Arap dünyasında neler oluyor? Emperyalizmin oyunu mu yoksa devrim mi?

109

Tunus’la başlayan sonra Mısır’da gerçekleşen ayaklanmalar ve rejim değişikliği, diğer Arap dünyasındaki halk hareketleri, birçok kişi için bunların bir ABD güdümlü hareketler mi yoksa gerçekten devrim mi yoksa başka bir şey mi sorusunu gündeme getiriyor. Türkiye Komünist Partisi’nden Kemal Okuyan bunu emperyalizm açısından ‘sürdürülebilir olmaktan çıkan’ düzenin yeniden yapılandırılması olduğunu yazıyor. Bunun üzerine Yeniyol websayfasında yanıt olarak iki yazı yayınlanıyor. Konuyu önemli yaklaşım getiren 2 yazı şöyle:

 

Devrim, Sol ve Sinizm – Foti Benlisoy

Tunus’taki ayaklanmayla başlayan ve eksiğiyle gediğiyle neredeyse bütün bölgeyi saran devrimci dalga, sinizmin Türkiye sosyalist hareketinin bünyesinde ne büyük bir tahrifata yol açtığını, açmakta olduğunu ayan beyan ortaya koyuyor maalesef. Bu tahrifatın, hem de vahim sıfatını hak eden, son örneği, Kemal Okuyan’ın “Ortadoğu’da devrim filan yok” başlıklı yazısıydı. Tam bir ‘ikonoklast’ edasıyla yazan Okuyan’a göre son bir buçuk ayda cereyan eden devrimci süreçlerin esbab-ı mucibesini bir cümlede özetlemek mümkün: “Ortadoğu’da emperyalizm açısından ‘sürdürülebilir olmaktan çıkan’ düzen yeniden yapılandırılıyor.”

Evet, Okuyan’a göre Tunus’tan Mısır’a, Libya’dan Yemen ve Bahreyn’e ABD emperyalizmine göbekten bağımlı otoriter rejimleri sarsan dalga, emperyalist merkezlerin bölgeyi yeniden dizayn etmeye dönük bir hamlesinden ibaret: “BOP olmadı, şimdi başka bir şeyi deniyorlar.” Onca ayaklanma ve mücadele, ancak laboratuvar koşullarında imal edilebilecek bir master planın emir komuta zinciri dahilinde, yukarıdan aşağı uygulama sahasına geçirilmesinden başka bir şey değil yani.

Emperyalistler düğmeye basıyor, kitleler hemen ayağa kalkıyor ve “sürdürülebilir olmaktan çıkan” bir dizi rejim şak diye değişiveriyor. Sosyalist hareketin uzatmalı bir yenilgiler ve geri çekilişler sonucunda kendi fetret devrinden bir türlü çıkamaması, sinizmi hemen hepimizi etkileyen bir karakter arazı haline getirdi adeta. Soldaki sinizmi karakterize eden husus, geniş kitlelerin, ezilenlerin kolektif gücünün, onların mücadelelerinin tarihi yapan ana kuvvet olduğu gerçeğinin, solculuğun abc’si sayılması gereken bu basit gerçeğin unutuluvermesi. Kitlelerin dönüştürücü gücü karşısında sergilenen bu güvensizlik, siyasal alanın ancak büyük güçlerin iradesince tanzim edilebileceği sonucuna götürüyor. Aşağıdakilerin irade ve eylemlerine hiçbir değer vermeyen, onların failliklerini yok sayan ve ancak egemenlerin at oynatabileceği bir siyaset anlayışı bu. Oysa devrim derken kastedilen, öyle makro sosyolojik analizlerden önce ve temel olarak daha önceki, adı ister cumhuriyet ister monarşi olsun, müesses nizam çerçevesinde kitlelere kapatılmış siyaset alanının aşağıdakilerce işgal edilmesidir. Tunus’la başlayan dalganın, emperyalist Batı tarafından durağanlık ve siyasal apatiyle damgalanmış Şark’ta estirdiği rüzgarın bize hatırlatacağı ilk şey bu olmalıydı.

