Cumhurbaşkanı değil devlet başkanı deseler – Alpay Durduran

397

durduran2Türkiye gene karıştı. İstikrar için diye diye seçimlerde halka oylarınızı bölmeyin, koalisyonlar dönemine girmeyelim tehditleriyle oy kullandıranlar oldu. Halk korkuyla oylarını kullanır oldu. AKP yarı oyu aldı. İstikrar geldi mi?

Nereye bakacağımızı bize telkin eden sihirbazlar gibi halkı istedikleri yere baktırdılar ve oyları aldılar. Aferin diyenlere şaşarım. Halkı kandırmak seçim kazandırıyorsa yazıklar olsun!

Biz istedikleri yere bakmamayı bilenler gibi yapıp etrafa bakarsak istikrar diye bir şeyin olmadığını görürüz. Mecliste bir parti çoğunluğu ülkenin yollarına hendekler kazıldığını, patlayıcı depolarının kurulduğunu ve canlı bombaların meydanlarda kendilerini patlattığı bir ortam görürüz. O kadar da değil. AB macerası çakıldığı yerde dururken barış süreci diye başlatılan ve sürüp giden umutlar yaratmış süreç, o kadar sallandı ki gizlice de değil açıkça hendek ve yığınak önlemine çevrildi. AB ile temaslar sürdü gitti ama tek bir başlık kapatılmayınca meydan okumaya ve uyum yolundan geri dönülmeye başlandı. Göçmen akını büyük alicenaplık olarak göründü ama o da “sizi göçmen akınına boğarım” sürecine döndü. ABD ve AB ile kapışma başımızdaki her beladan onları propaganda toplantılarında suçlamaya başlandı.

Daha sayılacak çok şey var ama kısa kesersek. İstikrar değil yalpalama adet oldu. Çok kez de Erdoğan, Davutoğlu çelişkisi gibi göründü. Onlarsa bunu reddetti ve uyum içinde oldukları söylenildi.

Muhalefet de sürekli Erdoğan, Davutoğlu çelişkisine saldırdı. AKP’yi çatlatma politikası uyguladı.

Kıbrıs’ta da çözüm umutları pompalandı. İlk kez gibi görünen garantilerin ele alınmasının yolu açılmış gibi yapıldı. Ancak bu gün yarın çözüm olur derken çoktan görüşülmüş ve uzlaşılmış başlıkların bile yeniden görüşüldüğü gerçeği karşımızda durdu.

Türkiye’nin çözüme bağlı olduğu iddiası tekrarlanırken, dağ taş mülk haline getirilip gençlerden otel ve üniversitelere verildi, denizlerde Kıbrıs’ın MEZ’u kavgasında Kıbrıslı Türk’ün Kıbrıslı Rum’la çözüm masasında kavgasına tanık olduk. Dönüşümlü başkanlık kavgası yapılan masada Türkiye’nin çıkarlarının bekçiliğini yapan Kıbrıslı Türk tutumu sürdürüldü. Kırmızıçizgi olmaz diyenler dönüp garantiler kırmızıçizgimizdir dedi.

İstikrar nerede arayın bakın! Yumuşak güç deyimini dilimize mal eden Davutoğlu bıyık altı gülümseyerek vize muafiyeti ve üyeliği hızlandırma sözü aldı, her övündüğünde tersi müdahaleyi Erdoğan yapmaktan çekinmedi. İncirlik uluslararası üs haline döndü. Türkiye savaş alanına çevrildi ve NATO güvenliğine halel gelmemesini amaçladığını sık sık tekrarla oldu.

En tepeden de açıklamalar sürdü: Bunlar hep taşeron! Büyük güçler musallat olan saldırganların arkasında ve onların amaçları için onların adına savaşıyorlar diye konuşmaya başladılar. Yandaş basınlarında da sürekli bu anlayışı işlettiler. Bu arada da o büyük güçlere ziyaretlerini artırdılar ve onların ziyaretlerini de tantana ile haber yaptırdılar. Onlara övünüp durdular.

