CAYIR CAYIR YAKILIYOR – Alpay Durduran

124

Dedeniz sağ ise bir zahmet gençliğinde anız diye bir şey duydu mu diye sorun. Göreceksiniz ki ne anızı ne yakılmasını bilmiyordur. Aklı başında insanların Kıbrıs yönetimini eskide kalmış Osmanlı’nın elinden alınca dağı taşı cayırcayır yakmanın akıl işi olmadığını anlatmış ve bu usulün kalkmasını sağlamıştı. Tarlayı yakarsan anız demeye başladıkları sapları da yakarsınız ama onlarla beraber toprağın ilk 25 santiminde yaşayan canlıları da yakarsınız. Uzağa gitmeye gerek yok apartmanda kalırsanız inin aşağı ve biraz toprak bulup kazın inanılmaz canlı zenginliğini fark edersiniz. Amma hiç değilse bu adını bile duymadığım anızı niye yakıyorum yahu demez misiniz?

Bir tarla yakarsan etrafına yayılmasını nasıl önleyeceğini düşünmez misin? Her yıl direklerin ve ağaçların yanışını seyrederken ders almaz mısın?

Utanmadan bazı adında tarımla ilgili sıfatlar bulunanlar bile anız yakmanın yararlarından bahseder. İzahat vermeye çalışır. Bazı hastalıklar yakılarak yok edilirmiş. Be zavallı bu dediğin bile canlıları yaktığının bilincinde olduğunu gösterir. Demek ki bu yangın mikroskobik canlıları yakmaktadır. Üç yıl canlılarını öldürürsen o toprak artık çöl olur. Tekrar canlandırmak için önce onu yakanlardan kurtulmak gerekir. Sonra da dinlendirmeye terk edilip yıllarca ekimden bir şey beklenmemelidir.

Türk idaresi geldi geleli Kıbrıs’ımız acı çekmektedir. Ormanlarının yarısı yok edilmiştir. Geri kalan yarısı da yabancıların gözü boyansın diye yeniden defatle ekildiği için ormana benzememektedir. Şimdi de anız diyerek ovaları cayırcayır yakılıp çölleştirilmektedir. Denizsuyu sızan yer altı su havzalarından aşırı su çekip her tarafa konut ve sair binalarla tasallut edilirken kalan tarlalar da yakılmaktadır.

Yurdumuza son darbe de yozlaştırılmış kültürün kurbanı olan assimilelerden geliyor. O yiğit ve temiz Anadolu insanının yöntemlerini buraya da taşıdığını sanıyor olabilirler amma assimileler neden anız yapılmazdı bu ülkede demezler. Zaten ülkemizde de diyemezler. Ülke yok, ülkeye bağlı milliyetçilik olmaz diye diye yurtlarını ve kültürlerini unuturlarken son darbeye ortak oluyorlar.

Tarımsal mücadele ilaçlarının kullanılmasına bile karşı çıkılan bir zamandayız onlar çoktan zararları saptanmış tarla yakma usulünü geri getirdiler.

Bakın etrafınıza bu Mesarya adlı ova ki bilmezseniz hatırlatayım Mağusa’dan Omorfo’ya uzanır sadece Lefkoşa’nın doğusunda değildir , tarihin en eski ekilmeye başlayan ovasıdır. Az su olmasına bağlı olarak aşırı ekimden dolayı verimin kaybetmiştir. Dinlendirmeler ve gübrelerle biraz verim alınmaktadır ama çoğunda astarı yüzünden pahalıya oturur. Üstünde yaşayan zavallılar ise her karışını ekmeye meraklı idi çünkü ancak karnını doyurabilirdi. Osmanlı döneminde verimin artırılması diye bir çabanın izi yoktur. Ondan sonradır ki bilimsel bir uğraş başlamıştır. Adını bile doğru dürüst söyleyemeyecek kadar ülkemize yabancılaşmış olduğumuz harup ve zeytin ağaçları o zaman ekilebilmiştir çünkü köylü ektiğiniz ağacı hayvanlarına yedirirdi. Etrafını çevirmeye kalksanız bile koruyamazdınız. Yarı aç insanlar bir birlerine saygı göstermeyi de pek umursamazlardı. Tarlaları yakarlar ve toprağın canını çıkarırlardı. Nadasa verilmesi veya münavebeli ekim nasihatlerini dinlemezler ve gelenekçilikle suçlanırlardı; halbuki garınları guruldardı.

