ARTURO UI’NİN ÖNLENEBİLİR YÜKSELİŞİ – Mahir Sayın – Radikal2

78

Avcı, Karargah ve tezgah

Ama yetti artık! Bu kadar da alay edilmeyi hakketmiyoruz. Nedir bu rezalet? Devrimcilere karşı kullandıkları ne idüğü belirsiz gizli tanığın adını bile“son tezgah” koyacak kadar işi eğlenceye almış durumdalar.

Erbakan’ı tepeleyecekler beni buluyorlar. Avcıyı tepeleyecekler yine beni buluyorlar. Ama benim başıma bela olanlar da birbirlerinin belalısı. Biri Ergenekoncu diğeri Cemaatçi. Gerçi hepsinin patronu ABD  ama herhalde ben de ABD için bu kadar önemli değilimdir.

28 Şubat sürecinde Çevik Bir C. Çandar, M.A. Birand, A. Birdal yanında beni de andıçladı. Fehmi Koru benim için “devletin sırlarını ortalığa yayarsan başına gelenlere şaşma! Dua et ki yurt dışındaymışsın!” diye yazdı. Gerçi şimdi de “Öcalan’dan derlediğim devlet sırları”na hiç “şaşırmamam” karşısında bana bir mim koymuş olduğunu anlatarak beni Ergenekon şaibesi altına sokmaya çalışıyor. Bütün operasyonun da “harcanan arkadaşlarını kurtarmak, kendisinin iyi aile babası imajını korumak” üzere “Akbabanın Üç Günü”nünden ödünç alarak H. Avcı’nın tezgahlamış olduğunu anlatıyor; Avcı, ben, SDP, TÖP ve DK, Avcı’nın bu intikam oyunu için Ergenekon çatısı altında bir araya gelmiş oluyoruz. Ama DK’dan tutuklayacak insan bulamamışlar. Tutuklananların tümü yasal parti ve kuruluşlardan. Bu kadar keskin zekanın küpünü çatlatmaması mümkün değil. İzleyelim göreceğiz çatlaktan gelen sızıntıyı.

O fırtına, A. Birdal’ın ölümcül yaralanması ve diğerlerinin de nispeten ufak tefek sıyrıklar almasıyla atlatıldı. Ben bir on yıl daha yurt dışında kalmak zorunda oldum; Çevik Bir rezil oldu; Artık insan yüzüne çıkamıyor.

Bu tezgahı başımıza saranların akıbeti de benzer olur inşallah! Ama bir on yıl daha kalmak istemiyorum.

Hiçbir yere kaçmadım

14 Eylül günü S. Gökçen’den üzerinde Mahir Sayın yazan İsviçre kimliğimle 25 yıldır yaşadığım Basel’e geldim. Memleketimde artık turistim ya! Üzerinden bir hafta geçti ki, SDP ve TÖP’lülere Devrimci Karargah Örgütü(DK) dolaysıyla geniş bir operasyon gerçekleştirildiği ve benim de DK’nın reisi/üst düzey yöneticisi olarak aranmakta olduğum Cemaat yanlısı gazete, TV ve internet sitelerinde yayınlandı. Ama ne yazık ki, operasyonun yapılacağını “yasak aşk videolorını çekip, şantaj yoluyla örgüte hizmete mecbur kıldığımız Hanefi Avcı’dan, örgüt elemanlarımız Necdet Kılıç ve Doğan Fırtına aracılığıyla öğrenmiş olduğum için örgütün asıl sırlarıyla birlikte elden kaçırılmıştım! Örgüt lideri firardaydı!

H. Avcı’nın kitabi 20 ağustosta çıkmış. Kitapta yer aldığına göre bana göndereceği “kaç” informasyonuna çoktan ulaşmış. Kitabı bir ayda yazsa demek ki, en az bir ay önce. Yani en az 20 Temmuz’dan beri takip altındayım.

14 Ağustos günün Yunanistan’ın Sisam adasına gidip geliyorum ama ne giderken ne gelirken bana gümrükte dur diyen yok. 19 Ağustosta İzmir’de düzenlenen panelde konuşuyorum. 2 Eylül tarihinde Pegasus’tan Basel’e bilet alıyorum; “Kaçacağım artık, besbelli!” ama yine sesini çıkaran yok. Uyandırmamak ve kalan ilişkileri de ele geçirmek için olabilir tabi. O zaman daha yakından takibe alıp, gerçekten kaçmaya kalkıştığım anda yakalamak en akıllıcası olur.

Ama bunu yapan memurları görevi ihmalden cezalandırmak gerekir. Çünkü H. Avcının bu haberi iletmesinden sonra, ömrü mücadeleyle geçmiş bir insan bir yolunu bulur ve ortadan kaybolur. Ama ben Antakya, İzmir, Sisam, İstanbul, fink atıyorum. Ya Yunanistan’a gittiğimde geri gelmesem? Kuş uçtu işte! Ama ben güvenliyim ki, geliyorum. Ya da dünyadan haberim yok.

Ve nihayet o sıkı takip altındayken S. Gökçen’den polisin gözleri önünde uçup gidiyorum.