AB ve ABD, işbirliği yaptıkları Türkiye tarafından taşeronlarıyla içinde kargaşa çıkardıkları ve dışardan terörist gurupları saldırttıklarını en yüksek makamlardan suçlanmalarına çok cılız tepki gösterdi. Daha çok stratejik ortaklık içinde olduklarını hatırlattılar.

Siz bunda istikrarı nerede bulursunuz? İstikrarsızlıkta istikrar değil mi? Tam bir kargaşa ve söylenenle yapılanda çelişki ve söylenenler arasında da çelişki değil mi?

Şimdi Davutoğlu devrildi, parlamenter sistem suçlanarak bu kargaşaya çözüm aranacak ve öneri başkanlık sistemi oldu.

Bunu anlamak kolay mı? Parlamento olsaydı parti başkanı, partisinin çoğunlukta olduğu zamanda puf deyince gider mi idi?

Durumu değerlendirmek için araziye bakalım. 1975 anayasasıyla parlamenter sisteme geçtiydik. Denktaş ondan önce devlet başkanı idi, rejim de başkanlık rejimi idi. Bir fark gören oldu mu? Gene Denktaş tek seçici durumunda değil mi idi?

1979’a UBP’den istifalar nedeniyle sallantı ile başladık, UBP azınlığa bile düştü ama hemen yamalandı ve istikrar sürdü ama kargaşanın istikrarı sürdü. Seçim oldu koalisyon dönemi açıldı, Denktaş ise tek seçiciliğini sürdürdü. 1983’te meclis kendini beğenmediğini göstererek içine Denktaş’ın seçtiği yeni kişileri aldı ve anayasayı da reddetti ve yenisini yaptı. Gene de parlamenter sistem adını verdi. Ancak Denktaş’ın fiili başkanlığı UBP’yi denetlemesi ve tabii ki arkasında Türkiye’nin durması nedeniyle sürdürdü.

Neden bu kadar kolay kişiye bağlı hukuk ve sistem yürüyor derseniz yanıt bellidir. Bizde asla meclis olmuyor, olan sadece iktidarın halkın onayını almasını sağlayabilmesi için seçim yapılmasıdır. Bu da ne başkanlık ne de parlamenter sistem olarak adlandırılamaz. Derler ya Türk tipi başkanlık veya parlamenter sistem, fiili olarak ortaya hep o tip çıkıyor.

Mebuslar neden ses etmezler ve içtüzüğü değiştirip gerçek bir meclis yaratmaya gitmezler derseniz: siz daha iyi bilirsiniz. O mebuslar da popülizmin eseri olduğu içindir. Muhalefet neden gerçek bir meclis isteme kavgası yapmaz derseniz: Onu da bilirsiniz. Muhalefet de ayni kültürden çıkma olduğu için gerçek bir meclisin ne olduğunun tam farkında değildir ve parti liderliği de popülizm kültüründe meclisin etkinleşmesi için anayasa değişikliği bekler.

Türkiye’de de durum aynıdır. Meclis zayıf ve etkisizdir. Sondan bir evvelki seçimde muhalefet çoğunluğu sağladığı halde güya çok önem verdiği yolsuzluk dosyalarını ele almak için meclisi toplantıya çağıramamıştı. Anımsarsınız. Aylarca didiştiler ama bir mebus bile çıkıp bu ne biçim meclis yahu diye sormadı idi. Bu bile uyarmadı ve meclisi meclis yapma çabası başlamadı.

Hal böyle olunca sistem diye başkanlık veya parlamenter demenin anlamı olmaz. Ne o var ne öbürü… Türk tipi derler ya o var. Onun için şimdi de Türk tipi başkanlık derler!

Olacak olan bir kişinin kendini zorla başkan yapmak istemesidir.