Bilimin Japonya’ya ‘eza’sı – AYÇA ERŞEN – Radikal2

109

11 Mart 2011’de Japonya’da 9.0 şiddetinde bir deprem oldu ve tsunaminin de etkisiyle tahmini olarak 100 bin kişi öldü. Bu şiddette bir depremle aslında ülkenin yerle bir olması beklenirdi. Ama Japonya’da teknoloji çok ilerideydi. Evlerin büyük bölümü aslında tsunamiden yıkılmıştı. Kısa bir süre içerisinde ülkenin temel ulaşım yolları açıldı, iletişim kanalları aktive oldu. Ancak hemen sonra Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde patlamalar meydana geldi. Dünya Sağlık Örgütü Radyasyon Acil Durum Tıbbi Hazırlık ve Destek Ağı tarafından yapılan bilgilendirmede, toplum sağlığı riskinin asgari olduğu, ancak bu durumun ‘değişebileceği’ belirtildi.

Radyasyon risk hesaplaması 63 yıllık ve tarihin cilvesine bakın ki, 1945’te Japonya’ya atılan iki atom bombasından sağ kurtulan 94 bin kişiyi kapsayan bir çalışmaya dayanıyor. Yaklaşık 200 bin kişinin bomba atıldıktan hemen sonra öldüğü tahmin ediliyor. Radyasyonun geç etkilerini anlamak üzere yürütülen bu çalışmada 1950’ye kadar lösemiye bağlı ölümlerde yüzde 45 artış, 1970 sonrası ise diğer kanser olgularında yüzde 11 artış saptanıyor. 1986’da Çernobil Nükleer Santrali’ndeki patlamadan sonra ise yüzde 15’i ölümle sonuçlanan 6000 tiroid kanseri geliştiği resmi kayıtlara geçen bilgi. Kayıtlara geçmeyen ve ülkemiz de dahil olmak üzere başka ülkelere de etkisi yayılan bu patlamanın kesin sonuçlarının çok daha trajik olduğu tahmin ediliyor. 1944’ten günümüze 400 radyasyon kazası olduğu biliniyor.

Japonya’da 15 Mart 2011’e kadar nükleer çalışanlar için kabul edilebilir yıllık toplam radyasyon maruziyet dozu 100 mSV iken, bu tarihte 250 mSV’ye çekildi. Nükleer santraldeki patlamalardan hemen sonra bir anda Japonya’daki nükleer santral çalışanlarının dayanıklılık düzeyleri mi arttı?

Yarı yaşam süresi 30 yıl olan Caesium-137’nin topraktaki ölçüm sonuçları, Fukuşima dışında dahi tarıma engel oluşturacak boyutta. 27 Mart’ta reaktörlerin zemininden taşan suyla ölümcül dozda radyoaktivite yayıldı ve yeraltı sularına da karıştı. Reaktör çevresindeki 20 km’lik bölge dışında radyoaktivite dozu 0.012 mSV h-1 civarında, yani yıllık 100 mSV’den fazla. Bu miktar İngiltere nükleer endüstri çalışanlarının yıllık kabul edilebilir radyasyona maruz kalma miktarının beş katından fazla.

Bilindiği kadarıyla patlamalar sonrası reaktörde 300 işçi çalışmaya devam ediyor. 45’i taşeron işçi. Zaten Fukuşima Daiichi’de çalışan 10,303 işçinin yüzde 89’u sözleşmeli işçi. Japonya kıyı şeridindeki reaktör sayısı 15’i buldu. Ne var ki bu reaktörlerde çalışan bunca işçinin üye olabileceği tek bir işçi birliği var ve sadece 180 işçi üye. New York Times’ta yayınlanan Hiroko Tabuchi tarafından hazırlanan röportajda işçiler, “Reaktöre bir kez girdin mi her şey sırdır” diyerek teamülü belirtiyor ve işçi birliğine katılmaları durumunda işlerini kaybedeceklerini söylüyorlar.

