Bir direniş ve dayanışma destanı: KIZILDERE

226

30 Mart 1972’de, on devrimci, Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Ertan Saruhan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy, Niksar’ın Kızıldere köyünde kuşatıldıkları kerpiç bir evde vahşice öldürüldü.

30 Kasım 1971’de Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçan Mahir Çayan’ın önderlik ettiği Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) savaşçıları, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) savaşçıları Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile birlikte, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamını engellemek için NATO’nun Ünye Radar Üssü’nde görevli 3 teknisyeni kaçırmışlardı.

Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan ve Sabahattin Kurt Dev-Genç yöneticileri; üsteğmen Saffet Alp THKP-C’ye bağlı “Hava Kuvvetleri Proleter Devrimciler Örgütü”nün kurucularından; öğretmen Ertan Saruhan THKP-C Karadeniz bölgesi sorumlusu; çiftçi Ahmet Atasoy ve şöför Nihat Yılmaz ise THKP-C’nin Ordu bölgesi militanlarıydı.

Zırhlı araçlar ve ağır silahlarla donatılmış binlerce asker ve polisin kuşattığı devrimciler, “teslim olmalarına” dönük çağrılara, emperyalizme ve faşizme karşı öfkelerini ifade eden sloganlar ve marşlarla yanıt verdiler. Ve katledildiler. Katliamın ilk sahnesi, kuşatma güçlerinin konuşmak üzere evin çatısına çıkardıkları devrimcileri öldürmeleriyle başladı. Katliamın son sahnesinde, tank ve bazuka ateşiyle yıktıkları kerpiç evin kalıntıları içinde sağ kalan devrimcilerin kurşuna dizilişi vardı.

1971’de “emperyalizmin tahakkümüne ve karşıdevrimin şiddetine karşı silaha sarılan” bu devrimciler, Türkiye halkları için eşitsizliğe, sömürüye, emperyalist uşaklığına karşı başkaldırının en parlak sembolleri oldular. Onları imha ederek devrimci hareketi yok edebileceklerini iddia eden faşist kontrgerilla merkezleri, Türkiye’yi bir kan denizine, bir işkence ve baskı üssüne dönüştürdüler. Ama bu katliamdan sonra istedikleri olmadı. Devrimci hareket On’ların öldürülmelerinin üzerinden iki yıl geçmeden onların anısıyla çok daha büyük bir güç kazanarak yeniden yeşerdi. Mahir Çayan’ın “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik!” sözleri 1970 sonrasının Devrimci Gençliği için faşizme karşı direniş parolasına dönüştü. Onlar, Türkiye toplumuna baş eğmez bir devrimcilik kültürünün yerleşmesinin bugüne dek yaşayan sembolleri oldular. Onlar, 1960’lı yılların Devrimci Gençlik hareketleri ve 12 Mart faşizmine karşı silahlı direnişin ifade ettiği değer ve ilkelerin en parlak temsilcileri olarak sonraki kuşakların hafızasına kazındılar. Bu değer ve ilkeler sonraki yıllarda, Türkiye devrimci hareketinin yeni devrimci bir temel üzerinde yeniden şekillenmesine damgasını vurdu. Türkiye halkı 39 yıldır onlarla gurur duydu; sonsuza kadar da gurur duyacak.

Öldürülme nedenlerinin, kaçırdıkları üç NATO görevlisini kurtarmak olduğu ilan edildi. Oysa katliam sırasında ölen NATO görevlilerinin cesetlerinden çıkan mermiler, devrimciler tarafından öldürülmeseler, dışardan açılan ateşle ölmüş olacaklarını gösterdi.

Devlet, Niksar’ın Kızıldere köyünde kuşattığı on devrimciyi ne pahasına olursa olsun imha etme kararı almış ve uygulamıştı. Kararın altında, Süleyman Demirel’in, İsmet İnönü’nün, Org. Memduh Tağmaç’ın imzaları vardı. Operasyonu, daha sonra 12 Eylül darbesinin başında yer alan dönemin MİT Müsteşarı Korg. Nurettin Ersin yönetti. 70’li yılların iç savaşını tezgahlayan kilit isimlerden MİT’çi Mehmet Eymür infaz timinin başındakilerdendi.