Bir kurak mevsim geldiğinde borçlanmaya mecbur olur ertesi yıl da kurak geçerse tarlayı satıp açlığa talim ederdi.

Şimdi tarla yakıp da zengin mi olacaklar. Bu kadar ziraat mühendisi veya ziraat teknisyeni yetiştirip de salanlara ayıp. Kim tarlaları yakmaya izin verir yahu!

Nerden bulurlar bu saçmalıklara inananları? Tarlayı yakacaksın ve verimi artacakmış! Nasıl inanılır buna yahu! Hastalık varmış da ilaç kafi gelmemiş; yakacaklarmış. Vah zavallı aç insanlar olamayan yağmurdan tarla sulayacak da ülke enginleşecekmiş. Hangi akıldır bu yahu! Herkes bilmeli ki (Bir zamanlar bilinirdi) Mesarya’nın çoğunda ekim yapan cebinden yer. Devlet üstünden para vermezse böyle tarlalardan kimse hayır görmez. Ekonomiye katkısının eksi olduğu araştırma sonucu kitap olarak yayımlandı. Oraları ağaçlandırılmalı ve susuzluğa dayanıklı ağaçlarla çevre sağlığına katkı yapılmalıdır. Çok kuru tarım meraklısı varsa onlar üstüne konut yapılmamış verimli arazi kalmışsa onlara sahip çıkmalıdır.

Kuru tarlalardan mesleklere, zanaatlara ve işçiliğe geçişi sağlamak yani tarım dışında istihdamla halkı beslemek akıl kârıdır. O zaman dahi anız deyip tarla yakmak ülkeyi çölleştirmeye hizmettir.

Ülkesine yabancılaşmış ve kültür diye Dillirga şarkısından başkasını aklına getirmeyen assimileler yurdumuzu cayırcayır yakıyorlar. Daha dününü ve hatta bugününü bile öğretemeyen veya öğretmeyi tehlikeli ve Türkiye karşıtı gören korkutulmuşlara yuh olsun!

Harnupmuş! Halk ağzında harnıp denilirdi ama yazılı edebiyatta ve örneğin resmi statistik dahil kayırlarda Harup denilirdi. Hükümet kantarı olduğu gibi harup kantarı da vardı. Haruplar harup kantarı ile tartılır ve ödenirdi. Harnup sadece eski Türkçe metinlerde ve Türkiye’de kullanılmıştı ki o kadar yabancı idiler ki sonunda haruba keçi boynuzu dediler. Ben harup yazarım Türkçe program bana inat kırmızıya boyar, ben harnup yazınca beğenir. Ey Türkiyeli öyle bir iddian varsa Türkiye’ye keçi boynuzu da ne ulan bu harnuptur de bakalım! Beni bırak benim kayıtlarımda harup yazar, dedemden beri harnıp diye duyarım.

Yanarım yanarım tarım bakanlığının kayıtlarında harup ve kantarından eser kalmamasına yanarım. Demek ki eskiden ne kadar üretilir nasıl ekilirdi diye meraklı hiç oraya uğramamış. Tevekkeli çiftçiler kalem efendileriyle alay ederlerdi. Kalem kitap işini bile yapmamışlar.

Büyüklere Masallar

Büyüklere daha çok masal söylenir ama küçüklere söylenmiş gibi yapılır. Güya büyükler aldanmaz. Halbuki büyükler sürekli aldatılır.

Aldanmanın başında sihirli sözlermiş ve o keşfetmiş de başkaları henüz keşfetmemiş gibi yapılan liberal ekonomidir. Özelleştirin bitsin diye sihirli formülü söylemek yeterli görülür ve iş yapmış gibi havalara bürünülür. Özelleştireceksin ama bunun usulü var demek havaya hava katar. Şimdiki moda ekonomi eklerinde bu ukala tavırları görürsünüz. Özelleştireceksin, Özal özelleştirdi bakın ne kıyak oldu, özelleştireceksin ama önce liberalleştir sonra özelleştir ki tadından yenemesin gibi atıp tutmalar okursunuz.

