‘ASKER’ MEKTUBU: Kayıtsız kalamadım, kaygılandım – Ediz Kanatlı

81

Halil Karapaşaoğlu’nun yazıklarından dolayı 10 gün hapis cezasına çarptırılması üzerin bende Lokmacı’da yaşadığım bir anımı paylaşıyorum. Lokmacı bölüğüne girdiğim günden itibaren bende Halil Karapaşaoğlu gibi bazı olaylara şahit oldum. Bütün bu yazdıklarıma, Mültecilerle ilgili hassasiyetlerine bizzat şahit olduğum, bölükte bulunduğu sürece hiçbir mülteciye zarar verilmediğini bildiğim Mehmet Uyguroğlu’nu tenzih ederek başlıyorum. Lokmacı ya geldiğim günden itibaren psikolojik ve fiziki birçok cezanın yanı sıra Kuzeyden Güneye geçmeye çalışan Mültecilerin de bazı insanlık dışı uygulamalara maruz kaldığına tanık oldum. Yaklaşık bir senemin geçtiği,(2010-2011) Lefkoşa Surlar içinde ki Sınır Kapısı Lokmacı’nın içinde bulunduğu, 7. bölük, boydan boya Lefkoşa’nın karşılıklı ıssız sokaklarının takip ettiği bir sınıra sahip. Buradan devamlı sınır ihlalleri oluyor, özellikle Güneye kaçmaya çalışan mültecilerle sınırdaki askerler(Kıbrıslı Elen, Türk17 yaşındaki gençler dâhil) sürekli karşı karşıya geliyordu. Ayrıca kaçakçılar, gündüzleri dâhil yüksek burçları kullanıp alış veriş yapmaya çalışıyorlardı. Saatlerce gündüz nöbetin ardından bütün gece AMM’de, yani sınır olaylarına müdahale eden gece vardiyasında olduğumu öğrendim. Aynı zamanda araç kullandığımdan ki benim celbimde birkaç kişi araç sürebiliyordu, yaşları tutmadığından çoğu süremiyor, bu görev de geceleri genelde bana kalıyordu. Nöbetçi subayın Mustafa Kaygısız olduğu bir gecede bütün gece ayakta kalacak olmanın gerginliğiyle başlayan olumsuzluklar bütün gece devam etti, çok fazla yorumlamadan yaşadıklarımı yazacağım. Beyaz bir panel van ile nöbetçileri taşımaktaydık, gece uzun ve sabaha kadar hem nöbetçileri taşıyor, hem de sınırda çıkan olaylara ayni araçla müdahale ediyorduk.

Saatler gece bire geliyordu, bu saatte nöbetçileri uyandırıp, ikiden sabah altıya kadar tutacakları nöbete götürecektik. Her zamanki gibi sinirli ve stresli olan Nöbetçi Subay astsubay Mustafa Kaygısız, yine nöbetçilere çeşitli psikolojik baskılar ve yarı şaka yarı ciddi el kol şakaları yapmakta milliyetçi nutuklar, Kıbrıslı Elen, Kürt düşmanı söylemlerde bulunuyordu. Beyaz arabaya nöbetçiler bindikten sonra nöbetçileri değiştirmek üzere yola çıktık. Daha önce de defalarca gazetelerde, televizyonlarda kaçışların, uyuşturucu ticaretinin yapıldığını bildiğimiz yiğitler burcuna doğru ilerliyorduk. Yolumuzun üzerinde Papa’nın da 2010 yılında ziyaret ettiği Katolik Kilisesi vardı, bütün kilise aslında ara bölgede ve kapısı sadece güneyde. Kilisenin yanından geçip parka ilerledik, o bölgedeki nöbetçileri alıp yerlerine yenilerine bıraktık ve araca binip tekrardan geldiğimiz yol olan Katolik kilisesini takip edip lokmacı barikatına doğru ilerlemeye başlamıştık. İşte tam o anda olanlar oldu.