Katliamı gerçekleştiren devlet görevlileri hızla yükseldiler, devletin daha kilit görevlerine getirildiler. Getirildikleri bu görevlerde, yeni cinayetler işlediler, yolsuzluk batağının büyümesine katkı yaptılar, emperyalist uşaklığının en çirkin örneklerini verdiler. Devlet adına işledikleri suçlar nedeniyle, gizli bir dokunulmazlık kalkanı altında sürekli korundular. Türkiye’nin adaletsiz, zorba, soyguncu düzeninin sembolleri oldular. Devletleri “onlarla gurur duydu”, yıkılıncaya kadar da bu pisliğin ağırlığını taşıyacak!

 

Kızıldere bir devrimci kardeşlik destanıdır

Mahir Çayan, ağır takip koşullarında kaleme aldığı Kesintisiz Devrim II-III’de “Silahlı mücadele önce solu toparlayacaktır” diyordu. Onun parça parça olmuş solun geleceğine ilişkin bu umut dolu yaklaşımı basit bir iyimserlik değildi.

Maltepe firarını, THKO’nun kararlı savaşçıları Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile birlikte hazırlamışlar ve kaçıştan itibaren de, çabalarını Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam cezalarının uygulanmasını önlemeyi amaçlayan bir dayanışma eylemine yoğunlaştırmışlardı. Son derece ağır takip koşullarında zamanla yarışıyorlardı. Denizlerin idam kararı jet hızıyla kesinleşiyordu.

Kaçak THKP savaşçıları ise, THKO savaşçıları Cihan ve Ömer’le birlikte önce Ankara’ya sonra da Karadeniz’e çıktılarında 15 Mart’tı. Sinan Kazım Özüdoğru, Ömer Ayna, Saffet Alp ve Sabahattin Kurt Niksar’ın Kızıldere köyünde üstlendiler. Denizler’in idam kararı TBMM tarafından onaylandığında ise takvim 25 Mart 1972’yi gösteriyordu. CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı itirazın sonucu beklenemezdi.

İki yol vardı: Ya NATO’nun Ünye Radar Üssü görevlileri rehin alınarak Kızıldere’de saklanıp Denizler’le mübadele edilmeleri istenecek, ya da Kızıldere’ye eli boş yalnızca saklanmak için gidilecekti. Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü ve Hüdai Arıkan NATO’nun Ünye Radar Üssü’nde görevli iki İngiliz bir Kanadalı teknisyeni evlerini basarak rehin aldıklarında tarih 26 Mart’tı.

 

Direniş cuntanın “refomist” imajını yıktı

1970’e doğru devrimci gençliğin ve işçi sınıfının yükselen mücadelesi, oligarşi içindeki çelişkileri derinleştirdi. Ordu, 12 Mart 1971 günü verdiği uyarı mektubuyla (“Muhtıra”) Süleyman Demirel’in başkanlığındaki Adalet Partisi (AP) hükümetini düşürdü. Muhtıracılar “reformist” görünmeyi seçmişlerdi. AP hükümetini ülkeyi kardeş kavgasına, sosyal ve ekonomik huzursuzluğa sürüklemekle, Anayasa’nın öngördüğü reformları gerçekleştirmemekle ve devletin geleceğini tehlikeye atmakla suçladılar. Partiler üstü bir hükümet kurarak bütün bu sorunları çözecek güçlü ve inandırıcı bir hükümet oluşturulmasını istediler. Aksi takdirde darbe yaparak yönetimi doğrudan doğruya ele geçirmekle tehdit ettiler.

Demirel istifa etti. CHP senatörü Nihat Erim partisinden istifa edip “partilerüstü hükümet”in başbakanlığını üslendi. Hem CHP’den hem de AP’den üye alınarak kurulan hükümette, Atilla Karaosmanoğlu gibi “solcu” tanınan bir Dünya Bankası uzmanı ve başka teknokratlar yer aldı.

Bu genel tablo ordudan ilerici bir hareket bekleyen kimi sol kesimlerde kafa karışıklığına yol açtı. Birçok ilerici kurum darbeyi destekledi. Darbeye karşı çıkanlar, daha darbe gelmeden önce siyasi krizin yükselişi karşısında silaha sarılan THKP-C ve THKO oldu.

THKP-C, 15-16 Haziran işçi ayaklanmasının bastırılmasında ordunun sergilediği yönelimin, ABD ve büyük sermaye güdümünde hareket etmek olduğunu saptamıştı.

Yeni hükümetin ilk icraatı, ordu içerisindeki ilerici subayları ihraç etmek, devrimcilere yönelik bir sürek avı başlatmak ve 11 ilde sıkıyönetim ilan etmek oldu. Deniz Gezmiş hakkında başlatılan sansasyonel yakalama operasyonu, Deniz’in Yusuf Aslan’la birlikte 24 Mart’ta yakalanmasıyla sonuçlandı.

