Biz bize demokrasi anlayışımız – Murat Kanatlı

89

Kıbrıs’ın kuzeyinde kendimizce yazdıklarımızı ve söylediklerimizi sanki genel geçer bir kural gibi birbirimize dayatmamız çok rastlanan bir ‘sorun’dur… “Dünyanın her yerinde” veya “dünyada tek” veya “yalnızca bizde” gibi cümlelerle donatılmış, tartışmayı genelleştiren ve ayni zamanda genel kabul gören ancak hatalı olması da bir o kadar yüksek ihtimali olan bir sürü konu vardır…

Örneğin seçim, demokrasi ve Kıbrıs’ın kuzeyindeki bunlarla ilişkin sorunlar defalarca yazıldı ama buna rağmen kendince söylemler hâlâ sürmektedir…

Kıbrıs’ın kuzeyinde seçim yapıldığı için burada kısmi de olsa bir demokrasinin olduğu, bu nedenle şu veya bu şekilde rejimi değiştirmek isteyenlerin elindeki tek kozun parlamentarizm olduğu, ya da parlamentarizm aracının bugünkü koşullarda her şart ve halükârda kullanılması gerektiğine ait görüş yaygındır.

Arkaik solcular genel oyun bile doğru düzgün kabul edilmediği, feodalizmin yaygın hüküm sürdüğü ağır dikta rejimleri altında veya uluslaşma sürecinin başında, tek parti rejimlerinde yani 20. yüzyılın başındaki seçim, parlamento ve boykot tartışmalarını, o günkü parlamenter sistemleri ve bunların içindeki çalışmaları alıp bugüne taşıyorlar. Yani bir anlamı ile dolaylı olarak güncelde bu kurumları kutsuyorlar…

Liberal solcular da yarışmacı seçimlerin olduğu, tam anlamı ile hukuk devleti kurallarının işlediği, hesap verilebilirliğin kurumsallaştığının Kıbrıs’ın kuzeyinde var olduğu var sayımı ile -açıkça söylemeseler de yaptıkları tespitler konuyu oraya götürmektedir- parlamenter sistemi kutsamaktadırlar…

Ancak iki görüşte rejimi, rejimin şeklini ısrarla ıskalamaktadır…

Bu yönü ile konuyu bir miktar teorik düzlemde tartışmakta yarar var.

Öncelikle iki referans verelim. Bu yazı boyunca Ergun Özbudun’un “Otoriter Rejimler, Seçimsel Demokrasiler ve Türkiye” ve Juan J. Linz’in “Totaliter ve Otoriter Rejimler” kitapları çerçevesinde bir tartışma yürütmeye çalışacam. Yer darlığından konuya kısıtlayarak ve ileride benzer konuları açmak kaydı ile kısıtlanmış bir alanda tartışmayı yürütecem. Eksik kalan kısımlar yanlış anlamaya neden olursa sebebi budur ama bu, çok da zararlı bir durum değildir…

Öncelikle birkaç hatırlatma yapalım. Bugün çeşitli nedenlerle dünyanın yüzde 90’sında seçimli rejimler mevcuttur. Bunun içine, Afrika’daki ve Asya’daki birçok askeri rejimler dâhildir. İran bugün itibari ile düzenli seçimlerin yapıldığı ve düzenli aralıklarla yönetimlerin değiştiği “demokratik” ülkedir. Son cümle size tuhaf geldiğine eminim. Ama eğer seçimin olmasını demokrasinin var olduğuna koşut kullanırsanız ortaya böyle bir cümle çıkar. İran’da ayrıca parlamento da vardır. Bu İran’ın hala daha demokratik bir rejim olduğunu ispatlamaya yetmiyorsa demek ki seçim, parlamento ve benzeri kurumların var olması veya şekilsel varlığı bir coğrafyada demokrasi olması için yetersizdir demektir…

Benzer şekilde etrafımızdaki birçok ülkede seçim ve parlamento mevcuttur, Mısır, Suriye hatta Türkiye; ancak buralarda tam anlamı ile işleyen demokratik rejimin olduğunu söylemek imkânsızdır. Hatta Avrupa’daki birçok ülkede bile tam anlamı ile yarışmacı seçimlerin yapılabildiğini söylemek güçtür. Bu nedenle temsili sistemler kan kaybetmekte, seçimlere katılım oranları düşmektedir. Avrupa’daki sorun seçim ve parlamentonun daha “çağdaş” kurumların vesayeti altına girmesidir; IMF, uluslararası tekeller, medya tröstler vb… Bu nedenle seçim ve parlamentonun varlığı halk iradesinin tam olarak yansıdığı, halkın kendi kendini yönettiği anlamına gelmiyor. Yani bugünkü “çağdaş” dünyada seçimlerde artık milletin vekiller seçilmiyor. Bunu net olarak anlamamız gerekiyor.