 

Kadir-i mutlak emperyalizm

Geniş emekçi ve ezilen kitleler ve onların eylemlerinin dönüştürücü gücüne olan imanımız zayıflarsa boşluğu “kadir-i mutlak” emperyalizm doldurur. Kendi basit ve küçük meseleleri etrafında seferber olan, güçlerini birleştiren aşağıdakilerin kolektif eylemi temel referansımız, eskilerin deyimiyle yegâne istinadgâhımız olmaktan çıkarsa, aşağıdakilere güdülecek koyun, ya da ancak veli ya da vasisinin yönergeleriyle hareket edebilen iradesiz bir varlık gözüyle bakarız. Tıpkı Okuyan gibi onların fedakârlıklarına sempati duyar, hatta onlar için güzellemeler düzeriz (“cellatların kılıcına, kırbacına bağrını açarak direnenlerin boyun eğmeyen insanı simgeledikleri” vs.) belki ama eylemlerinin arkasında bir başka büyük öznenin planlarını arar hale geliriz. Hele hele söz konusu kitleler, Okuyan’ın deyimiyle, “kamucu kültürü alabildiğine zayıf bazı İslam ülkeleri” ise . (Bu arada Okuyan “tespit” yapayım derken, Batı sömürgeciliğinin kadim meşrulaştırıcı anlatısı oryantalizmin bu toplumlara has temel yargısını belli ki bir çırpıda benimseyiveriyor deyip geçiverelim.)

Okuyan’a göre bölgede yaşananlar emperyalist merkezin “ılımlı” ya da “uyumlu” İslam yaratma master planını devreye sokmasından ibaret. (Bu önermeye ilişkin yazısındaki yegâne referansın da Hüsnü Mahalli olması ayrıca acıklı bir durum ama neyse. İnsan bahsi geçen memleketlerin solcuları kendi deneyimlerini nasıl tanımlıyor, ne diyor diye şöyle bir bakar hiç değilse). Geniş kitleler sokaklara çıkıyor, düzen güçleriyle çatışıyor, grev ve direnişlerin ardı arkası kesilmiyor olabilir. Emperyalizme göbekten bağlı diktatörler pılısını pırtısını toplayıp kaçmak zorunda kalıyor olabilirler. Ancak bu belli ki Okuyan’ı kesmiyor. Halk Pandora’nın kutusunu açmış olabilir diye kabul ediyor Okuyan. Ancak hemen arkasından biz fanilerin elbette hikmetine erebilmemiz pek mümkün olmayan hakikati ifşa ediyor: “Halk kitleleri kapağı kaldırdı. Peki kapağın yıllara meydan okuyan paslı kilidini kim açtı? Mübarek ve Bin Ali’yi emperyalistler neden korumasız bıraktı?”

Okuyan’ın satırlarını okurken aynı hadiselerden mi bahsediyoruz demekten kendini alamıyor insan. Sürecin başından beri, isyan dalgasının ateşlendiği Tunus’tan Mısır’a kadar Batılı emperyalist odaklar diktatörlere verdikleri desteği, ayaklanmaların nihai sonucu belli olana kadar çekmediler. Bin Ali son ana kadar ABD ve Fransa tarafından desteklenmeye devam etti. Hatta bir ara Fransa’nın Bin Ali’yi askeri olarak desteklemesi ihtimali bile gündeme geldi. ABD’nin Ortadoğu siyasetinin köşetaşlarından birini oluşturan Mısır’daki Mübarek rejiminin ise son ana kadar Ömer Süleyman’da cisimleşen bir vitrin aranjmanı aracılığıyla ayakta kalması için elden gelen her şey yapılmaya çalışıldı. Ama neticede Mübarek karşıtı halk tepkisi öyle kuvvetliydi ki hiçbir şeyin değişmemesi için Mübarek feda edildi ve ordu öne çıkarıldı. Kaddafi örneğindeyse söylenecek söz yok; son yıllarda iyice Batıya yanaşmış bu rejim ayaklanmaları kanlı biçimde bastırmaya gayret ederken “uluslararası toplum” muhalefetin çığlıklarına adeta kulaklarını tıkıyor. Avrupa’nın burnunun dibinde siviller katledilirken AB liderleri daha kısa süre önce bağırlarına bastıkları Kaddafi sonrası Libya’nın ne hale bürüneceğinden endişeliler.