12 Mart faşizmi ile birlikte, tekelci sermaye devlet iktidarını tamamen ele aldı ve bütün üst kurumlarda Amerikancı yapının önündeki engeller temizlendi.

Bu gelişmeler karşısında THKP-C İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırarak 12 Mart rejiminin Amerikancı, siyonist işbirlikçisi yüzünü halka gösterdi. ABD ve İsrail güdümündeki kontrgerillanın 12 Mart rejiminin gerçek sahibi olduğu açıklık kazandı. Erim’in İçişleri Bakanı Sadi Koçaş, daha önceden işlenmiş suçlar için dahi geçerli olacak şekilde idam cezası uygulamasını öngören yasaların çıkarılacağını ilan etti. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruldu. Hükümete Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi verilerek meclis devre dışı bırakıldı. Erim hükümeti yaptığı bu düzenlemeler sonrasında birliğini koruyamayarak dağıldı. THKP’nin silahlı direnişi, egemen sınıf cephesindeki “siyasi uyum”un bozulmasında önemli bir rol oynadı.

Işıklarını halka taşıdılar

THKP-C 12 Mart darbecisi Memduh Tağmaç’a “sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçti, durdurmak gerekir” dedirten Anadolu aydınlanmasını ve işçi bilinçlenmesini Karadeniz’den Ege’ye, İzmir’den Kartal’a ilerleterek gelişti

THKP-C’nin stratejisi ve örgütlenmesi bir avuç gözü kara devrimcinin devletle çatışmasına indirgenemez. THKP’nin kurucuları, tüm devrimci sınıflar içerisinde devrimci mücadeleleri örgütleyen öncü devrimcilerdi. THKP-C’nin omurgasını, Karadeniz’de tütün, çay ve fındık üreticilerinin, Ege’de tütün üreticilerinin, İzmir Aliağa Rafinerisi inşaatında çalışan amelelerin, Zonguldak madencilerinin, Kartal-Gebze sanayi işçilerinin, küçük rütbeli subayların, yeni kurulan TRT emekçilerinin örgütlenmesine önderlik eden devrimci kadrolar oluşturdu.

Karadeniz’deki tütün, fındık ve çay mitinglerinin örgütçüleri, THKP-C kurucularından Hüseyin Cevahir ve Nihat Yılmaz ile Kızıldere’de düşen Sebahattin Kurt, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy’du. Aliağa Rafinerisi inşaat işçilerinin grevine öncülük eden Yapı İşçileri Sendikası Başkanı Necmettin Giritlioğlu bir kontrgerilla cinayetiyle öldürüldüğünde, Münir Ramazan Aktolga ve Bingöl Erdumlu ile, “savaşçı öncü”yü örgütlüyordu. 1970’e doğru Zonguldak maden işçilerinin asırlık “komünist hücreleri”ne el atan yine geleceğin THKP’lileriydi. 15-16 Haziran ayaklanmasının devrimci eli Kartal İşçi Birliği’nin örgütlenmesinde THKP’nin “bolşevik” zihniyetiyle yeralan Dev-Genç militanları kilit roller oynadılar. TRT televizyonunda haber merkezinden kültür programlarına, tüm birimlerde güçlü bir gizli devrimci örgütlenme yaratanlar da THKP’nin gelecekteki militanlarıydı. Bütün bu kavgaların öncüleri, şiddetlenen sınıflar mücadelesine ne TİP reformizminin ne de MDD oportünizminin yanıt veremeyeceğini görüyorlardı.

Mahir Çayan’ın THKP’nin kuruluşunu “Toplumun bütün kesimlerini sarsmaya başlayan devrimci kasırga, genç militanlara devrim arenasında sadece kendilerinin kaldığını gösterdi. Hayat, devrimci pratiğin içindeki işçi, köylü, öğrenci militanları bir araya getirdi. Böylece, Leninizm temelleri üzerinde, devrimci yoldaşlığın oluşturduğu, kelimenin geniş anlamı ile proleter devrimci bir örgüt doğdu” sözleriyle tanımlaması bir “güzel söz” değil, somut tarihsel gerçektir.

 

En iyi lider en iyi militandır!

Türkiye sosyalist hareketine en güçlü devrimci ivmeyi kazandıran Mahir Çayan, 14 Ağustos 1945’te Samsun’da doğdu. Babası devlet memuruydu. 1965’te SBF Sosyalist Fikir Kulübü’nün başkanlığına seçildi. 1967’de kısa bir süre Fransa’ya gitti.