Rejimler yıllar içinde çeşitli evrimler de göstermektedirler. Eskiden genel oy hakkı için bile büyük mücadeleler verilirken, bugün o coğrafyada geçici bulunanların yani göçmenlerin ve diğerlerinin de oy hakkının tartışılması, bu temelde çeşitli düzenlemelere gidilmesi, gidilmeye çalışılması, genel oy hakkının tam uygulanmadığı, eksik uygulandığı coğrafyalara yaptırımların olması buna örnek sayılabilir. Ancak genel oy hakkının yaygınlaşması demokrasinin geliştiği anlamına da gelmiyor… Bugünkü ülke rejimlerinin niteliğini bu nedenle doğru tanımlamak önemlidir.

Hak ve özgürlüklerin tümden veya tüme yakın kısıtlandığı totaliter ve bunların eksiksiz ve eksiksize yakın kullanılabildiği demokratik rejimler arasında geniş bir gri alan mevcuttur, bunlar da otoriter rejimlerdir… Ergun Özbudun dünyanın ciddi bir kısmın otoriter rejimler tarafından yönetildiği, yani bu gri alanın dünyada önemli bir yer tuttuğu anlatıyor kitabında… Linz’in bu konudaki tanımı önemli, otoriter rejimler diyor yazar;

“Sınırlı, fakat sorumlu olmayan bir plüralizme yer veren; işlenmemiş ve yol gösterici bir ideolojiye değil, kendine özgü zihniyetlere sahip olan; gelişmelerin bazı aşamaları dışında, yaygın ve yoğun bir siyasal mobilizasyon yaratmayan; bir liderin veya bazen küçük bir grubun, biçimsel yönden iyi belirlenmemiş, fakat fiiliyatta oldukça tahmin edilebilir sınırlar içinde iktidarı kullandıkları siyasal sistemler.”

Elbette bu otoriter rejimlerin alt kategorileri de mevcuttur ancak bu yazının sınırları içinde olmadığı için o konuya girmeyeceğiz…

Burada konu ile bağlantılı bir alıntı daha yapmakta yarar var; Ergun Özbudun’un Schedler’den alıntı yapıyor;

“Seçimsel otoriter rejimler, yürütme organı başkanlığı ve milli bir yasama meclisi için düzenli seçimler yapmak suretiyle, çok partili seçimler oyununu oynamaktadırlar. Ancak (…) o kadar derinden ve sistematik şekilde ihlal etmektedirler ki, seçimler, demokrasinin araçları olmaktan çıkıp, otoriter yönetimlerin araçları haline gelmektedirler.(…) bütün olarak seçim yarışmaları, o kadar ciddi, yaygın ve sistematik bir devlet manipülasyonu altındadır ki, bunları demokratik olarak nitelendirmek mümkün değildir.”

Ergun Özbudun’un Steffan I. Lindberg’ten de alıntı yapıyor;

“(…) Seçimler baskı yöntemlerini “ucuz”laştırıyorsa; rejimin muhalefetin hoşgörüsünü kontrol altında tutmasını, muhalefeti bölmesini, seçimleri bir menfaat dağıtım aracı olarak kullanmasını mümkün kılıyorsa ya da sadece seçimler iktidar sahipleri bakımından hoşgörüyü aşırı maliyetli hale getiriyorsa, o zaman seçimler otokratikleşme ihtimalini güçlendirir.”

Bu nedenle otoriter rejimlerin aldıkları kararlarına meşruluk yaratma faaliyetleri olarak da tanımlanan bu süreçleri iyi analiz etmek gerekir.

Yani seçimler ve parlamento ne tek başına demokrasi getirir, ne de bunların tam kullanılıyor gibi olması demokratik bir rejimi yaratır. Hele de Kıbrıs’ın kuzeyi gibi vesayet kurumlarının bu kadar net kendini belli ettiği rejimlerde seçimlerin ve parlamentonun etkisi bir o kadar daha düşer. Vesayet kurumlarını çoğul olarak kullandık çünkü Kıbrıs’ın kuzeyinde zaman zaman çelişen olaylarla karşılaşmamızın bir nedenidir de aslında birden fazla vesayet kurumunun varlığıdır. Askeri vesayet rejimi Türkiye gibi burada da etkindir. Bunun yanında elçiliğin de bir vesayet kurumu olduğu açıktır. Bu, çoklu vesayet rejimdeki güç dengelerine bağlı olarak kararlar alınması, bazen de bazı çelişkilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Bu nedenle Kıbrıs’ın kuzeyinde seçimleri ve parlamentoyu değerlendirirken bu tanımlamaları göz önünde bulundurup kararlar üretmek gerekir.

Bu değerlendirme uyarısı bunları araçsal olarak kullandığını söyleyenler için de geçerlidir. Çünkü kimin kimi ne kadar kullandığı belli olmayan kampanyaların yarardan çok zarar getirdiğini yaşayarak öğrendik…

Bu nedenle önümüzdeki güncel seçenek seçimsel otoriter rejimlerin oyunlarını bozmaya yönelik tüm zamanları (seçim dönemlerini de kapsayacak) günlük etkin politik çalışma olmalıdır. Yoksa belli zaman dilimleri içine sıkışan siyasal çalışmalar yani seçim dönemleri kampanyaları (ister boykot, isterse seçime katılma) yalnızca enerjimizi ve kaynaklarımızı tüketmekten başka bir işe yaramayacaktır…