Özelleştirmek amma önce liberalleştirmek sonra özelleştirmekmiş ama adam tam alamamış ukalaca konuşmayı. Onlar liberalleştirin sonra dememiş özerkleştirin sonra demiş. Yani önce ayaklarının üstüne kaldırın sonra eyi fiyatla satarsınız demek istemiş. Yoksa özelleştirmenin öncesinde liberalleştirme diye bir acayiplik de yapılmamıştır.

Özerkleştirildikten ve satılacak kadar ayakları üstüne kalkanı bile özelleştirecekmişsin. Neden özelleştireceksin ki? Onu satın alacak paralı biri var da yatırım yapacak saha mı bulamıyor? O zaman yatırım sahası kalmamış bir ülke olmaktan bir an önce çıkmak için önlemler düşünmek özerkleştirilmiş bir şeyi satmaktan daha elzemdir.

Zamanında Atatürk ve sonra İnönü dönemlerinde devlet eliyle kapitalist yaratma politikası gereği devlet kendi kıt kaynaklarını bazı kişilere kredi namı altında verir sonra da ilk fırsatta batırırlarsa silerdi. Böyle yapılmış büyük girişimlerin batırdığı paraların hesabı enflasyonun hesabıyla paralel gider. İmtiyaz verip kazanç sağlamasını sağlamak da bazı kişilerin şansına denk gelmiştir. İsterseniz bu kişilerin kayrılanlar ve akraba i taallukat olduğunu düşünün ama devlet eliyle kapitalist yetiştirip halkı refaha ulaştırmak da diyebilirsiniz. Bazılarının ileri zekalarının ürünü olan bu hızlı kalkınma yolları ortaya atılır bazıları da ona kananları kazıklayıp kapitalist olur bazıları da paraları batırır kazazede olur. İntihar eden kazazede bile görülmüştür.

Bize bunları anlatanlar tek örnek değiller buraya mahsus da değiller. Üstelik seçim kazanıp yönetime tırmananlar da öyle söylerler. Ellerindeki halkın malı ETİ’yi işletemiyorlar, hastahaneyi işletebilirler mi? ETİ’yi özelleştirdiler özelleştirecekler hala adamları onun içinde geçinir. Türkiye’den halı falan gibi değerli Türk mallarını getirip Rumlara satacak ve ekonomik kalkınmayla Ada’yı Türkiye’ye fırsat ve zamanı elde edilebilecekti. Artık ETİ’ye gerek yok çünkü Ada’nın üçte biri Türkiye’ye hediye edildi gerisini sadece denetleme yeter ki bunu da federasyon filan sağlarız diye düşünüyorlar. Ancak ETİ devlet ağırlıklı olduğu için özel şirket olarak hisselerine meraklı çıkmadı. Hisse alanlar sadece teşkilata şirin görünmek için hisse aldılar ve hiç sahip çıkmadılar. Onun için ETİ işe yaradı ise model olarak sahip çıkılmalıydı. Çıkılmadığına göre işe yaramadı yani sadece küçük bir hempa takımı geçindi.

Özelleştirme olmadan işe yarar ekonomik bir iş yapılmazsa bu partiler neden ekonomik politika diye atar tutarlar? Madem işin sihri özelleştirmedir onlara ne düşer? İşin seçimi, finansmanı, faizi ve yatırımı hep serbestçe karar verecek olan kapitaliste kalacak olduktan sonra geriye bir tek para politikası kalır ama burada para Türkiye lirası ve buradaki miktarını denetlemek bile Türkiye’den gelen bir namusluya emanet edildi. Bu örneğin UBP hükümeti alt yapı yatırımlarını bile Türkiye’ye havale ettiğine göre yapacakları bir az paraları var onları peşkeş çekmektir.

Utanmazlar da büyük laflar söylerler. Vaatlerde bulunurlar. Halbuki biz yaparsak batırırız. En iyisi şahıslar yapsın diyorlar.