Döndüğünde Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisini savunarak yönetimdeki reformcu görüşlere karşı mücadeleye girişti. TİP teorisyenlerinin Leninizmin özünü tahrif etme girişimlerine karşı ideolojik mücadele bayrağını, “Revizyonizmin Keskin Kokusu” başlıklı makaleleriyle yükseltti. TİP reformizmine karşıymış gibi görünen ama özünde ondan daha kötü bir ilkesiz yaklaşıma sahip olan Doğu Perinçek ve avanesinin “kampüs Maoculuğu”nun karşısına, Mao’nun Halk Savaşı düşüncesinin özünü savunarak dikildi.

12 Mart yaklaşırken Mihri Belli’nin sol bir darbe beklentisi içinde Devrimci Gençliği oyalayan tutumunun karşısına açık ve net bir devrimci tutumla çıktı. “MDD, bir savaş stratejisidir ve bu strateji ancak bir savaş örgütüyle yani işçi sınıfı partisi ile gerçekleştirilir” diyordu. Bu görüşünün gereğini yaptı ve Türkiye sosyalist hareketinin tarihindeki ilk “savaşçı parti”yi kurdu. Savaşçı bir partinin liderliğinin, “politik ve askeri liderliğin birliği” ilkesiyle oluşturulacağını savundu ve uyguladı.

THKP-C’nin bütün askeri eylemlerinde en ağır sorumluluğu üstelenerek yer aldı. Tüm karar anlarında açık ve kesin bir devrimci tutumu benimsedi. Firar sonrasında, tüm devlet güçleri peşindeyken “yurtdışına çıkma” önerilerini sert bir biçimde reddetti. Baskınları dakikalarla savuşturduğu bu takip ortamında Türkiye devriminin stratejisine ilişkin bu güne dek verilmiş en etkili eser olan Kesintisiz Devrim II-III’ü yazdı. Öldürüldüğünde 26 yaşındaydı; düşüncesi ve eylemi yaklaşık 40 yıldır Türkiye sosyalist hareketine ışık tutuyor.

 

Darbeci olmayan askerler

Bazı gazeteci, aydın ve askerler “sol cunta” hayali peşinde koşarlarken, ordunun küçük rütbeli subayları içindeki en güçlü devrimci grubu THKP-C oluşturuyordu. Hava Kuvvetleri Proleter Devrimciler örgütü, Türkiye için tek kurtuluş yolunun anti-emperyalist, anti-oligarşik demokratik bir halk devrimi olduğunu, işçi sınıfı partisinin bu devrimin ideolojik politik öncüsü olacağını savunuyordu. Cuntacılığın çıkar yol olmadığını düşünen bu devrimci askerler, Türkiye’de gerçek bir devrimin ancak halk savaşı içerisinde kurulmuş bir halk ordusuyla başarıya ulaşabileceği düşüncesindeydiler. Pilot teğmen Saffet Alp, şehir gerillası mücadelesinden başlayarak, yaşamını gerçek bir halk ordusunun kuruluşuna adadı. Onun simgelediği tehdidin büyüklüğünün farkında olan kontrgerillacılar, Kızıldere’de bombalarla yıktıkları evin enkazında Saffet’i yaralı bulduklarında, kurşuna dizdiler.

 

Ahlaki bir isyan olarak: Devrimci savaş

THKP-C, devrimci savaşı yalnızca askeri güçler arasındaki bir çatışma olarak değil, iki ayrı dünya görüşünün, iki ayrı toplum programının ve iki ayrı ahlakın çatışması olarak görüyordu. İlk bildirisinde “THKP-C, kendi saldırı noktaları dışında kalan hedeflere yönelen ve halkın saflarına da zarar veren hiçbir maceraperestin sorumluluğunu üzerine almaz. Çocuk kaçırmak, kadınlara ilişmek, emperyalistlerle doğrudan doğruya ilişkisi olmayan kimselere, esnafa, parababası bir avuç hain dışındaki orta derecedeki zenginlere, yani orta burjuvaziye saldırmak, zarar vermek devrimci eylem olamaz. Bunlar adi gangsterlik olaylarıdır. THKC, bu gibi olayları şiddetle kınar. Amerikalı emperyalistlere, finans kapitalizmin temsilcilerine, zalimlere ve halk düşmanlarına yönelen her harekete ise saygı duyar ve bunları sonuna kadar destekler” diyordu. Devrimci bir savaş, aynı zamanda kurulu düzenin ahlakına karşı bir isyanı da ifade etmeliydi.

(sendika.org)