 

Emperyalizmin lehine mi?

Okuyan durmuyor, kendi deyimiyle, “açık ve cesur” tespitlerde bulunmaya devam ediyor: “Mısır ve Tunus’ta emperyalistler de, kapitalizm de hiçbir şey kaybetmedi. Emperyalistlerin ve kapitalizmin hiçbir şey kaybetmediği bir gelişmeden hayır gelmez. Üstelik, emperyalistler ve kapitalizmin kazanabileceği bir sürecin önü açıldı.” Yok hayır, ekran kartınızın ayarlarında bir sorun yok. Okuyan gerçekten de egemenlerin gelişen süreçten yara almak bir yana kârlı çıktıklarını söylüyor.

Okuyan’ın sırasını takip edelim isterseniz ve emperyalizmle başlayalım. İki örnek, Mısır ve Bahreyn’den bahsetmek yeterli olacaktır muhtemelen. Bölgede ABD’nin ve elbette İsrail’in en büyük destekçisi olan Mübarek rejiminin devrilmesi, üstelik diktatörün kitle ayaklanmaları sonucu kaçıp gitmesinin ABD emperyalizmine yaradığı tespiti, herhalde rahmetli Hegel’i mezarında ters döndürecek bir diyalektik dehanın ürünü olsa gerek. Önümüzdeki süreçte iktidara kim gelirse gelsin, “sokağın” etkin olmaya devam ettiği koşullarda, ABD emperyalizmi ve İsrail sömürgeciliğine hayırhah yaklaşan bir önceki siyasal çizginin eskisi gibi kolayca sürdürülebileceğini düşünmek ham hayal. Emperyalist merkezler elbette “düzenli geçiş”ten bahsediyor, yani Mübarek sonrası süreci denetim altına almaya çalışıyorlar, çalışacaklar da. Ancak buradan hareketle ABD’nin ve onun stratejik ortağı İsrail’in Mübarek sonrasında eskiye göre daha sağlam bir pozisyon elde edeceklerini söylemek, başka şeyler yanında geniş bir hayal gücünü gerektiriyor.

İkinci örnek Bahreyn. Bahreyn’de esas itibariyle siyasal sistemden sistematik olarak dışlanan Şii nüfusun ayaklanması hem ülkenin ABD’nin 5. deniz filosuna ev sahipliği yapması gibi askeri hem de körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’daki Şii nüfusu radikalize etme ve İran’ın nüfuz ve etkisini körfezin karşı kıyısına yayma ihtimali nedeniyle gerek ABD gerekse de bölgedeki en yakın ortaklarından biri olan Suudi Arabistan’ın egemenlerinde ciddi endişeler yaratıyor. Ancak bölgede ABD emperyalizmini ciddi sıkıntıya sokan bir belirsizlik yaşanırken Okuyan yine de ısrar ediyor: “emperyalizm uzun süredir teklediği bir coğrafyaya yeniden müdahale ediyor, bugün için söylenecek temel gerçek bu.”