Yolun hemen yanında ağacın arkasında biri vardı. Astsubay bana “dur dur dur” dedi, bende fark etmiştim, durdum. Sivil hayatında da belinde olan silahını çıkardı ve hemen yolun yanında ağacın dibine diz çökmüş Mültecinin kafasına dayadı. Bende onunla hemen mültecinin yanına koştum, korkmuştum, bir an onu vuracağını düşündüm herkes arabadan indi ve mültecinin etrafına toplandı. Çocuk, mülteci yani, o an da fark etmiştim ama net olarak sonradan öğrendim 19 yaşındaydı. Çok fazla korkmuştu, ona bağırarak bir şeyler soruyorlar o da hiç konuşmuyordu. Astsubayın genel faşist tavırlarına güvenen diğer askerler de yanaşıp çocuğa vurmaya başladılar. Daha tek kelime etmemiş olmasına rağmen nöbete gelmeden aldıkları nutuktaki düşmanlık söylemi oradakileri tetiklemiş ve “ sen Kürt müsün lan” “PKK’lımısın” diye bağırmaya ve ara ara vurmaya devam ettiler. Sorular da sorulmaya devam ederken subay “ne zamandır buradasın lan sen!” demesiyle çocuğun ağzından duyduğumuz bir kaç cümleden biri çıktı; “ Bir kaç saattir buradayım, dolaşıyorum bırakın gideyim yanlışlıkla geçtim” dedi. Hemen ardından oradaki gerginlik, nutuklar ve her şeyin bileşimiyle çocuk, askerlerden birinden çok sert bir yumruk yedi. İki büklüm kalan çocuk nefes alamıyordu bayılmak üzere olduğunu fark ettik, yanına yanaşıp başını tuttum, sessizce kimse duymadan, sakin ol, bişey yok, bişey olmayacak dedim. Arabaya bindirmemiz için yardım etmelerini söyledi astsubay ve kızdı “niye bu kadar sert vurdun daha konuşacak bu köpek, benden başkası dövemez” dedi ve baygın çocuğa tekme atmaya çalıştı ama tutturamadı. Bu davranışlar şahsi değildir veya fevri, bir düşünce sistemini ve bunun sıradan insanlara verdiği korkunç cesaretin sonuçlarını anlatıyor yaşananlar, belirtmek istedim. Nöbetçilerden bazıları bana yardım etti ve çocuğu araca bindirdik. Yanıma oturdu ve diğer yanına da iyi ki yine benim kadar ona az zarar verecek bir arkadaşım. Onu sakinleştirmeye çalıştım; “seni korkuturlar, dayan biraz çıkacan burdan”. Kürt’tü çocuk onu da sonradan öğrendik. Bölüğe dönene kadar ayılamamıştı, kafası devamlı karnına doğru iniyordu, acı çekiyordu belliydi. Başına bişey geçirelim tartışması başladı, komutan olayın farkında değildi, askerlerden biri başını kapatın dedi, bende bekle nefes alsın yanaşalım kapatırız dedim. Astsubay bu konuşmayı son anda fark etti ve dönüp “Kafasına bir şey geçirin” dedi. Bişey diyemedim, biraz şansımız yaver gitti de yanımızda hemen su vardı, kafasını yıkayalım da geçiririz deyene kadar, oyaladık yüzünü yıkadık arkadaşla. Bölüğe gelmiştik, tedirgindim, bölükte kimseler yoktu. Bu durumu yumuşatabilecek tek insan da bölükte değildi, haber de veremezdim, zaten sanırım izindeydi. Beyaz vandan indirilirken, o da ben de nereye gideceğini, ne olacağını bilmiyorduk. Ziyaretçi yeri hemen açıldı ve içeriye kondu. Orada olan herkes subay tarafından sağlam bir fırça yedikten sonra dağıldı. Sadece