Neden bana karşı bu kadar iyiler? Acaba Avcı’dan başka bizzat operasyonu yürütenler arasında da adamlarım olmasın? Ergenekon oraya da uzanmış olabilir! Başka türlüsü mümkün mü? Bu ne demek oluyor? Ne olacak? İddianamede yer aldığı gibi hepimizle alay edercesine “son tezgah” işliyor. Ne için işliyor?

Bir taşla birkaç kuş!

Birincisi Avcı artık, içişleri bakanlığı, adalet bakanlığı vs’ye verdiği dilekçelerle  cemaatin tasfiye eylemine müdahale etmiş durumda. Bakanlığa yasa dışı dinlemeler dolaysıyla kitabından tam 9 ay önce şikayette bulunuyor ve dert çıkaracağını gösteriyor. Ama bakanlıktan tık yok.

H. Avcı bunu neden yapar, şu andaki durum açısından beni hiç ilgilendirmez. Ergenekon davasına bakan savcıları görevden aldırmak için mi, ya da bilemeyeceğim bambaşka bir amacı mı var? O kısmı Cemaat avukatlarını ilgilendiriyor. Şu tezgahtan bir çıkalım tabi onlarla da ilgileneceğiz. Ergenekon’la mücadele Cemaatin değil esas bizim işimiz. Onlar sadece Ergenekonla yer değiştirmek derdinde olabilirler.

Nesnel olarak Cemaat önüne geleni dinlemekte ve Emniyet başta olmak üzere muhtelif kurumlarda tasfiye için gerekli girişimleri gerçekleştirmektedir. H. Avcı dilekçesi ve bilahare de kitabıyla bunu kamuoyuna mal etti. Anlattıklarının nesnelliğini, yani Emniyette Gülen cemaatinin yaygın ilişkilerinin olduğunu ve Emniyet içinde ciddi çatışmaların cereyan ettiğini tarafın “Öcalan’ı asıp işi bitirme” merakındaki “demokrat” polis yazarları Önder Aytaç ve Emre(ullah) Uslu “emniyette ne zaman çatışma olmamış ki?” diyerek sıradanlaştırarak anlattılar. Yine Taraf’ta Ali Bayramoğlu Gülen cemaatinin emniyetteki masum yaygın varlığını ve çatışmaları izah etti.

Bu çatışmalar neden oluyor? Kimler arasında cereyan ediyor? Gülen cemaati bu çatışmalarda nerede duruyor?

Cemaat/tarikat demek mutlak itaat ilişkilerinin işlediği gizli cemiyet demektir. Nasıl oluyor da devlet memurları böyle mutlak itaatin olduğu gizli bir cemiyete üye olabiliyorlar? Bunun neresi normal ve masum? Gidip bir legal partiye üye olsunlar bakalım neler olacak?

Bu soruların yanıtları işte H.Avcı’da. Ve onda çok daha fazla bilginin de olduğunu daha önce sürdürdükleri ilişkiler dolaysıyla biliyorlar; Onun için ona şimdilik Silivri bilahare Edirnekapı ya da Karacaahmet diye uyarıda bulunuyorlar. Bakalım Avcı bu tehditlere ne yanıt verecek?

İkincisi de bu “son tezgah” döndürülürken, “yeni anayasa yapacağım” diye liberalleri peşine takmış olan iktidarın hazırladığı yepyeni tezgahlar. Anayasa seçim sonrasına atıldı. Öcalan’la güya görüşmeler yapılıyor ama RTE “anadil, özerlik; geçin bunları!” diyor. Bu nasıl, “açılım” dediğinde her şey tıkanmıştıysa, barış dediğinde de savaş çıkacak anlamına gelmektedir. 1994’ün topyekun savaş koşullarına ilerliyoruz. Tansu Çiller filmi  yeni koşullarda sanki yeniden çekiliyor. İşte bunun için bu “son tezgah”ın içerisine enternasyonalist sosyalistler dahil edilip tasfiye edilmek isteniyorlar. Tasfiye edilmeliler ki, Kürtlere karşı geliştirilecek saldırıda vah edenleri olmasın! Bu burada kalmaz. Saldırı müttefiklerinden başladı Kürtlerin kendilerine doğru ilerliyor. Oradan nerelere sıçrayacağını görmek için de 1994’e bakalım. Referandum öncesinde bu noktaya gelinmişti. Bir manevrayla Öcalan’ın RTE’ye bir şans daha tanıması sağlandı. Ama o da önceki şanslar gibi bir an için kullanılıp harcandı.

Tezgah bu tezgah!

Avcı tutukevinden gönderdiği mektupta isnat edilen, şifre, kripto cihazı, sevgilisini gizleme derdi, bana “kaç” haberini ilettiği iddia edilen Necdet Kılıç ile olan ilişkiler konusuna itiraz edilemez açıklamalar getiriyor ve tüm suç isnatlarının nasıl temelsiz olduğunu anlatıyor.

Brecht Hitler faşizminin yükselişini anlatmak için Newyork’lu gangster “Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi”ni kaleme almıştı. Şimdi Arturo Ui Newyork değil, Pensylvania’da yükselişte. Kanser gibi girdiği alanda etkisi görülmeden yayılılıyor. Metastaz evresinde ise kemoterapi de artık işe yaramayacak.