Bir çiçekle bahar gelmez, tek seçimle de devrim çiçekleri açmaz – Murat Kanatlı

149

Bir çiçekle bahar gelmez derler, bir eylemle, bir seçime katılmakla ya da bir boykot kampanyası ile de devrim çiçekleri açmayacak…

Önce bunu bir yere net şekilde not etmeli…

Eğer seçimleri laf olarak değil gerçekten bir araç olarak görüyorsanız, o zaman seçim süreçlerinin siyasi propaganda süreci olduğunun bilincindesinizdir. Seçim dönemlerine yönelik kampanyalar yapılır, döneme dair her yapı kendi hedefleri ortaya koyar ve bu kampanya ile bu hedeflere ulaşmaya çalışır.

Seçim süreçleri zamansal ve mekânsaldır ama ayni zamanda yapısı gereği zayıftır, bu nedenle anlamından çok büyük yüklemeler yaparsanız komik duruma düşebilirsiniz. Yok, eğer parlamentarizmden ciddi beklentiniz var, o zaman iş değişir. Bu durumda seçimler bir miktar amaç da olur, araç olmaktan uzaklaşır.

Elbette parlamentarizm de bir araç olarak kullanılabilir ama bunu etkili olması için olmazsa olmaz araçlar vardır. Radikal sol, dünyadaki deneyimleri ile bunları geliştirmektedir. Toplumsal muhalefet hareketleri ile bağlantıları, taban örgütleri ile ilişkileri, farklı düzeydeki örgütlenmeleri ile parlamentarizm bir araç gibi de kullanılabilir. Ancak her şeyi doğru düzgün yerine oturtmak gerekir. Tek başına parlamentarizm hiçbir şey ifade etmez…

Genel seçimlere yönelik saon 10 yıldır YKP, boykot kampanyası yapmaktadır.

Birileri buna anlam veremediğini belirtmektedir.

Yordam Kitap çıkan Siyaset Bilimi – Kavramlar, İdeolojiler, Disiplinler Arası İlişkiler kitabında 200. sayfasında

“(Siyasal) katılıma etkinliğinin gerçekleşmesi için, öncelikle katılmacı davranışı olanaklı kılacak asgari koşulları taşıyan bir ortamın bulunması gerekir” denmektedir. Bu bizler açısından yeni bir tespit değildir.

YKP, 1990’dan beri seçim için asgari koşulların olmadığını söylüyor, bunun da “seçime seçim deme koşullar yok” diyerek ortaya koyuyor. Ancak bu bir durum tespitidir. Seçim süreçleri ise başka bir durumdur.

YKP, ilk tespitte sabit kalarak, seçim dönemlerinde üç temel yaklaşım üzerinde şekillendirerek – örgütlenme, rejimi deşifre etme ve parti görüşlerini anlatma üzerinden- her seçimde nasıl bir kampanya yapacağına 1990 beri her seçim sürecini ayrı ayrı ele alarak kararlar vermektedir.

2000 cumhurbaşkanlığı seçimine kadar seçimlere katılmış, 2002’de ise kısıtlı yerlerde yerel seçimlerde aday göstermiş ve 2003’ten itibaren ise boykot kampanyası yapıyor. Adı üzerinde kampanya yapıyor, derdini anlatıyor.

Kimileri ise araç gibi kullandığı söylemekte ama pratikte takip ettikleri dil pek de öyle değil.

Yeni bir tartışma değil, CHP yazan yerleri başka parti adları ile değiştirilebilir, Eylül 1979 yılında Devrimci Yol Dergisinde çıkan bir yazıda şöyle denmekteydi:

Bu grupların çoğu seçimlere katılmalarını “CHP’den umudunu kesen kitlelere oy verebilecekleri bir ‘sol’ alternatifin gösterilmesi” gereğine bağlıyorlar. Bu bütünüyle, oportünist-fırsatçı bir siyasetin kesin ifadesidir. Eskiden CHP’ye oy veren birçok kişi CHP’den umudunu kestiği için şimdi oylarını CHP’ye vermeyecektir. O halde onlara “oy verebilecekleri” yeni bir parti göstermek gerekiyor! Oy verecek iyi parti arayan bu “şaşkın” vatandaşlar, eğer kendi particiklerine oy verecek olurlarsa, kendi “parti”lerini “alternatif” olarak gösterebileceklerdir. Bu yaklaşımın kesinlikle devrimci olmayan revizyonist bir yaklaşım olduğu özellikle vurgulanmalıdır. Marksistler seçimler karşısındaki tavırlarını hiçbir zaman bu şekilde ortaya koyamazlar. Seçimlere katılma, bir taktik olarak benimsense bile, bu, ancak ve ancak parlamentodan ve seçim platformundan bir kürsü olarak yararlanmak ve bu platformun sahte kimliğini deşifre ederek tek ve gerçek alternatifin emekçilerin kendi iktidarları olduğunu ve bunun da tek devrimci yolunun seçimlerden ve bu parlamentodan geçmediğini kitlelere kavratmak için yaparlar. Gerçek alternatif halkın kendi devrimci iktidarıdır. Bu da ancak ve ancak devrimci bir yoldan gerçekleşebilir. Seçimlerde kitlelere “oy verebilecekleri bir alternatif gösterme” amacıyla seçimlere katılanlar ise kitlelere bu seçimler yoluyla -kendileri gibi “iyi” bir partiye oy vererek onu iktidara getirme yoluyla – kurtulabilecekleri umudunu yaymaya çalışan revizyonist sahtekarlardan başkası olamaz. Bu revizyonist bakış açısının sadece, TİP gibi, parlamentarizmi temel alan, ipliği iyice pazara çıkmış revizyonistlerin değil, seçimlere katılma, “alternatif koyma” konusunda onlarla yarış eden birçok grup tarafından da benimsendiği de görülmektedir. Bu revizyonist görüş kırıntılarının özellikle devrimcilerin “seçimleri boykot” siyasetine yönelen suçlamalarda bol miktarda sergilendiği gözlenmektedir.

Merkez sol dışında olup, Kıbrıs’ın kuzeyinde halka seçenek sunmak için aday olanlar için güzel bir cevap!

Yazının devamında ise kendi güncelimize yanıt olmaya devam eder:

“Seçimlerin boykotu ve halkın kendi iktidar alternatifinin ortaya konulması şiarı, elbette ki bugünden gerçekleşecek bir şiar değildir. Bu yüzden bu şiarlar iktidara el koyma yönünde bir eylem çağrısı değil, halkın kendi iktidarı hedefini ortaya koyma amacına yönelik bir propaganda-ajitasyon şiarıdır.”

Bunlar yazılırken elbette bizdeki benzerliği konuşmak önemli çünkü her yazı kendi somut koşulları içinde değerlendirilmelidir. Ancak Devrimci Yol dergisinde 1979 yazılan bu yazıda yapılan dönem tarifi Kıbrıs’ın kuzeyi ile ciddi benzerlikler taşımaktadır:

Geçtiğimiz dönem içinde, milyonlarca emekçinin gözünde seçimlerin hiçbir şeyi değiştirmediği, kim gelirse gelsin ülkenin gene büyük para babaları ve emperyalist güçler tarafından yönetildiği en geniş bir şekilde ortaya serilmiştir. Meclis’te mebus pazarları kurulmuş, Milletvekilleri alınıp satılmış, hükümetler düşürülüp, hükümetler kurulmuş, kurulan hükümetler ne derlerse desinler ülke gene bir avuç para babası ve IMF tarafından idare edilmiş, onların emirleri doğrultusunda devalüasyonlar – zamlar yapılmış, işçiler- memurlar-köylüler açlığa ve sefalete mahkum edilmiş ve onların haklarını almak için mücadele etmelerini önlemek amacıyla sıkıyönetimler ilan ettirilmiştir… Milyonlarca emekçi bütün bunları öfke ve nefret içinde yaşamıştır. Onlara bu aşağılık düzenden, bu aldatmacalardan, bu yokluk, sefalet ve zulümden kurtulmak için tek yolun şu parti yerine öteki partiye oy vermenin değil kendi devrimci halk iktidarının kurulması olduğunu anlatmak gerekiyor… Bunun en doğru yolu ise bütün bu haksızlıklara, bu sömürü zulüm ve baskıya ve bunların üstünde yükseldiği SEÇİM ALDATMACALARINA HAYlR demekten geçiyor.

Seçim sonrasında Kasım 1979 değerlendirme yazısında da günümüze önemli notlar düşmektedir

Boykot kampanyamızın etkisi, her şeyden önce siyasal bir kitle gösterisinden beklenen bir etki olarak ele alınmalı ve boykotun siyasal etkisinin üzerinde durulmalıdır.

(..)

