BÜYÜK KAÇGUN – Alpay Durduran

87

Osmanlı hayranlığı giderek azıyor. Halbuki Osmanlı’nın kim olduğunu idrak edebilmiş değiliz. Her beş on yılda bir yönetimimiz beynimizi silip baştan yüklemeye gayret ettiği için öğrendiklerimizi de hemen unutup onlardan sonuç çıkaramamaktayız.

İşin aslı Osmanlı’nın bir aşiretten çıkma aşiret reisinin sahip olduğu zamanın devleti olduğudur. Hiçbir zaman kendini Türk saymadığı halde Batılılar onu Türk devleti diye andıkları için zamanının sonunda Türk devleti yapılmıştır.

Örneğin Prof. Mustafa Akdağ adlı tarihçinin yazdığı ve dünya çağında ün yapan kitabında ekonomi diye göçebe aşiretinin yerleşik ve zamanının en uygar kesimlerinden olan Anadolu toplumunun içinde kendine yer açışını anlatmakta ama zahmet edip de çoğunluk olan yerleşiklerin tarihini aklına getirmemektedir. Türkiye tarihini sadece göçebe Türklerin tarihine indirgemek ancak beynine müdahale edilmiş insanlar tarafından yapılabilir ve öyle de yapıldı.

Mustafa Akdağ bir az düşünse Venedik, Ceneviz, İngiltere, Fransa ve Toskana gibi devletlerin Osmanlı mülkünde (ülkesinde diyemeyiz çünkü o zamanın kafasına göre oraları mülk-ü şahanedir) elçilik, konsolosluk ve ticarethane açmak için bastırırken başında Türk aşiret reisinin çöreklendiği hadım ve devşirmeler yönetiminin neden karşılık olarak mal satmak için üretimi teşvik etmeye çalışmadığını ve olanı olsun yabancılara iyi fiyatla satmaya çalışmadığını sorgular ve kitabında bunu da ele almak için her halde zamanın muhaliflerinin izlerini arardı.

Padişahın ekonomik sefalete rağmen savaş ile ganimet, fidye ve savaş tehdidi ile korumalık muhafızlık yoluyla geçinmeyi tercih ettiğini tarih bangır, bangır anlatmaktadır ama Türkleştirme çalışmaları sırasında bunun zamana ait bir olgu olduğu iddia edilerek geçiştirilmektedir. Ganimetin bir hak olduğunu hepsinin de kabul ettiğinin üzerinden zaman geçmiş olmadığında bile başka devletler savaşa ara verilir verilmez ekonomik kazançlara yönelirlerken Osmanlı padişahı zarara kapanan savaşlarla diretmekte ve insan ve ekonomik kaynakları tüketmekte idi.

Kısaca Muhteşem Yüzyıl diye adlandırılan Kanuni devrinde bile Evliya Çelebi’nin “diyar-ı küffarı gezdim mamureler gördüm, diyar-ı islamı gezdim viraneler gördüm” diye yazdığını hatırlayalım. Nasıl olur da tarihçiler bu gerçeği didiklemezler ve savaş kazanabildikçe etrafa saldıran ve halkını düşünmediği için bir süre sonra savaşlara yete3cek parayı bulamayıp dünyada savaş kaybetme rekoru kıran Osmanlının hayranlığını yaşatırlar?

Haçova meydan savaşını nasıl kazandığını kendi de anlayamayan çoğu Osmanlı yazarları barış antlaşmasının gecikmemesi ve hazır galip sayılırken yapılmasını savunanları övmekte ve artık savaşın masrafının karşılanamamakta olduğunu belirtmektedirler. Gene de yönetim savaşı bırakıp ekonomiye önem vermeyi ve kendi kafasının anlayacağı dille söylersek refah için çalışmayı düşünememektedir.