Kapitalizme gelelim. Hüsnü Mahalli’yi bilmem ama bölgeyi tanıyan bir dizi gözlemci son yıllarda Mısır’da gelişen, örgütlenen ve özgüven kazanan işçi muhalefetini ayaklanmanın arkasındaki ciddi bir sosyal güç olarak tarif ediyor. Mübarek’in devrilmesine giden süreçte grevlerin giderek genelleşmesi de tayin edici bir faktördü. Dahası Mübarek’in istifasının hemen akabinde ülkede demokratik reformlar kadar bağımsız sendikal örgütlenme, daha iyi çalışma koşulları ve daha yüksek ücretler talep eden dikkat edilmesi gereken bir işçi muhalefeti söz konusu. Öyle ki Mısır’da iktidarı ele alan askeri yönetim, büyük bir tehdit olarak gördüğü grevleri yasaklamaya, işçi muhalefetini bastırmaya çalışıyor. Tunus’ta da işçi muhalefetinin ve onun örgütlerinin ayaklanmaların örgütlenmesinde ve radikalleşmesindeki konumu tayin edici önemdeydi.

Okuyan da herhalde kabul edecektir. “Kapitalizmin kaybetmesi”, işçi sınıfının, emekçilerin kendi bağımsız örgütlerini yarattığı, talepleri için mücadeleye giriştiği, yani sınıfın özgüven kazandığı, örgütlendiği ve kendi kaderine sahip çıkmak için mücadele ettiği koşullarda mümkün olur. Tunus’ta da Mısır’da da olan bu değil mi? Bağımsız sendikaların ve işçi muhalefetinin onlarca yıl sonra ciddi güçler haline gelme potansiyelini sergiledikleri koşullar mı kapitalizme yarıyor? Sosyalistlerin görevi yüksek perdeden jeostratejik analizlere dalmak ve “buradan bir şey çıkmaz zaten” sinizmine dalmak mı yoksa ucuz işgücü cenneti haline getirilmiş Mısır’da emek hareketinin bu göreceli yükselişine kulak kesilmek, onunla dayanışmak mı?

Bütün bu meseleler Okuyan’ın devrimden, ayaklanmadan, toplumsal mücadelelerden ne anladığıyla alakalı elbette. O belli ki emir komuta zinciri dahilinde gelişen ve komuta kademesinde mutlaka kendisinin ya da kendisiyle eşdeğer güçlerin yer aldığı mücadeleleri mücadele, ayaklanmaları ayaklanma sayıyor. Gerisi emperyalizmin yeni bir oyunundan başka ne olabilir ki?

“Ortadoğu’da gelişmeler doğrultu itibariyle devrimci değildir. ‘Gerici’ diyemiyorsak, bu korkaklığımızdan, bazı topraklarda seçeneksiz kalışımızdandır” diye buyuruyor Okuyan yazısının sonunda. Kendisine haksızlık ediyor. Benim kendisine naçiz tavsiyem korkmaması, kalemini ürkek alıştırmaması. “Ortadoğu’daki gelişmeler gericidir” desin de ak koyun kara koyun bir güzel belli olsun.

 

Kemal Okuyan’a Cevap: Ortadoğu’da devrim olmuyor, devrim üstüne devrim oluyor.- Ecehan Balta

Kemal Okuyan, her olay gibi Mısır ve Tunus’ta, Bahreyn, Libya ve diğer ülkelerde ve dibimizde Kıbrıs’ta olan biteni, yine elindeki maymuncukla, “emperyalizmin oyunu” ile açıklamayı tercih etmiş. Üstelik Batılı Marksistleri de “genlerine bulaşmış emperyalizm yüzünden bunu görememekle” eleştirmiş. Ama o, Ortadoğu dediği coğrafyanın, Arap dünyasının içindeymişçesine, onlardan biriymişçesine konuşmakta ve otantik sandığı emperyalizmle kirlenmemiş milliyetçiliğini evrenselleştirmekte bir beis görmüyor. Diyor ki, Ortadoğu’da devrim olmuyor. Okuyan’ın konu ile ilgili iki yazısına bunu nerden bildiğini sorduğumuzda ise, bulabildiğimiz tek satır arası cevap: “Devrimci önderlik yok” oluyor. Böylece bir “devrimin devrimle taçlanması için” devrimci bir önderlik olması gerektiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bu yaklaşımı klasiklerle test etmeye çalışan okuyucunun başarılı olma şansı pek yok gibi, baştan belirtmek gerekir. Anlaşılan Kemal Okuyan, Lenin’in söylediği anlamda her devrimci durumun (yönetenlerin yönetemediği, yönetilenlerin yönetilmek istemediği) kendi devrimci önderliğini yarattığını ya da büyüttüğünü, bu devrimci durumun kendisinin devrimci programların sınandığı ve elendiği bir süreç olduğunu atlıyor (diyelim).