AMM den yani gece vardiyasından birileri ve bazı uzmanlar kaldı ve tabi ki faşist zihniyetin temsilcisi bir subay. Kendini ilk tanıştıracağında askerlere gözdağı vermek için, kendince “biraz Memati biraz Deli Mesut” diyerek kendini dizi karakterlerine benzeten bir adam. Bence ise 12 Eylül’ün faşist subaylarıyla, günümüz Ogün Samast’ı karışımı, sivil hayatta belinde silahıyla gezen, aşırı milliyetçi 30 una daha henüz yanaşmış genç bir sistem canavarı. Halil’in hapis yattığı yerde de bunlardan olmadığı garanti edemiyorum kendimce mesela. Ziyaretçi yerine götürülen mülteci önce bir süre odada yalnız bırakıldı. Kimseler yanına gelmedi beş dakika kadar. Telefonlar edildi amirler arandı. Bende tam rahatladım, dedim ki en azından bundan sonra az mı dayak yer acaba. Polisi düşünmedim tabi, onu bilemiyoruz orada ne yaptılar. Fakat zaten baştan yanılmıştım, ziyaretçi yerine hışımla gelen subay bana dönüp, buraya hiç kimseyi alma dedi. Bölüğün giriş kapısının yanındaydı ziyaretçi yeri, nizamiyenin hemen yanı, oraya geçtim. Bağırıp çağırmalarını duyuyordum, arada bir vuruyordu. Sesler yükseldi “gerilla mısın lan sen? Ben seni bin çeşidini bilirim konuş ulan, napıyordun? Neyi gözetliyordun?” Hiç konuşmadı sanırım çocuk, etraf çok sessizdi sandalyesine vuruyordu, onun gıcırtıları bile duyuluyor çocuğun çıtı çıkmıyordu. Subay, “ben sana yapacağımı bilirim dedi ve ayni hışımla odadan çıktı ; “seven’ı getirin dedi. Ben duyduklarıma inanamadım. Seven bölükte beslenen sevilen, oynanan Alman kurt köpeğiydi. Kaygısız Astsubayın amacı Seven’ı kullanıp çocuğu korkutmak ve güya konuşturmak. Seven malum Astsubayı çok sevmezdi zaten, zar zor hayvanı getirdiler. Köpekte tedirgin oldu, zorla odaya sokmak istediler. Hayvan bir an saldırganlaştı. Odada Subay mülteci ve Seven kaldı, hiç unutamam seven mültecinin önüne oturdu ve subaya havladı o an kahkaha atmak istedim. Astsubay sinirlendi, mülteci sanırım korksa da olanları algıladı. Odaya askerler girdi seven ı aldı ve yerine götürdü, seven bütün gece havladı. Odaya bu yaşanmışlıktan sonra eziklikle giren astsubay beklenmedik şekilde sakinleşti. Taburdan flamalı araç geldi ve park etti, hepimiz hazır oldaydık. Amir geldi, adı Hasan’dı sanırım. Zaten ille de çok isim tarih isterlerse, bakarlar bulurlar, yaşanan bir olay çünkü bu, Astsubay övüne övüne döner durur anlatırdı olayı. Taburun, yani Lefkoşa’nın Dereboyu bölgesinin o gece nöbetçi en yüksek rütbeli Subayıydı. O da ziyaretçi yerine girdi önce sakince sorular sordu, çocuk korkmuştu, sakince soru dediğim; “Bak evladım, ne işin var senin burda, biri mi gönderdi seni, neydi amacın, nasıl geçtin buraya” olunca çocuk tabi gene kitlenmişti. “ Konuşmadı mı bu” dedi astsubaya. Beraber odadan çıkıp Astsubayın odasına gittiler, konuşarak ve şakalaşarak, başka şeylerden bahsederek. Zaten aslında olası bir olaydı ama ne hikmetse bu faşist Astsubaya çok denk gelmezdi. Odalarında