Boykot kampanyasının ülke çapındaki siyasal etkisinin en somut göstergesi ise düzen partilerinin ve politikacılarının boykota karşı yürüttükleri karşı kampanyadır. Boykotu amacından çarpıtmak ve etkisini kırmak için gazetelerle, radyo ile ve televizyonla sürdürülen iftira ve karalama kampanyasının şiddeti bile boykotun siyasal etkisini göstermesi bakımından anlamlıdır. Seçimden sonra burjuva basının seçim sonuçlarını boykota karşı kazanılmış bir zafer şeklinde sunması yanıltıcı yüzde rakamlarıyla seçimlere katılma oranının yüksek olduğunu, bunun “demokrasinin” bir zaferi olduğunu işlemeye çalışması yine boykotun siyasal etkisinin olumlu olduğunun bir kanıtıdır.

(..)

Ancak bir siyasal protesto gösterisinin etkisini seçim sonuçlarını şu kadar bin etkilemişse etkili, şu kadar bin etkilememişse etkisiz diye tartışmak da doğru değildir. Ve zaten Devrimci Hareket boykot eylemini, seçimlere katılımı yüzde bilmem kaç indirmek iddialarıyla gündemine almamıştır. Bu protesto eyleminin siyasi muhtevası önemlidir. Şüphesiz niceliğin hiç önemi olmadığını söyleyecek değiliz. Biz boykot kampanyamızda mümkün olduğu kadar çok kitleyi boykota katmak için çalıştık ve bunda da örgütlülüğümüz oranında başarılı olduk.

Tüm bunlar içinde düşünüldüğünde bu yazılanlardan kendi payımıza alabileceğimiz çok şey olduğunu görüyoruz.

Hala da kimi çevreler ikili iktidar koşulları hariç boykot olmaz desin, biz bu iddia ile boykot yapmadığımızı zaten söylediğimiz için bizi kapsamadığını düşünüyoruz. Ayrıca seçim süreçleri bugünkü güç ilişkisi için derin anlamlar da yüklemek gerçekçi değil. Bu nedenle yukarda söylediğimiz gibi araçsa, politik bir siyasal kampanya aracı olarak algılayıp katılmayı veya boykotu bu temelde düşünmek gerekir, tıpkı yukarda yazıldığı gibi…

Bu nedenle bir siyasal parti kampanyaları çok dikkatli örmelidir. Merkez sol ile bir tartışması varsa ki bugünkü koşullarda olmalıdır, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gidip onunla birlikte seçim ittifakı yapmaması gerekir. Siyasal bir kampanya ise “mührünü kır, biri bana diğerlerini kime istersen ver” gibi apolitik kampanya yapmamalıdır. Bunlar ciddi tutarsızlık işaretleridir. Hele de rejime karşı mücadele verdiği söylüyorsan, seçim platformunu çok ciddi kullanmak gerekir. Eğer “bunlar yapamıyor, tek alternatif benim” diyorsan demek ki bu seçim sürecinden alternatif çıkar mesajını verdiğinin farkına varmalısın.

Sorun seçime katılıp katılmamak değil, doğru siyasal hattın örülmesidir.

Daha önce yazdık, tüm reformlara karşı olmak gibi genelleştirilmiş politika doğru değildir. Devrimciler en gerici kurumlarda bile çalışırlar gibi genel doğruları kabül etmek başka bir şeydir, bunların nasıl hayata geçirileceğini konuşmak apayrı bir şeydir. Benzer şekilde reformlara nasıl yaklaşılacağı da zaman ve mekâna bağlı olarak değerlendirilmelidir.

2003 seçimleri ve sonrasında yaşanan süreç bu konuda bir dolu kötü deneyimle bize neleri yapmamız gerektiğini söylemektedir.

Alternatif nedir?

Her şeyi yapmak mümkündür, seçim ittifakı da, birlikte seçim boykotu da…

Ancak bunun için önce gidip merkez sol bir parti ile günlerce görüşme yapıp olmayınca onu hedef almak doğru bir strateji değildir. Ya da seçimden bir ay önce seçim ittifakını konuşmak da doğru bir strateji değildir. Sokakta birkaç saat yan yana gelip slogan atmak ortak bir hareket kurmak için yeterli bir arada olma hali de değildir. “Öncü” olma iddiası ve dayatması ile iş ve güç birliklerine girmek de doğru bir yaklaşım değildir.

Bizlerin, iş ve güç birlerini büyütmeye gerçekten, samimi şekilde inanların yeni bir dil ile herkesin özne olacağı kurucu inisiyatifleri örgütlemeye başlaması zamanıdır. Bu başka tür taban örgütleri hayata geçtiğinde zaten seçim platformlarında neleri yapacağımızı çok daha başka şekillerde konuşma fırsatımız olacak, diğer türlü bu durum bizi tüketinceye kadar devam edecek…