 

Akut radyasyon sendromu

Radyasyonun geç etkileri dışında, böylesi bir patlamadan sonra reaktör içerisinde çalışmaya devam eden işçiler için en büyük tehditlerden biri Akut Radyasyon Sendromu (ARS). ARS’de hızlı bölünen hücreler, en başta kan yapıcı hücreler etkileniyor. Çernobil nükleer kazasından sonra yüksek dozda radyasyona maruz kalan 134 kişide ARS saptandı. Bunlardan 25 vakadan 9’una radyasyonun akut etkilerine bağlı gelişen kan hücrelerinin yıkımına, yeni kan hücreleri üreterek yanıt veren ve henüz çok yeni bir yöntem olan kök hücre nakli uygulandı. Kök hücreler daha önce farklı bireylerden alınarak saklanan kemik iliği dokularındaydı. Elde edilen sonuçlar 2011 Ocak’ta Ukraynalı bilimciler Klymenko ve arkadaşları tarafından yayınlandı. Sonuçlar, az sayıda örnek üzerinde ve kısa süreli sonuçları içeriyor olsa da, bu yöntemin uygulandığı hastalarda hızlı ve tam düzelme olduğunu gösteriyordu. Evet Japonya’da bilim ileride. O zaman bilimin bundan 25 yıl önce uygulanan bu tedavi yönteminden daha ileri tıbbi desteği sağlaması beklenmez mi?

30 Nisan’da Lancet dergisinde tıp dünyasını sarsan bir makale yayınlandı. Makale, Japonya’nın Kanser Enstitüsü bilimcilerinin yardım çığlığı niteliğindeydi. Japon bilimciler olası bir ARS’ye karşı Fukuşima’da çalışan nükleer işçilerinden periferik kan kök hücreleri toplanması ve saklanmasını önermişlerdi. Gerektiği takdirde vakalara kendi hücreleri transplante edileceği için bağışılık sistemi baskılaması gerekmeyecekti ve doku reddi olasılığı da bulunmuyordu. Kök hücrelerin saklanması zor değildi ve tedavi için kullanıldığında etkisini çok hızlı gösterdiği kanıtlanmıştı. Ne var ki Japonya’dan gönüllü 107 transplant ekibinin bu önerisi, Japonya Nükleer Güvenlik Komisyonu tarafından reddedildi. Reddetme gerekçeleri ise ‘tatmin edici’ olmaktan uzaktı: Uluslararası otoritelerde ya da Japon toplumunda bu konuda bir uzlaşı olmaması. Toplumla paylaşılmaktan imtina edilen asıl gerekçe, nükleer enerjinin itibarının sarsılma olasılığı değil mi? Japonya’da pek çok otorite, nükleer reaktörlerde gerçekleşen patlamalar sonrasında ısrarla radyasyon tehlikesinin ciddi boyutlarda olmadığını söyledi. Ne var ki, 12 Nisan’da kaçınılmaz olarak kriz şiddet seviyesini 7’ye yani Çernobil faciası seviyesine çekmek zorunda kaldılar.

Çernobil kazası sonrasında da Türkiye’de otoriteler kazanın etkilerini gizleme gayretine düşmüşlerdi. Tarih sırasına göre basında yer alan bazı haber başlıkları şöyleydi: “Özemre: Ne bulursanız yiyebilirsiniz.” (15 Haziran 1986, Milliyet) “Aral: Dinine, imanına inanan ‘Radyasyon var’ demez.” (24 Haziran 1986, Günaydın) “Özemre: Çayda tehlike yok ama dışsatımı yasaklıyoruz.” (10 Aralık 1986, Milliyet).

 

Kurtarıcı mı yok edici mi?

Japonya’da yaşanan bu büyük tehlike sonrası dahi Türkiye’deki nükleer santral kurma sevdası azalmadı. Mersin Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santral hakkında TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, santralin yeriyle ilgili bilimsel verilerin nükleer reaktör kurulmasına elverişli olmadığını ve santralin kurulacağı yerin yakınından geçen Ecemiş Fayı’nın sismik karakterinin kaygı verici olduğunu ifade etti.

Evet bilim ilerliyor. Bilimin ilerlemesi insani kurtuluşa mı insandışılaştırmaya mı hizmet ediyor? Bilim insanlığın kurtarıcısı mı, yok edicisi mi? Japon halkı ileri teknolojiden ya atom bombasıyla ya da nükleer reaktör patlamalarıyla nasibini aldı. Ancak bilimsel ilerlemenin getirdiği en ileri tedavi yöntemlerine sahip iken, bu felaketlerin yaratacağı sonuçlara karşı bu tedavi yöntemlerini uygulama şansına sahip olamadı. Çünkü düzenin ihtiyacı şu durumda, bilimin kurtarıcılığından çok bilimin yarattığı/yaratacağı trajedinin kamuflajı.