bir çay içtikten sonra dışarıya seslendi ve araç hazırlayın dedi, subayın şöförü hemen atıldı, dur dediler Beyaz vanı alın dediler. Hemen arabaya koştum, yerine çekmiştik, koşarken düşündüm, acaba niye vanı alıyoruz, çocuğu da alacağız sanırım da nereye götüreceğiz. Beyaz vanı aldım ve ziyaretçi yerinin yanına getirdim. Çocuğu dışarı çıkarmışlardı, kısa bir posta orda hırpalanmış gibiydi. Ben araçtan inerken duyduğum sohbette zaten az mı dövdünüz çok muydu. Mülteciyi arabaya bindirdik, ben sürecem sandım ama izin vermedi, orda kalacağımı düşündüm, “bin yanına bunun” dedi subay, iki askerle bindik, Astsubay arabayı sürdü subayda yanında oturdu. Yakalandığı yere götürdük, gözlerini açtık. Sorular sormaya başladılar; “nerden geçtin söyle, nasıl atladın” Çocuk şaşkın, ender cümlelerinden kurmaya başladı; “ dolaşıyordum burdan geldim” deyip eliyle özgürlük kapısını gösteriyordu, özgürlük kapısı, papanın ziyaret ettiği Katolik kilisesinin yanından uzanıp giden ve direk sivil sokağa bağlanan İngiliz asfaltı dediğimiz türden bir yol. Önünde sadece bir buçuk metre yükseklikte beyaz bidonlar. Yalan söylüyorsun dedi subay, inanmadı. Telefonu çaldı ve Allah bilir kiminle konuşuyordu. Astsubay belindeki silahı aldı kurdu ve çocuğun başına dayadı, dondum, Astsubay “ Söyle lan” diye tükürerek bağırıyordu. Bu anı halen düşündüğümde tüylerim ürperiyor. Subay baktı ve yanaştı, “ Vurayım, atalım mı buraya” diye sordu Kaygısız, O da sakince; “ Bekle, Komutanım konuşmuyor, vurup çöpe atalımı mı, güney e söylediğiniz gibi? Anlaşıldı Komutanım, Emredersiniz” dedi, telefonu kapattı. Akıllarınca çocuğa psikolojik baskı yapıyorlardı, vuracaklarından değil, korkak tiplerdi zaten, çocuk yüzlerine bakamıyordu, baksa telaşlanmışlardı bir ara, kamerası var mı BM’nin diye konuşuyorlardı ve silahı sakladılar, tabi dediğim gibi çocuk yüzlerine bakamadığından bunları görmedi ve korkup bayıldı. Yine su döktük kaldırdık. Beyaz vana taşıdık ve bölüğe geri döndük. Yolda kendine geldi, yere uzanmıştı, “ kaldırın” dedi komutan, yanımıza oturttuk. Bölüğe kadar kimse konuşmadı. İndirin dediler indirdik ziyaretçi yerine götürdük yine. Kimse yanına gitmedi, bazı formlar vardı onu doldurdular. Sonra yanına gittiler. Tam o anda polis geldi. Odadan çıkıp polisle konuşmaya başladılar. Komutanlar ve polis gayet faşizane şakalaşıyordu. Yine mi birini yakaladınız, aman çok dövmeseydiniz, sonra bizden biliyorlar, gülmeler, Komutanlar polislere sanki siz hiç dövmüyorsunuz falan diyorlardı. Çocuğu polis arabasına getirdi diğer polisler ve alıp gittiler.

Kim bilir, çocuk daha neler yaşadı poliste, psikolojik veya başka şiddete maruz kalmadığını kim garanti edebilir. Bu yaşadıklarımı başta da belirttiğim gibi Halil’in yaşadıkları üzerine şu an yazıyorum. Başka şeyler de yazabilirim, Halil de öyle, başkaları da. Artık susma zamanı değil, bu yaşananlara ve benzerlerine tepki koyma zamanı.