı “eşit mesafede” durmaya çağıran bir tutum değildir, öyle anlaşılmamalıdır. Zira böylesi bir tutumun varacağı yegâne yer ortalamacılık, idare-i maslahatçılık olacaktır. Bir üçüncü seçenek arayışı, aslında mevcut “reel” siyaseti bölen ekseni değiştirme iddiasıdır, siyasetin mevcut iki kutupla işlemesine reddiyedir; toplumu başka bir biçimde “bölme” ya da toplumu devindiren çatışmaları bir başka eksende kurma, dolayısıyla da aslında hegemonik olabilmenin arayışıdır. Siyasette hegemonya iddianız, arayışınız yoksa o da sizin sorununuzdur; bizi bulaştırmayın.

6- Mağduriyet söyleminin iktidar söylemine dönüşebilme potansiyeline çokça işaret edilmiştir. Önümüzdeki örnek bunun en olgun hâlidir belki de. “Devlet partisi”nin tahakkümü altındaki sistemden mağdur olanlar adına konuşanların yukarıda bahsettiğimiz saldırgan ve pervasız tutumlarını sadece birikmiş öfkelerine mi bağlamak gerekir acaba? Yoksa muktedir olmanın tadını almış olmalarına mı? Bilemeyiz, ama “muhalif söylemi” sahiplenenlerin “devlet partisi” derken artık edinecekleri bir takke karşısında düşünmeleri elzem hale gelmiştir. Zira artık devlet de ortasından çatlamıştır, sivil toplum da. Zira artık kendileri de belirli bir “devlet partisinin” üyeleri, “bir kısım sivil toplumun” unsurudurlar. Gramsci’den beri bildiğimiz, iktidarın “devlet+sivil toplum” şeklinde işlediği tezi bir değer taşıyorsa hâlâ -ki bizce taşıyor-, bu formülü hafızalarımızdan geri çağırmanın tam zamanıdır. Ya da bırakalım Gramsci’yi, bahsettiğimiz mahfillerde öne sürülen bir belirlemeden hareket edelim. Ne denmektedir: Türkiye en sonunda, yıllardır beklediği burjuva devrimini idrak etmektedir (kutlu olsun!)

Hadi diyelim ki öyle (ve hadi bu yaklaşımın ima ettiği otomatik, çizgisel tarih anlayışını da görmezlikten gelelim); yine de bu belirlemeyi yapanlara şunu hatırlatmak isteriz: Burjuva devrimi, burjuvazinin “devlet partisi” haline geldiği ana tekabül eder. Bu partiye eklemlenmeyi kendileri açısından sorun addetmeyen muhalifler olabilir elbet, ama solcuların herhangi bir devlet partisinden öğrenecekleri bir şey olmasını da beklemesinler lütfen. Her ne kadar “öğretmeye” meraklı olsalar da.

7-Maalesef, siyasal tahayyülümüzün ‘ulusal bağımsızlık’ ya da ‘liberal demokrasinin’ ötesine gitmediği, siyasi lügatimizin de neredeyse ‘demokrat’ siviller ile ‘cuntacı’ askerlerden ibaret kaldığı bir fukaralıktan mustaribiz. Ütopik boyutun düşünsel ufuktan sınır dışı edildiği bir entelektüel ve siyasal iklimin memlekette egemen olduğu malum. Hal böyle olunca ‘reel’ olana sıkışmış, müesses olan dahilinde devinen bir “eleştirellik”, Hayri Kozanoğlu’nun deyimiyle “muteber solculuk” geçer akçe oluyor. Oysa siyaset, tam da hâkim olan tarafından bastırılan, görünmez kılınan yeni bir imkânın açığa çıkarılmasına dönük kolektif eylemdir. Bu anlayış, devrimci bir siyaseti savunanların âlâmet-i farikasıdır. İşte bu yüzden mesele, solun kendi evrensel/tarihsel hafızasını -elbette eleştirel bir sahiplenmeyle- bugüne taşıyabilme yetisini kazanmasıyla ilgilidir. Artık, ‘80 sonrasında siyasal muhayyilemizi adeta iğdiş eden “muhalif söylemden” kopuşun tam zamanıdır; zira bu kopuş için pratik zemin hâsıl olmuştur. Ama bu kopuş, bizim burada yaptığımız gibi, söylemsel düzeyde ortaya konacaklarla gerçekleştirilecek bir şey değildir. Bu kopuş yazmakla değil, yapmakla gerçekleşebilir ancak. Yani sosyalist sol, siyaseti ezilenlerin hayatlarını kurma mücadelesinin bir parçası olarak inşa edebildiği oranda demokrasiyi bir kitlesel talep haline getirebilir. Yani siyasal faaliyet toplumsallaştığı ve demokrasi gündelik mücadeleler ve direniş pratikleri içerisinde yer edindiği ve bu mücadeleler içerisinde ezilenler kendi hayatlarını kurabildikleri, “güç kazandıkları” ölçüde.

8-Ancak bu, öncelikle şu cümleyi sarf edebilecek siyasi cesaretimizin olmasını gerektirir: Lekum dinukum veliye din (Sizin dininiz size, benim dinim bana/ Kafirûn Suresi-Ayet 6).

(Bu yazı 12 Temmuz 2008 tarihli Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.)