Dünya devrimine inananların hiçbir zaman devrim göremeyeceklerini, çünkü dünyada aynı anda devrim olmasını beklediklerini sanan dramatik bir Stalinist yaklaşım vardır. Nedeni anlaşılıyor. Bu mantık eğer Kemal Okuyan’ınki gibi “devrimci önderlik olmadan devrim olmaz” gibi bir noktada işlemeye başlıyorsa, o zaman Kemal Okuyan’ın da devrim göremeyeceği, ya da bu durumda olduğu gibi, görse bile tanımayacağı, pek açık değil mi?

Aslında ne ironik ki, “genlerine emperyalizm kaçmış” Batılı Marksistlerin de önemli bir kısmı, soruna Kemal Okuyan’ın baktığı pencereden bakmayı tercih ediyor: Ortadoğu’daki diktatörlük düzenlerinin yıkılması ve Batılı demokrasiye olan inancın sağlamlaşması – bunun sonucunda Kemal Okuyan’ın ima ettiği gibi, ya İslami rejimler ya da Batılı “emperyalistlere” göbekten bağlı yeni “parlamenter demokratik” rejimler oluşturulması. Sonuç olarak da “emperyalizmin Ortadoğu’yu yeniden yapılandırdığı bir süreç” .

Bu anlayış, çok temel bir meseleyi atlıyor: Bu devrimlerin, neoliberal kapitalizmin sistemik krizinin ürettiği toplumsal yıkıma bir yanıt olduğu gerçeğini. Bu yanıt, emperyalistlere ve kapitalistlere bir şeyi kaybettiriyor mu, ayrı bir soru, ama emperyalistler ve kapitalistler karşısında halklara başka bir şeyi kazandırıyor: kendilerine ve bu düzenin yıkılabileceğine olan inanç. İşte bu inanç, devrimleri ülkeden ülkeye yayıyor, bir ABD planı değil. O yüzden, evet, Ortadoğu’da ayaklanmalara yol açan güç, “piyasadır”, “piyasanın egemenliği”… Şimdi kazandıkları yerlerde sosyalistler, devrimciler, bu devrimi bir “sürekli”, “kesintisiz”, “devamlı” vs. bir devrim olarak gördüklerini anlatıyor ve bir “geçiş hükümeti” kurulması için çalışıyorlar. Bu geçiş hükümetine rengini veren, kitlelerin “iş, aş, özgürlük” taleplerinin kendisi olacak ve devrimciler, bu taleplerin gerçek savunucuları olduklarını gösterecekleri bir sınavdan geçecekler, geçmekteler. Bu sınavı geçersek hep beraber geçeceğiz, geçemezsek bütün Magrib’in ve bir süre daha gezegenimizin kapitalizmin vahşiliğinin daha da derininde boğulduğunu göreceğiz. Öyleyse hep beraber başarmak için mücadele etmek, dayanışmak yerine, baştan Magrib’i teslim etmek de ne oluyor? Ne diyelim; neyse ki, devrim KP’nin güçlü olmadığı Türkiye’de olmuyor.

“Ama devrim hala devam ediyor, hala araftaki yolculuğunu sürdürüyor. Metodik olarak kendisini gerçekleştiriyor” K. Marx.