Halkın refahının artmaması halinde başına bela olan Çarlık ile savaşamayacağını, ödeyemediği askerlerin ve savaş açıp da ganimetle beslenmelerine fırsat yaratamadığı tımarlı sipahilerinin sıvışıp eşkıyalığa başladığını ve onların zulmünden padişahtan sadece reayaya dokunmayın fermanı alabilen ahaliden de çift bozanlar çoğaldığını ve Celali isyanlarının her tarafı tuttuğunu yazıyorlar ama nedenini ellemiyorlar. İşi kavrayacak kültürü olmayan devşirme ve hadım yöneticiler sınıf mı oluşturacaktı? Hayır. Yarınları mı vardı? Hayır? Padişah izin verirse  yaşayacak yoksa öleceklerdi. Onun için çare düşünemediler, bulamadılar  uygulayamadılar değil.

Bizim şimdiki halimiz de öyle. Üretim araçlarını yoğun şekilde istismar etme kabiliyeti kanıtlanmış olan kapitalist görüş açısıyla bugünün ekonomik sorunlarını ele alanlar da çoğaldı ama onlara inat kendileri gibi düşündüğünü sandıkları Türkiye hükümetleri ve onlar zoruyla seçim kazanan UBP, DP, ÖRP ve sair afişe kapitalistler ile sonrada çağdaşlaşma adıyla kapitalistleşip hükümetlere güren CTP, TKP, BDH, TDP gibi soldan kaçanlara rağmen neden hala ihracatı devlet desteği olmadan yapılamayacak kadar pahalıya mal olan süt ve süt mamullerini hala teşvik ettiklerini anlamlandıramamaktadırlar.

Ezberlenebilecek nereye olursa uyabilecek bir reçete yoktur. Olsa hepsi de ayni şeyi söylediği halde dinletecek birini bulamamaktadırlar. Bunu olsun idrak edip de neden bizi dinlemiyorlar diye tasa edebilirlerdi ama hepsi de popülist yaklaşımların kurbanı bunlar deyip kafayı kaldırmıyorlar. Onun için solcu değiller sağcı olduklarını da itiraf edemez oldular.

Soru bellidir. Süte zam yaptın hellim pahalanır, ihracatına en kısa zamanda son vermek için program yapmaktan başka çaren kalmaz. Eleştirirler ama kapitalist yol budur deyip de UBP ve benzerleri olan CTP ve DP’ye karşı çı8karlar mı? TC ile imzalanan paketler 1981’den beri sübvansiyon yani devlet desteği sadece kısa bir süre için kabul edilebilir; hemen o üretim dalından kaçış programı yapılmalı ve sübvansiyon kesilmelidir der. Ekonomistler de paketi destekler ama içeriğini desteklediklerini göstermezler. İçlerinden biri başbakanlık müsteşarlığına kadar tırmandı ama gayretini görmedik.

Bu arkadaşlar yalancı mı yoksa korkunun toplumda yarattığı paranoyalar nedeniyle beyinlerinde arıza olup boşluklar mı oluştu.  Bilinen gerçektir ki korkunun egemen olduğu toplumlarda kişiler bazı şeyleri düşünürlerse başlarını belaya sokacak kanaatlere saplanıp büyüklerine karşı çıkacakları için o bilgileri kafalarından silerler ve göstersen de görmezler.

Siz istediğiniz kadar şaşın arkadaşlarımızın bazıları gerçeğe yüreklerini kapamışlardır. Kur’an’da “onların kalpleri mühürlüdür, ne yapsan görmelerini sağlayamazsın” diye Muhammet teselli edilir. Bunlar için de ben teselli ararım ama kişisel menfaat dolayısıyla görmeyenler de mutlaka vardır.

Paracı kapitalistler para politikasına bakmadan çare önerirse napsın bu Gıbrızlı? Kapanan dükkanlar, işten atılanlar, bitirilemeyen binalar, satılamayan ürünler ve geri giden ucuz işçiler ile kaç gün dönemi başladı. Portakal toplamaya işçi gelsin ama işsiz Gibri napsın Ha! Lampedusa çaresizlere çare örneği mi ?