Şimdi sıraya telefonu koydular. İkiye bölüp teknik işleri idari ve mali işlerden ayırıp birisini özele satacaklar. Ne olacağını şimdiden görmek olası. Sokaklarda konturlu telefonlar var ya! Onların kartlarını yaptırmayı birisine havale ettiler. Dilediği gibi halkı soyma yetkisini devralmış oldu. Bu büyük hizmetine karşılık halktan topladığı parayı arayan soran yok. Adam yaptı ama işletmekle yetindi devretmedi. Aygıtların kotlarını da bir tek o bilir onun için istediği fiyata kart basar, istediği fiyata kullandırır. Memnun musunuz? Memnunum diyen var mı yok mu belli değil ama daire ben hizmeti veriyorum parayı o alıyor diye feryat ediyor. Hükümet napıyor, haberleşme ve maliye bakanları ne yapıyor derseniz selam ediyorlardır.

Ben bana özel işletir ama ben işletemem derse ona oy falan vermem. Sen verirsen ver.

Bana özelleştirelim diyene bakarım. Yetkili ise sen niye işletemedin bu adamları da zarar gidiyorsun diye sorarım. Özel işletir de onların soyu ile bizimkilerin soyu ayni değil mi derim.

Asil Londra’ya ayağında elektronik kelepçe istirahat ediyorken burada en çok satan gazete Kıbrıs ise buradaki müdür ve diğer çalışanları bunu nasıl yapıyorlar? Asil’den daha asil idareci değillerse bu hükümet erkanı neden oylarınızı alıyor ki? Vermeyin.

Özelleştirmeyle bir yere varılmaz. Bakın çok değerli mallar çok ucuza kaptırılıyor ama arkasından fonlarla koruma isteriz diye yalvaran çiftçi, hayvancı ve sanayicinin yanında ithalatçı bile karşımıza dikiliyor.

Özel para kazanmadı mı? Evvel Allah paraların haddi hesabı tutulamıyor ama Saray Otel’i 5 000 $’a on yıl sonra hala ayakta kalmışsa bir az fazlasına kaptırma ile kalkınma olmaz. İki kumarhaneli bir oteli işletemeyen hükümette ne arar be!

Biz bilmez miyiz anız dedikleri şeyin koyun ve keçilerin başlıca besin kaynağı olduğunu? Zavallılar salıverilirlerdi ovaya otlasınlar ve yarı aç yarı tok olmalarına rağmen süt versinler. Onun için desteban denilen şimdilerde assimilasyona uğramışlara göre kır bekçisi denilen görevlilerin denetiminde hayvanlar otlatılırlardı. Bu çok önemli bir olaydı ve otlatma abartılmasın diye saatle  sınırlandırılırdı. Ot olmazsa yani ekin iyi olmaz ve geriye bir şey kalmazsa hayvanlar aç insanlar aç kalırdı. Sonraları otlatmaya yeterli olmadığı için daha verimli usuller geldiydi. Konsantre yem falan verilirdi. Türk devri gelince devlet yardımı arttı ama hayvancılık ve kuru tarım sancılanmaya başladı. Anız yakalım diye tutturan kurtarıcılar çoğalmaya başladı ve nihayet şiş göbekli asimilelerle kurtarıcıların eski ve yenileri anızı hayvanlara yedirmeyi değil yakmayı istemeye başladı.

Yakın be bu memleketi! Nasıl olsa hayrı kalmadı. Yakıp yıkıp Kurtarıcı parasıyla her tarafa ya yol diyerek ya kumarhane, otel diyerek ya da başka maskaralıklar için asfalt veya başka beton gibi kaplama dökeceksiniz. Uzak diye Karpaz’dan umudumuz vardı onu da yakın edip yutacaksınız.

Yorumlar

  1. Mağusam magosa oldu, biz de havada kapıp kabul ettik,
    Destebanımıza kır bekçisi dendi, onu da havada kaptık.
    Şimdi de bilmem hangi köyün tepesinden zeka fışkıran
    muhtarı benim harnıbıma ‘harnup’ demeğe başladı.,
    Basınımız bunu da havada kaptı. Hiç şiklayet etmiyelim.